Hayatın TA kendisi
- Hapishanede otuzuncu yılına giren bir tutsak olarak zamanın kutsal metnine dönüyorum: Hiçbir gün ömürden geçmemiştir. 12 Eylül zindan vahşetini ve İmralı gerçekliğini düşününce yaşadığıma tutsaklık ve tecrit bile diyemedim. Demem de. Ama Hayatın TA Kendisi. Otuz yıl eşittir bir gündür benim için.
SOYDAN (X) AKAY
1.Bölüm: Bir anlama denemesi
Zaman, gerçeğin inşa edilmiş boyutu olarak tanımlanır. Toplumsal gerçeklikte buna “tarih” diyoruz. Tarih, birtakım olaylar dizisi olmayıp anlam dünyasının, zihniyetin zamanlaşmasıdır. Anlam dünyasının zamanlaşması, sosyolojileşmesi kendiliğinden olmaz. Bağrında muazzam çelişki ve çatışmaları, adanmış yaşamları, savaşları, değişim ve dönüşümleri barındırır.
Bütün toplumsal hareketler doğru ya da yanlış, yeterli veya yetersiz düzeyde toplumsal çıkarları ifade eden sözlerle yola çıkarlar. Söylemin gerçeklik değeri kazanması, söyleyen öznenin eyleme geçmesiyle mümkündür. Çünkü sözde, cümlede, kavramda saklı bir toplumsal hakikat vardır. Biz buna özgürlük aşkı diyelim. Sevenin (özgürlük hareketi) sevileni (halk, toplumsal özgürlük) söyleminde olduğu kadar, pratiğiyle bilincine vardırması, onun kendindeki güzelliklerinin farkına vardırarak varlığın dile gelmesini sağlamak en büyük aşk eylemidir. Büyük bedeller ödenerek, acılar çekilerek direnen halk gerçekliğine dönüşmek; ülke, Ortadoğu ve dünyada büyük etkilere yol açmak gerçeğin inşa edilmiş boyutu olarak bizim tarihimizdir, zamanımızdır, hayatımız ve de evrensel oluşumuzdur.
***
Tarih 27 Kasım 1978. Amed’e bağlı Lice ilçesinin Fis köyündeyiz. Hakikatin bilgesi, 22 özgürlük arayışçısının huzurunda tarihsel bir konuşma gerçekleştirir. Bu tarihsel metnin adı “Kongre Açılış Konuşması”dır. Konuşmanın son cümleleri şöyledir: “Tarihin en eski döneminden beri bağımsızlık doğrultusunda, özgürlük doğrultusunda özlemleri sürekli baskı altına alınmış, bundan öteye de varlığına son verilmek istenmiş bir halkın mücadelesini veren, ayrıca bölge çapında çok önemli sonuçlar doğuracak bir hareketin öncü güçleri olduğumuza göre attığımız hiçbir adım bize lüzumsuz gelemez veya her geçen gün ömürden geçen bir gün olarak anlaşılamaz. Tamamen hayatın ta kendisi olduğu biçiminde anlaşılacaktır. Ve hiçbir kimse en ufacık bir pişmanlık duymayacaktır. Zindanda da idam sehpasında da en yalnız olduğu dönemde de en bunalımlı anında da hiçbir zaman bunu unutmayacaktır. Hayatın ta kendisini yaşadığını kendisine karşı itiraf edecektir.”
Bu sözleri kutsal bir metinden okumuşçasına çarpıldım. Çünkü yaşadığımız hayatı, mücadeleyi, özgürlük arayışını hiçbir söz bu kadar güzel anlatamaz. Daha da ilginci bu sözlerin söylendiği yıl resmiyete göre ben dört yaşındaydım. Biyolojik olarak vardım ama varlık (kimlik ve kültürle bir bütünsellik içerisinde) olarak kendimin bilincinde değildim. Doğduğum ortam da öyleydi. Bir taşın, bir ağacın bilincinde olduğu kadar varlığının bilincinde olamamak insan için çok büyük bir trajedidir. Ve ben varlığımın bilincine yukarıdaki sözlerin, büyük meziyetlerle inşa edilmiş gerçeklik olarak zamanın kendisiyle vardım. Tutsaklık zamanı ilerledikçe, arttıkça hep şu soruyla karşılaştım:
“Değdi mi?”
