• Bu kavramın -Batılı filozofların iyi bildikleri- tarihi, milattan önce 700’lü yıllara dayanıyordu. Başta Homeros ve Hesiodos olmak üzere Antik Yunan şairlerine kadar geriye gidiyordu... Kant’a göre “aydınlanma”, insanın kendi kendisini vesayete  maruz bırakmaktan kurtarmasıdır. Peki bu vesayet nasıl gerçekleşiyor?

 

ÖMER LEVENTOĞLU

Her şey, bir papazın, resmi nikah ile dini nikah arasındaki meşruiyet (aslında kutsiyet) gerilimini ele aldığı makalesiyle başladı. Peki nasıl? Bu makalenin yazılmasını tahrik eden gelişmeler yaşanmıştı. Ne olmuştu? Johann Friedrich Zöllner adlı bu papazın öfkeli yazısından üç ay önce, yani 1783 yılının Eylül ayında, Berlin Aylık Mecmuası (Berlinische Monatsschrift) adlı dergide, evliliğin devlet onayı ile meşrulaştırılması gerektiğini savunan imzasız bir yazı yayımlanmıştı.

İşte fitili ateşleyen şey, bu yazıydı. Berlin papazı Zöllner bu yazıya o denli hiddetlenmişti ki, aynı dergiye gönderdiği bir makalede, resmi nikaha karşı zehir zemberek ifadeler kullanmıştı. O’na göre, “devlet çıkarlarına en uygun evlilik hukuku, dini nikahla sağlanabilir”di, öte yandan resmi nikah, “aydınlanma heveslilerinin bir marifetiydi ve bu aydınlanma denen şey,  insanların kalplerini ve kafalarını bulandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.” Zöllner ayrıca, -devletin bekasını tehlikeye atan- resmi nikah zırvalığının gerekçesi olan ‘aydınlanma’nın, tamamen muğlak, mesnetsiz ve temelsiz bir ifade olduğunu, üstelik kimi düşünürlerin “neredeyse hakikat” kadar önemsedikleri bu kavramı tanımlayan herhangi bir bilgi bulunmadığını, yaptığı onca araştırmaya rağmen, aydınlanmanın ne olduğuna dair açık-seçik herhangi bir bilgiye rastlamadığını da not ediyordu.

Milattan öncesine uzanıyor

Şimdi önce Zöllner’in gerçek bir araştırmacı olup olmadığına, aydınlanmanın Batıda nasıl bir serencamı bulunduğuna, ardından bu kavramın içerdiği mahiyet(ler)e, son olarak da Zöllner’in bu hiddetinin altındaki sebeplere ve nihayet bu çıkışın, “aydınlanma”nın seyr-i seferini nasıl etkilediğine, yani düşünce tarihine ne türden katkılar yaptığına biraz yakından bakalım: Elbette “aydınlanma”nın, Rönesans sonrası, hatta kısmen Rönesans ile iç içe geçen bir tarihi vardı. Bu demektir ki, aydınlanma, bir düşünsel etkinlik ifadesi olarak, en az 350-400 yıllık bir tarihe sahipti. Aslına bakılırsa bu kavramın -Batılı filozofların iyi bildikleri- tarihi, milattan önce 700’lü yıllara dayanıyordu. Yani başta Homeros ve Hesiodos olmak üzere Antik Yunan şairlerine kadar geriye gidiyordu; hadi diyelim ki, destan formundaki bu şiirlerde, işin içine tanrılar girdiği ileri sürülerek itiraz edilsin, bu durumda bile, en azından Yunan matematikçi ve filozof Thales’e, yani gene Milattan Önce 600 ila 500’lü yıllara kadar uzanıyordu aydınlanmanın hikayesi. (Öte yandan, Batılı anlamda “aydınlanma”nın serüveni böyle olsa da, kavramın mahiyeti ve beynelmilel içeriğine bakıldığında, eski Hint ve Mezopotamya bilgeliğinden, Antik Mısır birikiminden aldığı çok şey vardı, fakat bu, uzayıp gidecek bir konu olduğu için, şimdiki amacımızla bağlantılı olduğu oranda sadece değinip geçiyorum.)

