• Su Çürüdü şiiri, evvelce önüme düştüyse de, hatta her düştüğünde içimde bir yara açtıysa da yanı başımda şairinin sesinden duymak gibi hissettirmedi hiçbir zaman. Çünkü Ahmet Abi aynı zamanda bir öğretmendi. Okudukça salon sessizleşti, son dizesine kadar çıt çıkmadan dinledi. Ve sanıyorum o günden sonra yüzlerce kişi için Ahmet Telli, Sıyrılıp Gelen’in şairi olmanın ötesine geçti.

 

BİLGE AKSU

Toplumcu şiirin ikinci kuşağını temsil eden Ahmet Telli’yi geçen gün kaybettik. Son zamanlarda rahatsızlığı sebebiyle onu tanıyanlar epey endişeliydi. Birçok kişinin “ağabey” gözüyle baktığı bu şairimizi, onunla aynı mesleği paylaşan bir öğretmen gözüyle anmak isterim. Bu yazı ona dair.

Son yıllarda 12. sınıf müfredatında ismini görmeye başlamıştık Telli’nin. Yaklaşık 10 yıl evvel, 1960 sonrası şiirdeki toplumcu damarı temsil edenler arasında onu da okuyorduk. Nazım Hikmet ve Ahmed Arif’le girizgah yaptığımız toplumculuk akımı, 60’tan sonra İkinci Yeni’den de etkilenerek yoluna devam ediyor; İsmet Özel, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Ahmet Telli’den örneklerle son buluyordu. Fakat birkaç yıl içinde ismi ders kitaplarından apar topar silindi. Bunda herkesin akıl yürüteceği üzere ayrışmayı zirveye taşıyan iktidarın etkisini görmek mümkünse de Ahmet Telli’ye dair başka meseleler var.

2017’de Ankara’da yapılan Ulaş Bayraktaroğlu anmasında mikrofonu eline alıp, en unutulmaz şiirlerinden birini seslendirdikten sonra hakkında açılan davanın seyriyle paralel bir gelişmeydi bu sanırım. O anmada son derece de duygusal bir etki yaratan “Dövüşen Anlatsın” şiiri, akabinde yıllar sürecek bir davanın da konusu haline gelmiş ve neticesi şaire “Örgüt Propagandası Yapmak” ithamıyla verilen bir cezaya dönüşmüştü.

Dövüşen Anlatsın…

Dövüşen Anlatsın, yazıldığı dönemden bu yana yarattığı duygusal etkinin ötesinde, genç ve hevesli kimi teorisyenler için de önemli bir şiirdi. Üniversite yıllarımda akademiye merak sarmışken elimden tutan barış akademisyeni Zeynep Emeksiz Erk Hocamla (onu da 2 yıl önce iktidarın politikaları sonucu kaybettik) girdiğimiz bir tartışmada bahsi geçtiğinde öğrendim bu şiiri. Konu Aristo’nun Poetika’sıydı ve Aristo her zaman olduğu gibi çok yüksekten konuşuyordu. Tarihçinin işi meseleleri kayda almaktır, şair ise hayat verir minvalindeki cümleler uzadıkça uzuyor, netice şiirin gerçeklikten daha kıymetli olduğu noktasına varıyordu. Genç ve hevesliyseniz böyle düşünmeye meyyalsinizdir, haliyle ben de şiire ve edebiyata atfettiğim kutsiyetle Aristo’nun tarafını tutuyordum. Sonra Zeynep Hoca Dövüşen Anlatsın’ı sürdü önüme. Sözün bittiği yer derler ya, öyle bir şey oldu.

“Ey şair/yine bölük pörçük anlattın/yine eksik bıraktın bir şeyleri/gün devrilmekte ama sen/tutmamışsın acımızın çetelesini

Sen sus artık, bize bundan sonrasını/dövüşen anlatsın/ey tarih aç solgun yapraklı defterini/ve oku hayatımızın parçalanmış hikayesini”

Herhangi biri olsa tamam da mesele Ahmet Telli. Sosyalist çevreye girersin onun ismi var, Kürtlerin yanında oturursun onun ismi var, okulda teorik tartışmaya katılırsın yine onun ismi. Akşamları bunaldığında arkada ses olsun diye açtığınız müzikler döner dolaşır ille de “Sıyrılıp Gelen”e uğrar. Yırtılmış bir tül gibi savrulup duran zamanı düşünürken, edebi zarafeti yüksek bir arkadaşın hep o cümleyi söyler; içinde hiç “devrim” kelimesi geçmeden devrimi anlatmış, helal olsun der.

Ahmet Telli’nin Aristo’yu ters yüz etmesine şaşırmıyor insan. Meselenin ne şiir ne tarih, meselenin yalnızca yaşantı ve mücadele olduğunu bizzat “iyi şiir” yazabilen bir zihinden duyarsak ikna oluyoruz ve o da bunu iyi biliyor. Çünkü oraya gelene kadar neler neler söylemiş. Herkesin aklına takılıp duran o popüler imge, Sıyrılıp Gelen’deki yırtılan tülü başka şiirlerde de sayıklamış. 80’lerin ortasında işinden edilmiş eski bir öğretmenken, 12 Eylül zindanlarında suları çürüttükten sonra kavuştuğu özgürlüğü sırasında, çok yakın bir geçmişe, sokaklardaki mücadeleye duyduğu özlemi dile getirdiği “Belki Yine Gelirim” şiirinde mesela.

“Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir/Her Sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü/ (…)Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka/Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler/(…) Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma/Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent/(…)Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa/Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez…”

Küstü, öldürdü kendini su... Su çürüdü...

Hal böyle olunca, Ahmet Telli artık Sıyrılıp Gelen’in şairi olmaktan çıkıyor bizim için. Ufak bir iki araştırmayla, yakın zamanda bir şiir kitabının çıktığını öğreniyorum. 2010 Şubat’ında Nida’yı yayımlamış (sonra Altın Portakal Şiir Ödülü’nü alıyor bu kitap). Sağdan soldan soruşturup buluyorum mail adresini ve üç günde bir yazmaya başlıyorum. “Ben falanca üniversitenin edebiyat kulübü için sizi rahatsız ediyorum. Sizi genç kitleyle buluşturmak ve fikirlerinizi almak, hatta mümkünse imza günü” vesaire… Üçüncü mailimden sonra dönüyor Ahmet Abi. Ben rahat bıraksam ilkinden sonra da dönecekmiş, o ara epey yoğun olduğundan cevap yazamamış. Neyse ayarlıyoruz etkinliği, Nisan 2010 sonlarında geliyor okulumuza. Hafta içi bir öğle sonrası ve salon 280 kapasiteyle 400 kişiyi zorluyor.

Söyleşi beklendiği gibi. Ben beceriksiz ve heyecanlı sorular soruyorum, o da neyi kast ettiğimi anlayan cevaplarla yürütüyor diyaloğu. Salondan sorular da geliyor. Çoğunlukla beklendik şeyler. 80 öncesi mücadele, zindan günleri, öğretmenlik ve elbette Sıyrılıp Gelen… Ben daha üç ay önce Sıyrılıp Gelen’den ibaret görmüyormuşum gibi zihnimde utanıyorum bu sorulardan, Ahmet Abi bundan çok daha fazlası bir kere, diyorum. O ise her şeyi kibarca karşılayıp, üstüne koyarak ilerletiyor. Bir noktada sessizlikler çoğalınca, salonun da beklentisi böyle olduğundan (çünkü kendi şiirlerini en iyi okuyan şairlerden o, biz o yaşlarda böyle kategorize ederiz insanları), bize şiir okumasını rica ediyorum. Bu işleri biraz bilirim; bir grup yeni albüm yaptıysa önce o şarkılarını söyler, bir edebiyatçı da elbette son kitabından bahsetmek ister. “Bize biraz şiir okumak ister misiniz” diyorum, “hem yeni kitabınız da çıktı, ilk sizden duyalım?” Belki sorma şeklim yanlış, bilmiyorum; kısa bir tereddüt yaşıyor. Ama nezaketi daimi olduğundan kısaca mırıldanıyor Nida şiirinin son kısmını. Erdal Eren’den bahsediyoruz biraz. Sonra salonu bilmem ama ben başka şiirler de duymak istediğimden, salonu kendi coşkuma katıp ısrar ediyorum başka şeyler de okusun diye. Kısa bir tereddüt anı yaşanıyor. “Az evvel çok sordunuz, öyleyse zindanları anlatalım” diyerek, o ana kadar en iyi şiiri olduğunu hiç fark etmediğim bir şiirine, “Su Çürüdü”ye giriyor. Şiir belki de böyle bir şey, yazıldığı anın, yazıldığı koşulun ve yazıldığı duygunun sınırlarına çok bağlı. Su Çürüdü şiiri, evvelce önüme düştüyse de, hatta her düştüğünde içimde bir yara açtıysa da yanı başımda şairinin sesinden duymak gibi hissettirmedi hiçbir zaman. Çünkü Ahmet Abi aynı zamanda bir öğretmendi, önünde duran somut ya da soyut kitleye neyi ne ölçüde öğretmesi, onları ne zaman ve nasıl aydınlatması gerektiğini çok iyi biliyordu. 2010’un başlarında, sonraları öyle kitlelerin hiçbir koşulda öyle kolayca bir araya gelemeyeceğini belki de biliyordu. Okudukça salon sessizleşti, son dizesine kadar çıt çıkmadan dinledi. Ve sanıyorum o günden sonra yüzlerce kişi için Ahmet Telli, Sıyrılıp Gelen’in şairi olmanın ötesine geçti. 12 Eylül zindanlarında hiçbir hukukun işlemediği günlerde yaşananları sadece kendi perspektifinden değil, onu yaşayan herkesin gözünden anlattığı o muhteşem şiirini salonda büyüyen gözlere karşı sonuna dek okudu.

“Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. / (…)Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü. /(…) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi? Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla, dilimle dokunuyorum./(…) Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. /(…) Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde./(…) Dilimi kaçırıyorum artık. Bataklıktaki suyun da bir su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi artık. Küstü, öldürdü kendini su... Su çürüdü...

Adımdan gayrısını bilmiyorum”

Ahmet Telli’yi kaybettik. Edebiyat kanonlarına giren “bizden” son şair belki de. Son iyi şair. Uğurlar olsun.