Mayıs 2026'da Brüksel’de düzenlenen 7. Uluslararası Eko-Sosyalist Buluşması’na katılan Brezilyalı aktivist Vanessa Dourado, küresel kriz çağında eko-sosyalizm ihtiyacını değerlendirdi.
- Yalnızca kapitalist düzeni eleştirmiyor, yerine inşa etmek istediğimiz toplumu da konuşuyoruz. Eko-sosyalizm bu tartışmayı ileriye taşırken, sanayi merkezli modernliğin insanla doğa arasına çizdiği sınırı ve doğayı tüketilecek bir kaynağa dönüştürmesini reddediyor.
- Dünya çok katmanlı bir kriz yaşarken Küresel Kuzey ve Güney aynı yerden bakmıyor. Bir yanda madencilik genişleyip fosil yakıtlar tüketilirken diğer yanda "enerji dönüşümü" söyleniyor, oysa bu model gerçekte daha fazla madenciliğin önünü açıyor.
- Ortaya koyacağımız alternatif yalnızca Kuzey'in işine yarayan bir model olamaz. Eğer Kuzey'in enerji dönüşümü Güney'in madenlerine dayanıyorsa, bu sadece ekstraktivizmi sürdürmektir. Bu nedenle en ağır yükü taşıyan yerli halkların, köylülerin ve toplulukların sözünü duymalıyız.
Röportaj: Vanessa Dourado – Çeviri: Yeni Özgür Politika
Ekoloji, çağımızın en büyük toplumsal sorunlarından ve en yakıcı mücadele alanlarından biri. Ekolojik kriz dünya genelinde giderek daha görünür hale gelirken, bazı devletler buna “Yeşil Kapitalizm" ya da "Yeşil Yeni Düzen" gibi mevcut sistemi koruyan çözümler öneriyor. Buna karşılık dünyanın dört bir yanında, sorunun kökenine inmeyi amaçlayan daha radikal ekolojik hareketler de gelişiyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, ekolojik krizin toplumsal düzenle doğrudan bağlantılı olduğunu savunuyor ve bu krizin kökenlerini uygarlığın doğuşuna kadar götürüyor. Ona göre tahakküm ilişkileri insanın önce topluma, ardından da doğaya yabancılaşmasına yol açtı. Bu nedenle kapitalizmin sınırları içinde üretilecek çözümler doğanın işleyişiyle temelden çelişiyor, ekolojik sorun ancak sosyalist bir toplumsal düzen içinde aşılabilir.
Marksist gelenekten beslenen ve küresel kapitalizm ile emperyalizme karşı mücadele eden eko-sosyalist hareket de benzer bir yaklaşımı savunuyor. Marksist ve sosyalist ilkeleri ekoloji mücadelesiyle buluşturan hareket, "degrowth" (büyümeme/büyüme karşıtı) olarak adlandırılan; sınırlı kaynaklara sahip bir dünyada kapitalizmin sınırsız ekonomik büyüme ve birikim anlayışını reddeden yaklaşımdan da besleniyor. Eko-sosyalist düşüncenin önde gelen isimlerinden Michael Löwy de daha önce demokratik konfederalizmi, hem Ortadoğu için umut verici demokratik bir model hem de ekolojik krize anlamlı bir yanıt olarak değerlendirmişti.Mayıs 2026'da Brüksel’de düzenlenen 7. Uluslararası Eko-Sosyalist Buluşması, bu fikirleri daha ayrıntılı tartışma fırsatı sundu. Demokratik Modernite Akademisi, Arjantin ATTAC üyesi ve Brezilya'daki PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) bünyesinde faaliyet gösteren Eko-Sosyalistler Kolektifi'nin üyelerinden Vanessa Dourado ile eko-sosyalizmi konuştu.
Konferans neyi konu alıyordu?
Oldukça yoğun geçen konferansta ekolojik krizle ilgili birçok önemli başlığı, bunun aynı zamanda bir uygarlık krizi olduğu perspektifiyle tartıştık. Biz eko-sosyalistler açısından bu bakış çok önemli. Çünkü yaşadığımız krizin yalnızca çevresel değil, bütün dünyayı ve uygarlığın mevcut örgütlenme biçimini ilgilendiren yapısal bir kriz olduğuna inanıyoruz.
Bu nedenle savaşları dayatan devletlerin rolünü ve savaş ekonomisinin ihtiyaç duyduğu kaynakları da ele aldık. Burada özellikle silah sanayisi için vazgeçilmez olan kritik madenlerden söz ediyoruz.