"Saf Aklın Eleştirisi"

Fakat tarihin rasyonel bilgisi bize ne derse desin, Berlinli papaz bu kavramı aşağılayarak sorguluyordu ve sanırım bu yüzden dergi de hem bir yayın olarak kendi selameti hem de okura bir cevap bulmak amacıyla, Alman filozof Immanuel Kant’a başvurdu. Dergi, iki kelimelik bir sorudan oluşan röportaj talebiyle Kant’a gittiğinde, Kant, “Aydınlanma Nedir?” sorusunu, (aslına bakılırsa, “Saf Aklın Eleştirisi” gibi derinlikli bir metni kaleme almış birine göre üstünkörü), bana göre “çala kalem” bir makale ile yanıtladı. Bu makale yayınlandığında henüz Fransız Devrimi gerçekleşmemişti. Bugün bizim “aydınlanma dönemi düşünürleri” olarak bildiğimiz yazarların birçoğu henüz hayattaydı, imana ve tabuya karşı aklın yolunu öneren fikirler revaçtaydı, dini dogmaları sorguladığı için yargılanan, kovuşturulan, yaşadığı yeri terk edip başka ülkelere sığınan, hatta yakılan filozof, sanatçı ve bilim insanlarının hikayeleri capcanlı orta yerde duruyordu. Aslına bakılırsa bu rahip sınıfı, 1300’lü yıllardan başlayarak aşama aşama ellerinden kayıp uçmakta olan otoritenin acısıyla kıvranıyor ve bu tür polemikler aracılığıyla bir bakıma düşünür avına çıkmış oluyorlardı. Bu nedenle, bana kalırsa, papaz Zöllner’in ne kadar salih bir niyetle bu soruyu sorduğuna kimse kefil olamaz, çünkü bu yöntem, bir değil iki değil, çokça uygulanmış, İtalyan bilim insanı ve filozof Giordano Bruno’nun, Baruch Spinoza’nın başına çorap ören benzer karakterli dindar ve felsefe meraklısı “teolog ya da papaza” ait hikaye hiç de az değildi.

Her neyse, sonuçta Kant’ın “Aydınlanma Nedir” makalesi derginin 1784 Aralık sayısında yayınlandı. Böylece, Michel Foucault’ya göre, “modern felsefenin henüz cevap vermeyi beceremediği, ama başından atmanın bir yolunu da bulamadığı bir sorun, yani ‘aydınlanma’ sorunu, düşünce tarihine gizlice giriş yapmıştı.”

Immanuel Kant/foto:Wikipedia

Köklü bir irdeleme

Buraya kadar özetlediğimiz hikaye, bize, “aydınlanma” kavramına dair temel metinleri veriyor. Yani biri Aralık 1784 (Kant), diğeri de Ocak 1983 (Foucault), tarihlerinde olmak üzere, “Aydınlanma Nedir?” adıyla aynı başlıklı bu iki makale, aslında akademide ve genel olarak düşünce dünyasında yürütülen tartışmaların kaynağı ve temel metinleri oluyor, fakat bana kalırsa, her iki makale de, aydınlanma kavramını köklü bir irdelemeye tabi tutma çabasından oldukça uzak metinlerdir. Ayrıca bu iki makale de, düşünsel derinleşme yerine, politikanın ve devlet-birey ilişkisi ya da en fazla insan-insan ilişkisinden doğan bir pratik eyleme kudreti olarak aydınlanmayı ele alıyor.