“Hem de nasıl! Hayatın ta kendisi.” ise peşinden gelen cevaptır. Sanki hayatları çok kıymetli de, hatta sanki yaşadıkları bir hayat varmış da bu soruyu sorarlar bize.
Var olmanın bilinci ve mutluluğu başka nasıl tarif edilebilir? Hayatın ve aşkın ta kendisi olabilir mi? Mesela halk kendi varlığının bilincini nasıl tanımlar? Doğuş veya Diriliş Bayramı. Bütün bu varoluşlar (toplumsal, bireysel, sanatsal, edebi vs.) önderliksel gerçekleşmelerdir. Bir halk ve onun özgür ruhlu kadınları önderlik gerçekliğinin, bilincinin, sosyolojisinin çiçeklenmeleridir. Bütün aşkların hepsini kapsayan demokrasi ve özgürlük aşkını ‘hayatın ta kendisi’ olarak idrak eden bir halk var. Çünkü Hakikatin Bilgesi bir halk için hayatın ta kendisine dönüşmüş, bu sözünü iki binli yılların başında daha da açmıştır: “Hakikat aşktır, aşk özgür yaşamdır.”
***
Evrensel tarihin kurucu öznesi olarak Kürt halkı ve onun direnen her ferdi kendi hayatının kıymetini bilmelidir. Kapitalist modernitenin toplum kırımı derinleştirip sanal bir toplum inşa etmeye çalıştığı bir dünyada politikleşmiş halk gerçekliği olarak hayatlarımız, öykülerimiz, dolayısıyla varlığımız kıymetlidir. Elinde “ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü” paradigma bayrağıyla tüm acılarını, direnişlerini, mazlumiyetini devlet dışı bir entite (entite=varlık) olarak sürdüren başka bir halk yoktur. Halk olarak hem kendi varlığımızın özgürlüğü için direniyoruz hem de onun her topluluğu, birimi ve bireyi olarak birbirimizin varoluşuna tanık oluyoruz. Var olmanın en güzel, estetik ifadesi anlamak ve anlaşılmaktır. Budur mutluluk ve hayatın ta kendisi. Kendi kıymetimizi bilmek birbirimizi anlamaktan geçer. Hayatın ta kendisi’nin 45. yılına girerken nerede olursak olalım büyük bir anlama, anlaşılma, birbirinin varlığına tanık olma çabasına girelim. Destansı, romansı hayatlar ve aile öyküleri var. Birbirini yeniden keşfetme, dayanışma, komünleşme, özgürlük üzerine düşünme, tartışma, birbirine konuk olma, bu iletişimi her yana yaymak, aydınlatmak bizlerin sevgi eylemleri olmalıdır. (Hem, tutsak olan sevdalınız sizden bunları istemez mi?) Hayatın ta kendisini yaşayan, hatta hayatın ta kendisi olmuş bir halk bunlardan daha fazlasını yapabilmek için tartışmalıdır elbette.
Var olmak anlamak ve anlaşılmak içindir ilkesine, felsefesine en çok işlerlik kazandıracak olan da sanatçı, siyasetçi ve entelektüel olanlarımızdır. Anlamak ve görünür kılmak müzisyenin, sinemacının, şairin, yazarın, ressamın görevidir. Sanatın ve edebiyatın kaynağı hayatın ta kendisi olan halk gerçekliğindedir. Şengal’i, Efrîn’i, Cizre’yi, diasporayı anlamak; yalnızlığa itileni, deliyi, tecavüze uğrayanı, evladının külleri ve kemikleri bir kargo kolisi ile kendisine teslim edilen anne ve babayı anlamak; yoksulluğu, sömürülen, kullanılan, her türlü yozluğa mecbur edileni, otuz yıldır tutsak düşmüş eşinin yolunu gözleyen kadının saçlarının ağarışını, onun aşkını anlamak; bir gece baskını esnasında baskın yemiş bir çocuğun gözlerini, yanı başınızda olup da 12 Eylül faşizminin onur kırıcı uygulamalarına maruz kalmış Mazlum’un, Kemallerin yoldaşlarını anlamak; bir kayıp ailesini, İpek Er’i, Gülistan Doku’yu, kadın cinayeti adı altında özel olarak katlettirilen kadını anlamak; hasreti, direnmeleri, dağlı sevdaları, inadı, özgürlüğü, sevgiyi, hevalliği, hevrêliği, aşkı, arayışı anlamak… Kısacası hayatın ta kendisini anlamak!