"Fosil faşizm" üzerine yaptığımız tartışmalar oldukça verimliydi. Ayrıca yeni teknolojilerin yaygınlaşmasının su başta olmak üzere doğal kaynaklar üzerindeki baskısını da değerlendirdik.
Bugün dünya çok katmanlı bir kriz yaşıyor. Savaşlar, özellikle Latin Amerika'da kritik madenlerin çıkarılmasını daha da hızlandırıyor. Bir yandan madencilik genişliyor, fosil yakıtlar devasa ölçekte tüketilmeye devam ediyor, diğer yandan ise "enerji dönüşümü" söylemi dolaşıma sokuluyor. Oysa bugün önerilen dönüşüm modeli, gerçekte daha fazla madenciliğin önünü açıyor.
Konferansın dikkat çekici yönlerinden biri de ilk kez emek dünyasına ayrılmış özel bir oturum düzenlenmesiydi. Çünkü biz eko-sosyalistler meseleye sınıf perspektifinden de bakıyoruz.
Çalışma hayatı son yıllarda büyük değişim geçirse de, giderek daha fazla "artık emek sonrası bir döneme girdik", "işçi sınıfı ortadan kalktı", "işçilere ihtiyaç kalmadı" şeklinde gerici söylemler öne çıkıyor. Oysa yaratılan bütün değer hâlâ emekçilerin çalışması sayesinde ortaya çıkıyor.
Bu nedenle sendikaların rolünü tartışmak da son derece önemliydi. Elbette biz sosyalistler de bir gün insanların çalışmak zorunda olmadığı bir toplumu hayal ediyoruz. Ancak bugünün görevi, emekçileri ekolojik kriz tartışmalarının dışında bırakmak değil, tam tersine eko-sosyalist bir dönüşümün öznesi hâline getirmektir.
Kapitalizmden eko-sosyalizme geçişi konuşuyorsak, bunun sanayinin köklü biçimde yeniden örgütlenmesini gerektirdiğini de kabul etmeliyiz. Burada kastettiğimiz şey yalnızca "yeşil istihdam" yaratmak değil; bütün üretim ve çalışma düzenini dönüştürmek.
Bunun yolu da fosil yakıt sektörlerinde ve çevreyi kirleten işlerde çalışan emekçilerle birlikte tartışmaktan geçiyor. Onlara yalnızca iklim krizini anlatmıyoruz. Aynı zamanda bu işlerin insan onuruna yakışmadığını da söylüyoruz. Biz hem doğaya saygılı hem de insanın doğayla kurduğu yaşamsal ilişkiyi gözeten, insanca çalışma koşulları istiyoruz.
Doğayla olan bu ilişkiyi biraz daha açabilir misiniz?
Eko-sosyalizme göre kapitalizm, insanla doğa arasındaki bağı kopardı. Oysa insan doğadan ayrı bir varlık değil doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu yüzden mesele, insanın doğayı kurtarması ya da ona sahip çıkması değil. Asıl mesele, insan türünün bu gezegende varlığını sürdürebilmesidir.
Bugün önümüzde duran en temel sorun, insanla doğa arasındaki bu yaşamsal ilişkinin kopmuş olmasıdır. Yapmamız gereken, bu bağı yeniden kurmak ve toplum ile doğa arasındaki karşılıklı yaşam ilişkisini onarmaktır.
Küresel kriz çağında ve küresel bir sistem içinde yaşadığımız için yanıtımızın da küresel olması gerekiyor. Enternasyonalizm hakkındaki perspektifiniz nedir?
2024'te konferansı ilk kez Latin Amerika'da düzenlediğimizden bu yana Kuzey ile Güney arasında daha güçlü bir diyalog kurmaya çalışıyoruz.
Küresel Kuzey ile Küresel Güney aynı dünyada yaşıyor olsa da aynı yerden bakmıyor. Paulo Freire'nin söylediği gibi, "İnsan ayağının bastığı yerden düşünür." Nerede yaşıyorsanız, dünyayı da büyük ölçüde oradan görürsünüz.
Bu yüzden hem Kuzey'in hem Güney'in geliştirdiği deneyimleri ve çözüm önerilerini karşılıklı olarak öğrenmek çok önemli.
Ama daha da önemlisi şu: Ortaya koyacağımız alternatif yalnızca Kuzey'in işine yarayan bir model olamaz. Eğer Kuzey'in enerji dönüşümü Güney'in madenlerine dayanıyorsa, bu yalnızca ekstraktivizmi sürdürmenin başka bir yolu olur.
