Habermas’ın Marksist-Leninist eleştirisi
Dosya Haberleri —

Jürgen Habermas/foto:AFP
- Habermas’ın ölümüyle, çağdaş Avrupa felsefesinin en önemli figürlerinden biri sahneden çekilmiş oldu. Yazıları uzun yıllar üniversitelerde okutulacak, siyaset teorisi tartışmalarında yerini koruyacak. Ama mirasının bıraktığı daha derin soru hâlâ cevapsız duruyor: Eleştirel düşünce, mevcut düzenin ahlaki dilini yalnızca iyileştirmekle mi yetinecek, yoksa modern dünyayı yöneten maddi iktidar yapılarına yeniden meydan okuyacak mı?
NİKOS MOTTAS * - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Jürgen Habermas’ın ölümü, savaş sonrası Avrupa’nın en etkili düşünürlerinden birinin hayatının kapanışına işaret ediyor. Yarım yüzyıldan uzun bir süre boyunca adı, demokrasi, akılcılık ve kamusal alan üzerine yürütülen tartışmaların merkezinde yer aldı.
1945 sonrasında Batı Avrupa’nın kendi siyasal meşruiyetini yorumlarken kullandığı dili bu denli belirleyici biçimde şekillendiren çok az filozof vardır.
Habermas, titizlikle yazdı, tartışmalara otoriteyle müdahale etti ve yaşamının sonuna kadar hem akademik hem de siyasi çevrelerde sözleri ciddiye alınan bir figür olarak kaldı. Bunların hiçbiri inkâr edilemez. Entelektüel dürüstlük, onun etkisinin büyüklüğünü kabul etmeyi gerektirir.
Ancak ölüye duyulan saygı, bir düşünürün mirasının politik anlamı üzerine susmayı gerektirmez. Aksine, böyle bir figürün ardından yapılması gereken tam da budur: onun fikirlerinin neyi temsil ettiğini soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek. Habermas söz konusu olduğunda, düşünsel çizgisi 20. yüzyılın sonlarında Batı’daki eleştirel teorinin geçirdiği daha geniş bir dönüşümü yansıtır: kapitalist topluma yönelik radikal eleştiriden, liberal kapitalizmin kurumlarıyla rafine bir uzlaşmaya doğru kademeli bir geçiş.
Frankfurt Okulu’nun etkisi
Habermas, entelektüel kariyerine Frankfurt Okulu’nun etkisi altında başladı. Bu akım, Karl Marx’ın geliştirdiği kapitalist toplum eleştirisiyle diyalog içinde ortaya çıkmıştı. Bu geleneğin erken dönem düşünürleri, 20. yüzyılın büyük felaketleriyle -faşizm, dünya savaşları ve Avrupa’daki devrimci hareketlerin yenilgisi- yüzleşirken, kapitalist toplumun derin maddi çelişkilerle yapılandığını savunmayı sürdürdüler. Felsefi olarak ne kadar karmaşık olursa olsun, bu düşünürler modern dünyanın üretim ilişkileri, sınıf karşıtlıkları ve ekonomik güç mücadeleleri tarafından şekillendiği fikrini hiçbir zaman tamamen terk etmediler.
Habermas ise zamanla bu zeminden uzaklaştı. Onun çalışmalarında toplumsal eleştirinin merkezi, maddi ilişkilerden söyleme; üretimden iletişime; sınıf çatışmasından demokratik kurumlar içinde rasyonel diyalogun koşullarına kaydı. Bu değişim, felsefi bir ilerleme olarak sunuldu—yani akıl ve demokratik meşruiyet ideallerini 20. yüzyılın tarihsel yıkımlarından kurtarma girişimi olarak. Ancak bu kaymanın politik sonucu açıktı: kapitalizmin yapısal antagonizmaları analizlerin merkezinden kayboldu.
“İletişimsel rasyonalite” teorisi
Sınıf mücadelesinin yerini “iletişimsel rasyonalite” teorisi (ki en sistematik biçimde, başyapıtı olan İletişimsel Eylem Kuramı’nda geliştirmiştir) aldı. Bu çerçevede modern toplumun temel sorunu, sömürünün devamı değil, diyaloğun bozulması olarak tanımlandı. Toplumsal çatışma tamamen ortadan kalkmadı, ancak temelde karşıt maddi çıkarların ifadesi olmaktan çıkarılıp bir iletişim sorunu olarak yeniden yorumlandı. Kapitalizm eleştirisine yön veren devrimci ufuk ise, yerini liberal kurumların kendi kendini düzeltme kapasitesine duyulan prosedürel bir inanca bıraktı.
Toplumların çatışmalarını rasyonel tartışma yoluyla çözebileceği fikrinin açık bir ahlaki çekiciliği vardır. Ancak bu yaklaşımın zayıflığı, modern sınıf toplumlarının gerçekleri ve onları ayakta tutan iktidar yapılarıyla yüzleşildiğinde ortaya çıkar. Kapitalizm, yalnızca daha iyi bir iletişimle giderilebilecek yanlış anlamalar üzerinden kendini yeniden üretmez. Mülkiyet ilişkileri, üretimin kontrolü, devletlerin gücü ve modern ekonomiyi şekillendiren küresel hiyerarşiler üzerinden varlığını sürdürür.