Oysa aydınlanma bana göre (Spinoza’nın Etika’nın 5’inci kitabında kullandığı anlamda) “zihinsel olgunlaşma” ile yani zihnin, kendini, dıştan gelen duyumsayışlardan (aşık olma, hayranlık duyma, inanma, biat etme, imanla bağlanma gibi duyumsayışlardan) azat ettiği oranda gerçekleşen bir haldir. Kant ve Foucault’nun ele alışları ile kendimizi sınırlayacak olursak, politikada ya da insan-insan ilişkilerinde şiddet biçiminde kendini dışa vuran hali ise, sadece aydınlanmanın belli görünümleridir bana göre. Şimdi bununla ne demek istediğimi daha açık ve elimden geldiği oranda daha basit biçimde Kant’ın bu kavramı açıklarken kullandığı ifadeleri de örnek alarak açıklamaya çalışacağım.

Vesayet nasıl gerçekleşiyor?

Kant’a göre “aydınlanma”, insanın kendi kendisini vesayete maruz bırakmaktan kurtarmasıdır. Peki bu vesayet nasıl gerçekleşiyor? Bir insan, bir başkasının himayesine girmeden, kendi idrak yeteneğini kullanamayacağı vehmine kapılınca ve bu yüzden kendini iktidarsızlaştırınca… Bir hami olmaksızın idrak yeteneğini kullanmaktan korkmak, vesayet altındaki insanın akıldan yoksun oluşundan kaynaklanmıyor. Bilakis bu insan, himayesi altına girdiği insandan akıllı bile olabilir, ancak aklını kullanma karar ve cesaretinin yokluğu vesayeti doğuran temel sebeptir. Dikkat edilirse yukarıda değindiğim gibi, Kant, belli sonuçlardan hareketle aydınlanmayı açıklıyor, yani insan kararsız kalır ve vesayet zuhur eder, insan cesaret gösteremez ve vesayet zuhur eder, özgürlüğünü kaybeder, peki ama neden ve hangi koşullar, nasıl bir akıl mirası, zihinsel geri plan bizi kararsız kalmaya, cesaretsizliğe götürür?

Kant bunların üzerinde pek durmaz ve yazısının bundan sonraki kısmında ziyadesiyle tahakkümün belli formlarından, yani emir vermeye alışkın asker, vergi toplamaya odaklanmış devlet ve iman-itikat talep eden rahip/din sorumlusunun tahakküm kurma biçimlerinden bahseder.

"Tartışma hizaya geç!"

Bir de aklın kullanımının bireysel alandaki formları ve kamusal alandaki karşılıklarını tarif eder. Yani kendi kendimize ve özel ilişkilerimizde aklımızı belli oranda kullanabiliriz, ama devletle ya da kamu görevlileriyle yüz yüze geldiğimizde, onlar, bir otorite olarak bizden itaat talep ettiklerinde, daha doğrusu boyun eğmeye zorladıklarında, “aklın çaresizliği”ne vurgu yapar. Çaresizliğine vurgu yapar diyorum, çünkü Kant, tarif etmekten bir adım bile ileri gitmez, aslında, aklın, tam da bu durumda kendini yetkinleştirebileceği görüşüne uzaktan yakından temas etmekten özenle kaçınır. Hatta o kadar ki, ona göre, asker, vergi tahsildarı ve rahip, “Tartışma hizaya geç! Tartışma ve öde! Tartışma iman et!” der. Ve bunu derken, dünyada (o günün dünyasında), tek bir prens, ‘istediğin kadar ve istediğin şey hakkında tartış, fakat itaat et’!” demektedir. Üstelik Kant, bu prensi olumlar. Şöyle der mealen: “aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz denecek olursa cevabım hayır, fakat aydınlanma çağında, yani aydınlanmakta olan bir çağda yaşıyoruz.” Burada Kant, bir tür “yetmez ama evet”çidir, ki Kant, pek çok şeyin eksik olduğunu, ancak o gün, insanların serbestçe akılla meşgul olabilecekleri, kendi kendine vesayetten kurtulmak ve vasisiz akıl yürütme yetkinliğine ulaşabilecekleri uygun koşulların bulunduğunu vazeder ve şunu ekler: “Bu bakımdan, bu, aydınlanma çağıdır, veya Friedrich yüzyılıdır.”

