- “Bana sorulacak olursa, ister belli şeyleri az hatayla kavrayabileceği ölçüde kısa, ya da daha fazla hatalı kavrayabileceği ölçüde uzun bir ömür yaşamış olsun, ‘ortalama insan’ın, yaşadığı hayat boyunca anlayabileceği, anlam verebileceği, kesin olmasa bile doğruya en yakın biçimde kavrayabileceği yegane fikir ‘eksik’liktir.”
ÖMER LEVENTOĞLU
Bana sorulacak olursa, ister belli şeyleri az hatayla kavrayabileceği ölçüde kısa, ya da daha fazla hatalı kavrayabileceği ölçüde uzun bir ömür yaşamış olsun, “ortalama insan”ın, yaşadığı hayat boyunca anlayabileceği, anlam verebileceği, kesin olmasa bile doğruya en yakın biçimde kavrayabileceği yegane fikir “eksik”liktir. Fakat bu bir talihsizlik değildir, insanın kendinde, temas ya da ilgi halinde olduğu nesnede ve doğadaki “eksik”ten dolayı bu böyledir… (Çünkü doğa, eksikliklerin toplamından teşekkül bir tamlıktır ve çünkü her bir varlığın, kendi olabilmesi, ancak bir diğerinin belli niteliklerini gereksindirir, çünkü -tanrı ya da doğa varsayımı hariç- hiç bir varlık, kendisi dışındaki her şeyden bağımsız olarak kendi değildir, yani tarih boyunca kanıtlanamamış olması da gösteriyor ki hiçbir varlık kendi başına, tam bağışık bir öze sahip değildir. Bizim ona “kendi” dememiz, ötekinden bağışık olduğu anlamına gelmiyor, aksine “kendi” derken, sadece o şeyi belli oranda ötekinden ayırt edebilmek için, o’nun kendine has -ama biricik olmayan- belli nitelikler taşıdığını varsayıyoruz, o kadar. Bütün felsefe külliyatının “öz” dediği şeyin, 2 bin beş yüz yıldan fazladır henüz bir varsayım olmaktan bir adım ileri gidememiş olması da bunun kanıtı değil midir zaten.) Bu da demek oluyor ki, insan; kendini, insanı, toplumu, tanrıyı, çiçeği, şiiri vs kavramadaki eksik niteliklerini idrak ettiği oranda hatalı anlam ve hatalı yaşamdan sıyrılabilir, bu idrakten uzak kaldığı oranda ise, bönce bir bilgelik sanrısına kapılarak anlama yetisini düzeltme, yani olası doğruyu yakalama şansını kendi elleriyle tepmiş olur. Genelde de, şairler, filozoflar ve peygamberler de dahil olmak üzere, hepimize olan budur.
Giriş açıklaması sizi yanıltmasın, bir gazete yazısında ontoloji yapmaya kalkışacak kadar ahmak olduğumu sanmıyorum. Yapmaya çalıştığım şey; gazetemizde yeniden yazmaya başlarken, yaklaşık 30 yılı bulan yazıp çizme hikayemden farklı ne yapabileceğime dair sorgulamalardan çıkan şeyi sizinle paylaşmaya, yani deneyimlerimden öğrendiğim kadarıyla, hep şu ya da bu oranda eksikli, hatalı, kusurlu ve yanılgılarla dolu “anlama çabalarımın hikayesini”, elimden geldiği kadarıyla anlatmaya çalışacağımı söylemektir. Peki neden bunu yapmaya çalışacağım? Çünkü eğer, eksik kavrama, eksik anlama ve hakikate eksik yaklaşma hikayemi yeterince kafa patlatarak inceleyebilir ve bunu (hem kendim hem de okur için) biraz olsun gözler önüne serebilirsem, bunun, anlama yetisi bakımından, yaşamımı daha az kusurlu hale getirip getiremeyeceğini görebilirim diye umut ediyorum. Ama bunu da kendim için ve kendi başına bir amaç gibi düşünmüyorum; zira bu bir fantezi değil, içinden geçtiğimiz çağ ve ait olduğumuz toplum bakımından en acil sorunun, eksikliğimiz üzerine yeniden düşünme sorunu olduğunu düşünüyorum. Böylece, ola ki bir insanın hikayesi, ona şahit olan insanlarda da empati yaratabilsin…
***
Peki, temel sorun olarak hayat hikayemi “eksik”lik biçiminde tanımlamakla, yani bütün hikayemi; kendimi, çevremi, kavramları, insanları, toplumu, doğayı vs eksik anlamaktan ibaret bir hikaye olarak tespit etmekle ne söylemiş oluyorum? Bunu söylemek, bu yazıya nasıl bir amaç verir? Her şeyden önce, böbürlenmemi engeller. Bu birincisi. Ama daha önemlisi, eksikliğimin şuuruna varmış ve bunu paylaşıyor olmam, sadece başımı önüme eğip kederli insanlara has yaşlı gözlerle dövünmeyeceğimi de belirtiyor bana. Sokrates’e atıfla söylenen, “bildiğim tek bir şey varsa o da hiç bir şey bilmediğimdir” sözünü bir adım ileri taşıyarak; bildiklerimin eksik ve kusurlu olduğunu bilmem, bu eksik ve kusurların üzerine gitmeye, belli oranda eksikleri gidermeye, kusurları budamaya, ama asıl amaç olarak, eğer yeterince üzerine gitmekte azmedebilirsem, yığıldıkça yığılan, çoğaldıkça hayatı büsbütün zehirleyen eksik ve kusurlu oluş halinden kısmen sakınmaya, ya da aynı anlama gelmek üzere bu durumun yarattığı kötülüklerden belli oranda kaçınmaya yardımcı olabilir diye düşünüyorum.
