• Saklı Gölge, Ermeni Tehciri, devlet şiddeti, sürgün, kayıp ve yüzleşmenin izlerini edebiyatın derinliğinde yeniden düşünmeye davet eden bir roman. Aydın Kaşkal ile Saklı Gölge’yi konuştuk.

 

ERDOĞAN ALAYUMAT

Aydın Kaşkal'ın ilk romanı Saklı Gölge, okuru Türkiye'nin yakın ve uzak tarihine uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Roman, 12 Eylül askeri darbesinin ardından Mamak Cezaevi'nde, henüz 17 yaşındayken yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren'le başlıyor. Ancak hikaye burada kalmıyor; Erdal Eren'in gözünden bu kez okuru 1930'lu yılların Şebinkarahisar'ına oradan da 1915'e kadar uzanan bir geçmişe götürüyor. Bir idam sehpasında başlayan anlatı, farklı dönemlerde yaşanan acıların, kayıpların ve yok edilen hayatların izini sürüyor.

Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan Saklı Gölge, Ermeni Tehciri, devlet şiddeti, sürgün, kayıp ve yüzleşme temalarını edebiyatın imkanlarıyla yeniden düşünmeye davet ediyor.

Aydın Kaşkal ile romanın ortaya çıkış hikayesini, Erdal Eren ile 1915 arasında kurduğu bağı, Şebinkarahisar'ın romana bıraktığı izleri ve edebiyatın, unutturulan hikayeleri görünür kılmadaki rolünü konuştuk.

Saklı Gölge sizin ilk romanınız. Romanın başlangıç noktası neden Erdal Eren oldu?

Aslında Saklı Gölge doğrudan Erdal Eren’i anlatan bir roman değil. Eğer amacım yalnızca onu anlatmak olsaydı, kitabın tamamını Erdal’a ayırırdım. Ancak Erdal benim için önemli bir figür ve bunun kişisel bir yanı da var. Aynı küçük kasabada büyüdük, çocuklukta zaman zaman bir araya geldik. Bu nedenle Erdal benim için sadece tarihsel bir figür değil aynı zamanda tanıdığım bir insan. Erdal’ın romanda yer almasının bir diğer nedeni ise temsil ettiği değerler. 17 yaşındayken yaşı büyütülerek idam edildi ve ben idama her koşulda karşıyım. Bu nedenle Erdal, 12 Eylül döneminin genç yaşta idam edilen simge isimlerinden biri olarak romanda yer alıyor.

Romanın asıl meselesi ise Erdal üzerinden daha geniş bir hafıza alanına açılmak. Şebinkarahisar’ın köklü geçmişinde yalnızca Erdal değil, benzer idealler uğruna yaşamını yitiren başka insanlar da var. 1915’te Paramaz’la birlikte idam edilen 20 Ermeni devrimci arasında yer alan Karnik ve Karekin de bunlardan ikisi. Benim yapmak istediğim, Erdal ile bu iki ismi aynı hafıza düzleminde buluşturmaktı. Çünkü farklı dönemlerde yaşamış olsalar da ortak bir özgürlük ve adalet arayışı var. Romanın kurduğu buluşma da tam olarak bu: 1980’de idam edilen Erdal Eren ile 1915’te idam edilen iki Ermeni devrimcinin hafızada yan yana gelmesi.

Roman 1980’de Mamak Cezaevi’nde başlıyor, ardından okuru 1930’lu yılların Şebinkarahisar’ına ve farklı zamanlara taşıyor. Bu geçişleri ve zamanlar arasında kurduğunuz bu anlatı yapısını neden tercih ettiniz?

Esas mesele, Erdal ile 1915'te Paramazlarla birlikte idam edilen iki Şebinkarahisarlı Ermeni devrimci arasındaki ilişkiyi mümkün kılan ortak kültür ve ortak hafıza. Benim anlatmak istediğim de buydu. Bu nedenle romanın Erdal'la başlamasını istedim. Çünkü Erdal burada bir tanıklık işlevi görüyor. Sonraki bölümlerde anlatılan hikayelere tanıklık ediyor, okur da onunla birlikte geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bir bakıma bu, yeniden öğrenme ve yeniden hatırlama süreci. Elbette Erdal'ın kendi kişisel tarihinde hesaplaşacağı çok fazla şey yok. Sonuçta 17 yaşında idam edilmiş bir gençten söz ediyoruz. Ancak romanda Erdal üzerinden bugüne ve bugünün hafızasına bakmaya çalıştım. Çünkü bugün Şebinkarahisar'da Erdal sahipleniliyor, adına sahip çıkılıyor. Bu önemli ve değerli bir şey. Ama aynı zamanda geçmişe ait birçok değer, eski yer isimleri, köy isimleri ve bu toprakların çok kültürlü tarihine ait izler de giderek yok oluyor. Romanın kurduğu geçmiş-bugün ilişkisi biraz da bu çelişkiye dikkat çekmek için var.

Romanı okurken, bu hesaplaşmanın aynı zamanda bireysel bir yönü olduğu hissediliyor. Bu hikaye üzerinden kendi geçmişinizle ve sonradan öğrendiğiniz gerçeklerle mi yüzleşiyorsunuz?

Şöyle ki, bu topraklarda yaşayan neredeyse hiçbir ailenin geçmişte yaşananlardan tamamen bağımsız kalması çok zor. Geçmişe döndüğümüzde mutlaka aile fertlerinden birinin ya da yakın çevresinin o döneme dair tanıklıkları, aktardığı hikayeler ve bugüne taşınan anlatılarla karşılaşıyoruz. İnsan kendi ailesinin geçmişine dair yeni şeyler öğrendikçe tarihi de farklı bir gözle okumaya başlıyor. Eğer vicdan sahibiyseniz, karşılaştığınız bazı gerçekler ister istemez bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor.