Fabrika, şirket, finans sistemi, askeri ittifak… Bu kurumların hiçbiri rasyonel diyalog normlarına göre işlemez. Bunlar, ekonomik ve siyasal güç yapılarının içine yerleşmiş çıkarlar doğrultusunda hareket eder. Bu yapıların analizini, iletişim merkezli bir felsefeyle ikame etmek, toplumsal eleştiriyi mevcut düzenin sınırları içinde yürütülen, ahlaki ve soyut bir tartışmaya dönüştürme riski taşır.
Tarihsel materyalizm yönteminden kopuş
Bu teorik kayma, aynı zamanda 20. yüzyılın sosyal teorisinin büyük bölümünü şekillendiren tarihsel materyalizm yönteminden de belirgin bir kopuşu ifade eder. Tarihsel materyalizm, toplumların maddi yaşamın örgütlenişinden kaynaklanan çelişkiler üzerinden geliştiğini kabul eder: üretimin nasıl kurulduğu, sınıflar arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerden doğan mücadeleler. Siyasal kurumlar, hukuk sistemleri ve ideolojik çerçeveler de bu maddi koşullarla etkileşim içinde evrilir.
Habermas ise bu perspektiften giderek uzaklaşır ve yerine toplumsal gelişimin normatif bir öğrenme süreci olarak görüldüğü bir anlatıyı benimser. Bu anlayışa göre, toplum, hukuk, söylem ve demokratik prosedürler yoluyla kurumların kademeli olarak rasyonelleşmesiyle ilerler. Tarih artık esasen toplumsal bir mücadele alanı değil, kurumsal bir iyileştirme süreci olarak görülür. Emek ile sermaye arasındaki ya da merkez ile çevre arasındaki çatışmalar gibi radikal düşünceyi besleyen temel gerilimler geri plana itilir.
Batı düzeni: Siyasal gelişimin normatif ufku?
Bu dönüşümün siyasal sonuçları, uluslararası iktidar gerçeklerinin felsefi tartışmalara müdahale ettiği anlarda özellikle görünür hâle geldi. Habermas bu tür durumlarda, Batı’nın liberal düzeninin yalnızca bir siyasal sistem değil, aynı zamanda modern siyasal gelişimin normatif ufku olduğunu savunan görüşlerle açık biçimde aynı çizgide yer aldı.
Bu tutum, 1999’da NATO’nun emperyalist askeri ittifakı tarafından Yugoslavya’nın bombalanması sırasında açıkça ortaya çıktı. Pek çok eleştirmen bu müdahaleyi tehlikeli bir emsal olarak -yani uluslararası bir yetki olmadan yürütülen ve “insani müdahale” söylemiyle meşrulaştırılan bir savaş olarak- görürken Habermas bu operasyonu felsefi olarak savundu. “Bestiality and Humanity: A War on the Border between Legality and Morality” (Vahşet ve İnsanlık: Hukuk ile Ahlak Arasında Bir Savaş) başlıklı yazısında, bu müdahalenin insan haklarının egemenlik kavramının önüne geçtiği kozmopolit bir düzene geçişin parçası olarak anlaşılabileceğini ileri sürdü.
Bu argüman çok zarifti, aynı zamanda derin bir gerçeği açığa vuruyordu. Güçlü devletlerin yaptıkları, “evrensel değerler”, “insan hakları”, “insanlık” gibi yüksek ahlaki kavramlarla ifade edildiği anda, dünyadaki güç dengesizlikleri, o devasa asimetriler birdenbire gözden kayboluyor. Büyük güçlerin askeri müdahaleleri artık çıplak bir çıkar hesaplaşması, hegemonya kurma çabası ya da jeopolitik hamle olarak değil; sanki “insanlığı kurtarmak”, “ahlaki bir zorunluluk” adına yapılmış soylu girişimler gibi sunuluyor ve algılanıyor.
“İnsani savaş” diye pazarlanan…
Tarih boyunca modern emperyalizm bize şunu defalarca kanıtladı: Bu tür soylu ve evrensel söylemler, gücü dizginlemek yerine genellikle onu örtbas edip meşrulaştırıyor. “Medeniyet götürüyoruz”, “insan haklarını koruyoruz”, “demokrasi için savaşıyoruz” denilerek atılan bombalar altında kalanlar, o güzel sözlerden habersiz aynı enkazı, aynı acıyı yaşıyor. Ne kadar zarif felsefi laflar edilirse edilsin, patlayıcıların gücü azalmıyor. “İnsani savaş” diye pazarlanan şey, yıkılmış köprüleri, fabrikaları, evleri yeniden kurmuyor; sadece yıkımı daha kabul edilebilir kılmaya yarıyor.