İşte bu düşünceler, orta yaşı geride bırakmayı kabullenmiş biri olarak, bugüne kadar alışkın olduğum bütün anlama ve bilme usullerinin tamamını yeniden ele alma, her biri üzerine yeniden düşünme, kavrama yetilerimi yeniden irdeleme, mümkün olduğu oranda yerleşik düşüncelerimi herhangi bir yargıya ulaşma konusunda acele etmeden, sakince gözlemleyip yeniden sorgulama kararına ulaştırdı beni.
Denebilir ki; eğer 30 yılı aşkın bir yazıp çizme hikayesinden bahsediyorsanız, bu, aynı zamanda, otuz yıllık bir düşünme hikayesi demektir ve her bir düşünme, kendisinden bir önceki düşünme ile sıkı sıkıya bağlı olduğuna göre, yani şimdi başka bir yerden bütünüyle yeni bir zihin getirilemeyeceğine göre, düşünmenin kaynağı da öznesi de aynı kaynak, aynı özne olacaktır, oysa insan, kendi aklını, değiştirse değiştirse ancak kendi aklıyla değiştirebilir, bu da herhangi bir şeyi değiştirmeden bir şeyi değiştirme sanrısı demektir, ki bu yetenek ancak delilere bahşedilmiştir. Bu durumda, öncelikle deli olmadığınızı, daha sonra da bu yeni ve sözüm ona eksikliğini (kısmen) giderme vehmine kapıldığınız düşünme ve kavrama yetinizi nereden peydahlayacağınızı açıklamanız gerekir.
Bu durumun, tamamen kritik bir eşik olduğunu itiraf ediyorum. Fakat bütünüyle farklı ve bana ait olmayan bir zihinsel etkinlikten ya da akıldan söz etmiyorum. Hepimiz biliriz ki, bütün düşünme tarihi, düşünmenin mütemadiyen kendisiyle hesaplaşma tarihidir aynı zamanda. Hiç bir yazar, düşünmeyle ilgili hiç bir etkinlik gösterilemez ki olduğu yerde saysın, ilk gençlik yılları fikirleriyle olgunluk çağındaki fikirleri birbiriyle aynı olsun. Hatta, çoğunlukla, erken dönem fikirler ile geç dönem fikirler sadece farklı olmakla kalmaz, bazı durumlarda karşıt, hatta çelişik olur. Bu sav, bütün düşünme tarihi ile test edilebilir. Bütün kitaplar, yazarlar, filozoflar, ozanlar, sanatçılar, için geçerlidir bu durum. Bir şey üzerine düşünmek, sadece bir düşünme eylemi değildir, düşünmenin kendisini de düşünmeyi gerektirir. Buradan giderek, düşünmek, düşünülen nesne ya da konu üzerine bir eylem, edim değil, kendine de yönelen bir insan etkinliği olmalıdır. Öyle olur ki, her şeyi sıfırdan almak, temelden, yeniden başlamak gerekebilir. Hatta denebilir ki, esasen tam da budur düşünmek. Eğer bütün sistemi, bütün paradigmayı, bütün düşünce ürünlerini sıfırlamayı, sıfırdan başlamayı içermiyorsa, ona “düşünce” demek de biraz zordur. Zira bir taşın üstüne başka bir taş koyma biçiminde ilerlemez düşünme edimi. Temele konulan taşın niteliği, temelin temelliği, taşın taşlığı, sağlamlığı, fonksiyonu, kavramı ve özü üzerine yeniden kafa yormayı elden bırakmayan, o taşı koyan fikri yeniden ve yeniden irdelemeyi esas alan, bu kritikler ile gerekirse yeniden kurma çabasını karşılayan bir edimdir düşünme edimi bana göre.
***
Peki bu kadar kafa şişirici gevezeliğin sebebi nedir? Aslında çok basit: Hafızam beni yanıltmıyorsa, 2009 yılının başlarıyla 2017 yılının sonlarına kadar, işte yaklaşık sekiz yılı aşkın bir süre boyunca, (2012 sonrası Kürtçe olmak üzere), bu gazeteye yazdım, bir takım özel nedenlerle yazı yetiştiremediğim birkaç haftayı saymazsak, her hafta düzenli yazdım. Bu sekiz yıl içerisinde kaleme aldığım metinler içerisinden halen aklımda olan başlıklar, içerikler, her hatırladığımda kendimi iyi hissetmeme neden olan yazılar var, bazılarını göz yaşları eşliğinde, bazılarını öfkeyle, çoğunu yoğun bir tutkuyla yazdım. Daha sonra, bazıları gazetedeki, bazıları da PolitikArt’taki metinlerden oluşan (ama tamamını elden geçirerek yeniden düzenlediğim) yazılar, “Dağ Medeniyeti-Anti Tahakküm” adıyla kitaplaştırıldı. Hemen hemen hiç birini haftalık yazı görevimi yerine getireyim motivasyonuyla kaleme almadım, her bir satırı bir parçam, her bir cümlesi ruhumdaki bir alt üst oluşa tekabül ediyor, bazı kelimeler nefes alış verişi gibi can taşıyordu benim için. Şimdi yeniden başlıyorum. Bu kez daha çok hazırlıklı ve kendimi daha az eksikle ifade etme çabasıyla yazmaya çalışacağım.
Yeniden hoşbulduk, teşekkürler.