Bu nedenle yerli halkların, köylülerin ve bu sistemin en ağır yükünü taşıyan toplulukların sözünü mutlaka duymamız gerekiyor.
Güney, dünya sisteminin çevresinde yer alıyor. Bu yüzden karşı karşıya olduğu sorunlar da farklı. Çok sayıda insan, doğrudan risk altındaki bölgelerde yaşıyor.
Biz bu alanlara "feda bölgeleri" diyoruz. Bunlar büyük uluslararası şirketlerin maden ve enerji projeleri uğruna gözden çıkardığı yerler. İnsanlar topraklarından sürülüyor, topraklarını savunanlar öldürülüyor.
Buna karşın doğayı koruyanların başında yine yerli halklar ve köylüler geliyor. Bu gerçeklik, Kuzey'de yaşananlardan oldukça farklı.
Ayrıca çevresel ırkçılığı da konuşmak zorundayız. Çünkü ekolojik krizin en ağır sonuçlarını dünyanın her bölgesi eşit biçimde yaşamayacak. En ağır bedeli büyük ölçüde Küresel Güney ödeyecek.
Bu yüzden farklı deneyimleri ortaklaştırmalı, birlikte düşünmeli ve yalnızca dünyanın bir bölümüne değil, herkese hitap eden çözümler üretmeliyiz.
Yerli halklardan ne öğrenebiliriz?
Onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Sadece geliştirdikleri "yaşam teknolojilerini" değil, doğayla kurdukları ilişkiyi de öğrenebiliriz.
Hepimiz modernitenin dünyayı algılama biçimini içselleştirdik. Oysa sorunun önemli bir kısmı tam da burada yatıyor. Sanayi merkezli modernlik anlayışı insan ile doğa arasına kesin bir sınır çizdi.
Böyle olunca doğa, birlikte yaşadığımız bir varlık olmaktan çıkıp tüketilecek bir kaynağa dönüştü.
Biz eko-sosyalistler bunun büyük bir yanılgı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü kendi yaşamımızın devamı, doğayla kurduğumuz ilişkinin sağlıklı olmasına bağlı.
Bu nedenle doğayı bir piyasa ya da yatırım alanı olarak göremeyiz. Doğanın metalaştırılmasına ve finansal bir varlığa dönüştürülmesine bütünüyle karşıyız.
Aynı zamanda güçlü bir kitlesel hareketi nasıl kuracağımızı da bugünden planlamamız gerekiyor.
Böyle bir kitlesel hareket nasıl kurulabilir?
Bu, önümüzdeki en büyük sorunlardan biri. Çünkü çevre konusunda kaygı duyan insanların sayısı hiç de az değil. Özellikle gençler iklim krizi nedeniyle yıllardır sokaklarda mücadele ediyor.
Greta Thunberg'in zaman içinde sorunun kaynağının kapitalizm olduğunu açıkça dile getirmesi de bu hareket içindeki önemli bir radikalleşmeye işaret ediyor.
Ancak bugün bu hareketin büyük bölümünün, kapitalizmin yerine nasıl bir toplumsal düzen kurulacağı konusunda net bir perspektife sahip olmadığını görüyoruz.
Oysa yalnızca kapitalizmi aşmayı istemek yeterli değil. Onun yerine neyi kuracağımızı da tarif etmemiz gerekiyor.
Eko-sosyalizm tam da bu tartışmayı ileriye taşımaya çalışıyor. Yalnızca karşı çıktığımız düzeni eleştirmiyor, onun yerine nasıl bir toplum inşa etmek istediğimizi de konuşuyor.
Gerici siyasetin yarattığı umutsuzluğa teslim olmak yerine, umudu yeniden örgütlemeye çalışıyoruz. Ama sözünü ettiğimiz umut pasif bir bekleyiş değil. Eylemle birleşen, başka bir dünyanın kurulabileceğine inanan bir umut.
Bunu gerçekleştirecek araçlara aslında sahibiz, elimizde düşündüğümüzden çok daha fazla imkan var.
Yapmamız gereken toplumu harekete geçirmek, insanların bu krizin yapısal nedenlerini görmesini sağlamak ve sorunun kökünde yatan sistemi hedef almak.
Bunun için cesaret göstermeli, farklı bir toplumu kuracak siyasal gücü birlikte yaratmalıyız.
Kaynak: Demokratik Modernite Akademisi
Kaynak link: https://democraticmodernity.com/eco-socialism-in-a-time-of-global-crisis-an-interview-with-vanessa-dourado/