Peki, “Friedrich Yüzyılı” derken neyi ya da kimi kastediyor? Prusya Kralı II. Friedrich’i… Yani ona göre aklın özgürlüğü konusunda bir takım sorunlar olmakla birlikte, (tanrı eksikliğini vermesin) Friedrich var…

Tek cümleyle aydınlanma!

Yukarıdaki uzunca irdeleme, belki sıkıcı gelmiştir, ancak boşuna değil, Immanuel Kant başka olmak üzere, (Foucault’nun bizim bu özel bahsimiz muvacehesinde pek önemsiz kalan analiziyle de konuyu uzatmadan) aydınlanma dönemi filozoflarının, aydınlanmadan ne anladıklarını ortaya koymadan, kendi iddiamızı açıkça ortaya koymamız hem mümkün olmayacak, hem de ayakları havada kalacaktı. Tek cümleyle; aydınlanma dönemi, tabu, kör inanç, dogma ve itaate dayalı uzunca yüzyılları aşma iddiasındaki akıl, sanat ve bilim meşgalelerinin dönemiydi. Kant ise, bir iddia olarak ileri sürülen bu birikimi, (bana göre bir ayağı topallayan fikirlerle), münferiden tarif etme ve sonuçlardan bahsetme ile sınırlı bir açıklama çabasını ortaya koydu. Oysa bugünün dünyasında, -ki Kant sonrası fenomenoloji ve psikanaliz gibi modern felsefenin külliyatını da hesaba katarsak- hem tahakküm biçimleri incelerek olgunlaştı, hem de “özgür düşünme”nin tepesinde, sadece karar alma ve cesaret göstermekle aşılamayacak ideolojiler, sosyal-psikoloji fenomenleri, yeni tür liderlikler ve tebaa ilişkileri peydahlandı. Şimdi çok kısaca, bu yeni durumda, yani bugünün dünyasında aydınlanma kavramından ne anladığıma değinmek istiyorum.

Özgür düşünme

Kuşkusuz, Kant’ın, “insanın kendini vesayete maruz bırakmaktan kurtulmasıdır” tespiti yabana atılacak gibi değil. Peki bu nasıl mümkün olabilir? İnsan, kendini, nasıl vesayete maruz bırakılmaktan koruyabilir. Dikkat edilirse, burada, insanın, tek yanlı negatif eyleminden bahsediyoruz. Bunun yanı sıra, aydınlanma, belli ilişkiler içerisinden doğar. Demek istediğim; insan ile insan, insan ile toplum, insan ile kendi iç dünyası arasındaki ilişkiler içerisinde kendini gerçekleştirebilecek olan bir yetkinleşme durumudur aydınlanma. Bunlar içerisinde; insan ile “kendi” arasındaki ilişki, ilk sırada gelir. Burada söz konusu olan, psikanalitik süreçlerdir. Bir tür öz muhakeme… Peki bu nasıl olur? Ben buna, “veri kabul etmeme ilkesi” diyorum. Yani insan aklının yetkinleşme sürecinin ilk basamağı, ancak ve sadece, hiçbir şeyi veri kabul etmemekle geçilir. Çünkü bu evrende, herhangi bir varlık ya da fenomen, hiç bir zaman, ilk anlaşıldığı gibi, ilk tespit edildiği gibi, hatta yüzyıllar, hatta bin yıllar boyunca öyle sanıldığı gibi veri olarak yoktur. Bununla, Renê Decartes’ın şüpheciliğinden bahsetmiyorum. Veri Kabul Etmeme İlkesi, var olan her şeyden şüphe etme ilkesinden farklı olarak; fikirler, anlatılar, inançlar, bilimin ispatları ve felsefenin tutarlı gibi görünen kavramları, peygamberler, şairler, bitkiler, madenler, sevme ve dayanışma formları, duyumsayışlar ve öğretiler, aklınıza ne gelirse, bunlardan şüphe ettiğimizden değil, bunlara dair dile gelmiş ya da kabul edilmiş olsun, öğreti ya da nasihat niteliği taşısın, hiçbir fenomen, veri değildir. Yeniden üzerine düşünmemiz gereken varlıklar/hallerdir. Bana göre Kant’ın aydınlanmaya dair tespitlerine gelebilmek için, öncelikle bu basamağın yürünmesi zorunlu koşuldur. Çünkü hatırlayalım; ne diyordu Kant, “vesayete maruz bırakılmaktan kurtulmak”. İşte bunun için ve bunun bir öncesinde özgür düşünme, özgür düşünme için ve özgün düşünmenin olanağını veren koşul olarak da veri kabul etmeme ilkesi gelir bana göre.