Benim de aile köklerim Arapgir'e uzanıyor. Arapgir, farklı kültürlerin uzun yıllar bir arada yaşadığı yerlerden biri. O dönemde yaşananlara baktığımda, aile fertlerinden birinin böyle bir suça karışmış (Ermeni katliamı) olabileceği ihtimali bile insanı geçmişle hesaplaşmaya zorluyor. Bu nedenle romandaki yüzleşmenin benim açımdan kişisel bir tarafı olduğunu söyleyebilirim. Bir de sonraki yıllarda sosyalist düşünceyle, demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle tanışıyorsunuz. O zaman şu sorular daha fazla anlam kazanıyor: Bir insan özgür değilse başka bir insan ne kadar özgür olabilir? Bir halk özgür değilse başka bir halk gerçekten özgür olabilir mi? Bu sorular sizi yaşanmış tarihle yeniden karşı karşıya bırakıyor. Benim için yüzleşme de biraz buradan doğuyor. Çünkü kendisiyle barışık, demokratik ve eşit bir toplum istiyorsanız, geçmişte yaşananlarla da yüzleşmek zorundasınız.

Kitabın tanıtımında "yorgun düşmüş toprakları yurt sayanların geride bıraktığı saklı ve sessiz izlerin hikayesi" ifadesi dikkat çekiyor. Peki kimdir bu saklı ve sessiz izleri bırakanlar?

Aslında kitabın adı baskıya yaklaşık iki hafta kalana kadar Karadut'un Gölgesi idi. Daha sonra yaptığım araştırmalarda aynı isimde başka bir kitap olduğunu gördüm. Editör ve yayıneviyle yaptığımız görüşmeler sonucunda Saklı Gölge isminde karar kıldık ve zamanla bu ismin kitaba daha uygun olduğunu düşündük.

Buradaki "saklı gölge" biraz da unutulmuş ve görünmez hale getirilmiş bir tarihe işaret ediyor. Herkes bu toprakların tarihinden söz ediyor ama o tarihsel ve kültürel zenginliği bugüne ne kadar taşıyabildik? Gittiğinizde kiliseler harabe halde, mezarlıklar yok olmuş, çeşmeler yıkılmış durumda. Köy isimleri değiştirilmiş. Ben bile o topraklarda büyümüş biri olarak, yıllar sonra dönüp baktığımda geçmişin izlerini bulmakta zorlanıyorum. Her şey değişmiş ve dönüştürülmüş. Sözünü ettiğim sessizlik de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bir zamanlar o topraklarda yaşamış insanların ve kültürlerin izleri büyük ölçüde görünmez hale gelmiş durumda. Ancak bu, o izlerin tamamen yok olduğu anlamına gelmiyor. Belki sessizce gittiler ama geride bıraktıkları hikayeler, anılar ve kültürel miras hâlâ hissedilebiliyor.

Benim anlatmak istediğim şey bir intikam ya da düşmanlık değil. Tersine, geçmişte yaşananları bilerek ve anlayarak birlikte yaşamanın hâlâ mümkün olduğunu göstermek. Romanın işaret ettiği umut da biraz burada yatıyor.

Kitapta en çok dikkat çeken unsurlardan biri de hakikatin farklı biçimlerde karşımıza çıkması; bazen bir gölge, bazen bir ağaç, bazen de köyün delisi üzerinden görünür olması. Hakikati bu tür semboller ve karakterler üzerinden anlatmayı neden tercih ettiniz?

Her toplumun ve her insanın kendi hakikati var. Karadut ağacı mesela, köklü bir geçmişi olan, uzun yıllar yaşamış bir ağaç. Bu yönüyle hem o toprakların hem de o topraklarda yaşamış kültürlerin bir karşılığı gibi. Ama zaman içinde bu sürekliliğin kesintiye uğradığını da görüyoruz. “Köyün delisi” figürü de yine bu çerçevede ortaya çıkıyor. Bazen hakikati en doğrudan söyleyenler, toplumun dışında görülen kişiler olabiliyor. Belki de o yüzden bu karakter, anlatılmak isteneni başka bir yerden görünür kılma imkanı veriyor.

Son olarak kitapta güçlü bir soru dikkat çekiyor: “Unutulan gerçekten kaybolur mu?” Toplumsal hafızada bastırılan ya da inkar edilen hikayeler zamanla silinir mi, yoksa bir şekilde yeniden ortaya çıkar mı?

Bunu bir yara üzerinden düşünürsek; eğer ortada bir yara varsa, onu açan tarafın aynı zamanda iyileştirmeye dönük adım atması gerekir. Çünkü toplumsal düzeyde bakıldığında, kim yaralı olursa olsun, yaranın iyileşmesi ancak yüzleşme ve onarma iradesiyle mümkündür. Aksi halde yara sürekli hatırlandıkça, hatta yeniden kaşındıkça iyileşme yerine derinleşir; kin, nefret ve düşmanlık dili de bu süreci besler. Saklı Gölge de tam olarak bu noktada bir yüzleşme çağrısı yapıyor. Bu yüzleşmenin amacı düşmanlık üretmek değil aksine dostluk, dayanışma ve birlikte yaşama kültürünü yeniden mümkün kılmak. Ötekileştirme yerine çoğulcu bir yaşamın imkanını hatırlatmaya çalışıyor.