Habermas’ın Yugoslavya müdahalesine verdiği destek, yalnızca tartışmalı bir siyasal tutumu ortaya koymakla kalmadı; aynı zamanda, kendisini giderek emperyal güç analizlerinden uzaklaştırmış bir felsefi çerçevenin sınırlarını da net bir şekilde ifşa etti. Küresel kapitalizmin yapısal dinamikleri görünmez kılınınca, en güçlü devletlerin eylemleri artık jeopolitik tahakkümün bir yansıması olarak değil, salt etik ikilemler ya da ahlaki zorunluluklar olarak algılanabilir hale geliyor.
Benzer bir bakış açısı, Habermas’ın Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin çöküşüne ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına dair yorumunu da belirlemişti. 1989’daki dönüşümleri ünlü bir biçimde “düzeltici devrim” olarak niteledi; bu süreçleri, ilgili toplumların burjuva devrimlerinin siyasal geleneğiyle ve Batı Avrupa’nın anayasal düzenleriyle yeniden buluşturan tarihsel bir “düzeltme” olarak gördü. Bu tanımlamanın taşıdığı ima oldukça açıktı: Liberal-kapitalist düzen, modern toplumun mümkün biçimlerinden yalnızca biri değil, tarihin yöneldiği normatif nihai aşamaydı; başka bir deyişle, tarihin “doğal” ve istenilir son noktasıydı.
Böylesi bir sonuca ancak kapitalizmin iç çelişkilerinin artık tarihsel olarak belirleyici görünmediği bir teorik çerçeve içinde ulaşılabilirdi. Sistemin devrimci eleştirisi yerini prosedürel meşruiyete dayalı bir felsefeye bıraktığında, siyasal tahayyülün ufku da ciddi biçimde daraldı. Siyasetin temel görevi artık toplumsal ilişkileri kökten dönüştürmek değil; bu ilişkilerin yönetildiği kurumsal ve iletişimsel koşulları iyileştirmek, daha adil ve katılımcı hale getirmek oldu.
Çağdaş Avrupa felsefesinin en önemli figürlerinden
Bütün bunlar, Habermas’ın entelektüel ciddiyetini ve değerini ortadan kaldırmaz. O, ömrü boyunca Avrupa felsefe geleneğiyle derinlemesine iç içe olmuş, insan toplumlarının zorlama yerine akla dayalı siyasal biçimlere yönelmesi gerektiğine samimiyetle inanan güçlü bir akademisyendi. Kamusal tartışmanın ve demokratik meşruiyetin önemine yaptığı vurgu, herhangi bir özgürleştirici siyaset için hâlâ vazgeçilmez bir hatırlatmadır.
Yine de onun düşünsel yolculuğunun asıl dersi başka bir yerde yatar: Sınıf iktidarı ve emperyal tahakküm analizi, normlar ve prosedürler diliyle yer değiştirdiğinde, kapitalizm eleştirisi nasıl kolaylıkla liberal düzenin ideolojik çerçevesine hapsedilebiliyor. “Özgürleşme/kurtuluş” (emancipation) kavramı hâlâ varlığını sürdürüyor; ancak zamanla siyasal içeriği yavaş yavaş buharlaşıyor, boş bir kabuğa dönüşüyor.
Habermas sistemi savunmak için bağırıp çağırmadı ama çok daha etkili bir şey yaptı. Ona, kendini aklın, yasallığın ve evrensel değerlerin somutlaşmış hali olarak sunma imkânı veren son derece sofistike bir felsefi dil sağladı. Bu anlamda çalışması, muktedirlerin her zaman muhtaç olduğu bir işlevi yerine getirdi: Tahakkümün çıplak gerçeğini, meşruiyetin ahlaki diline ustalıkla tercüme etti.
Habermas’ın ölümüyle, çağdaş Avrupa felsefesinin en önemli figürlerinden biri sahneden çekilmiş oldu. Yazıları uzun yıllar üniversitelerde okutulacak, siyaset teorisi tartışmalarında yerini koruyacak. Ama mirasının bıraktığı daha derin soru hâlâ cevapsız duruyor: Eleştirel düşünce, mevcut düzenin ahlaki dilini yalnızca iyileştirmekle mi yetinecek, yoksa modern dünyayı yöneten maddi iktidar yapılarına yeniden meydan okuyacak mı?
Çünkü tarih bize bir şey öğretiyorsa o da şu: Sömürü ve emperyal hiyerarşi üzerine kurulu sistemler, daha iyi argümanlar, daha ikna edici gerekçelerle aşılmaz. Bu sistemler ancak, onlara tabi kılınmış toplumsal güçler dünyayı değiştirecek güce ve iradeye kavuştuğunda aşılır.
* Nikos Mottas, In Defense of Communism’in baş editörüdür.
1949 yılından bu yana New York'ta aylık olarak yayınlanan bağımsız bir sosyalist dergi ve yayınevi olan Monthly Review sitesinden alındı.
Kaynak link: https://mronline.org/2026/03/19/a-marxist-leninist-critique-of-jurgen-habermas/