Tarihten örnekler...

Peki bu ilke dışında kalarak, daha başka yöntemlerle felsefe yapmak mümkün değil midir? Tarihte örnekleri var; İbn-i Rüşt, büyük bir şarihti, yani yorumcu, Aristoteles yorumcusu, hem de o denli güçlü bir şarihti ki, küçük, orta ve büyük şerhleriyle felsefenin İslam coğrafyasından Batıya taşınmasında köprü görevi gördü, işte yukarıda sözü edilen büyük aydınlanma filozoflarının felsefe ile tanışmasında azımsanmayacak bir katkıya sahipti. Ama O, bu yaptığı işle bir şarihti. Ne ki ayrıca İslam felsefe geleneğinin canına ot tıkayan İmam Gazali ile girdiği polemikler nedeniyle aynı zamanda büyük bir filozof olduğunu da kanıtladı. İmam Gazali, “Felsefecilerin Tutarsızlığı - Tefaüt-ül Felasife” diye bir manifesto yazdı ve İslam filozoflarının çok büyük bir kısmını tekfir etti, dinden çıkmakla suçladı, buna karşın İbn-i Rüşt, “Tutarsızlığın Tutarsızlığı/Tefaüt-ül Tefaüt” ile cevap verdi ve felsefeyi savundu. İşte orada yaptığı şey, belli bir veriye dayalı bir sonucu açıklamanın ötesinde, şerhten, yani yorumlamadan farklı olarak felsefe yapmaktı.

Demek istediğim, bir şeyin kaynağını, olanaklarını, nasıl var olabildiğini/olabileceğini, varlık koşullarını tespit etmeden, o şeyin kendisinden bahsetmek, aslında hiçbir şey söylememektir. Bu, tıpkı, yoksulluğun sebebi olarak parasız olmayı tespit etmeye benzer. Kant’ın yaptığı biraz da budur. Sonucu açıklamaktır yani. Bu yönüyle aydınlanma tam olarak açıklanamadığı gibi, yazıda “yetmez ama evet”çi bir kıvraklıkla II. Friedrich’e selam vermek de cabası…

El netice; aydınlanma, bir fikri yorumlamak değildir. Sadece bir vesayetten kurtulma kararı değildir. Sadece bir vesayetten kurtulma cesareti göstermek değildir. Sadece tembellik ve korkaklığı alt etme dirayeti değildir. Sadece vergi memuruna diklenmek, rahibin ya da imamın taleplerine sırt çevirmek değildir. Sadece askeri komutanın emirlerine uymamak değildir. Bunların ötesinde ve öncelikle; şeyleri doğalarına uygun kavramak ve aklı bu yolla özgürleştirmek için, var olanı, mevcut olanı veri kabul etmeyen bir ilkeyi benimsemek, dolayısıyla söylence, fikir, inanç, talimat ya da öğreti sahipliğinin ötesinde bir akıl inşa etme çabasına girişmek, işte bu aşamadan sonra, yukarıdaki cümlede sıralanan vasıfları göstermek ya da talepleri reddetmek gerekiyorsa, gerektiği oranda yapmaktır.

Not: Önümüzdeki yazıda, kavramın, İslam felsefe tarihinde, özel olarak da Kürdistan tarihindeki hikayesini ve günümüze taşıdığı sorunları inceleyeceğim.