Kendi gerçekliğinden, hayatın kendisinden kaçışın ifadesi olarak sarılınan o Avrupa evrenselciliği hiçbir zaman sanatçıyı kendi kılmaz. Çünkü o halkların evrenseli değil kapitalist modernitenin hegemonik evrenseli olup bir aldatma ve yanılsamadan ibarettir. O yüzden de bir anlama festivali, şöleni yapılırcasına halkı ve hakikati anlamak bizi evrensel kılacak, insanlığı da gerçek anlamda evrenselle buluşturacaktır.
***
Hapishanede otuzuncu yılına giren bir tutsak olarak zamanın kutsal metnine dönüyorum: Hiçbir gün ömürden geçmemiştir. 12 Eylül zindan vahşetini ve İmralı gerçekliğini düşününce yaşadığıma tutsaklık ve tecrit bile diyemedim. Demem de. Ama Hayatın TA Kendisi. Otuz yıl eşittir bir gündür benim için. Ne mutlu bizlere ki o büyük özgürlük yolunda buluşmuş, tanışmış ve birbirimizin varlığına tanık olmuşuz. Bu YOL’un beraberinde getirdiği tüm varoluşlar, tüm ilişkiler, tüm özgür yaşam arayışları bu mutluluğun parçasıdırlar. Hayatın ve aşkın kendisinden pay alanlara ne mutlu! Ne mutlu sana özgür kadın ve halkına ki, tarihin en muhteşem GÜNEŞ’ine sahipsin.
2.Bölüm: Kesitler
Apê Dedo: “Tevgera Azadîîî…”
Mehmed Emin Özkan, yoldaşlarının deyimiyle Apê Dedo, Huri dil ve kültürünün en otantik halini koruduğu Amed’in Lice ilçesinde dünyaya gelir. Yani aynı zamanda 27 Kasım 1978’de “Hayatın Ta Kendisi” açılış konuşmasının gerçekleştiği mekanda. Bir halkın ve tarihin doğuş tohumlarının atıldığı bir mekanda doğmak anlamlıdır. 1978’de Apê Dedo, otuz sekiz ya da otuz dokuz yaşlarında olmalıdır. Bu satırları yazdığımda seksen dördüncü yaşına girmiş olmalı. Bu seksen dört yıllık ömrünün yirmi yedi yılı hapishanede geçmiştir. Hala da doğduğu ülkesinin, kentinin hapishanesinde politik bir tutsak olarak hapis yatmaktadır. Kendisi dışında ailesinin de birçok ferdi defalarca gözaltına alındı, işkence gördü, hapis yattı. Bir oğlu an itibariyle babasıyla birlikte tutsaktır. Babasının onur mücadelesinde hem hevali hem de refakatçisidir. İşte özgürlüğün öyküsü böyle yazılıyor. Direnen, özgür, özne halk gerçekliği tam da bu öykülerde, hayatlarda saklıdır. Budur bizim tarihimiz, sanatımız, edebiyatımız, sosyolojimiz ve de siyasetimiz.
Lice tarihsel ve de stratejik bir mekândır. Tarih kitapları Asurlar’dan bu yana kolonyal saldırılara ve direnişlere tanıklık ettiğini yazar. 1978’teki özgürlük çıkışından önce, 1925’lerde de benzer süreçler yaşamıştır. Ama özgürlük tohumlarının ekildiği bir yer olması itibariyle tarihin en kapsamlı imha seferlerine maruz kalmıştır.
Özgürlük tohumları bir halkın yüreğine ekilir. Apê Dedo da bu tohumların çiçeklenmesinin bir ürünü olarak kendi toprağına, kimliğine, özgür yaşamına sevdalanmıştır. 1992-1993 yıllarında Lice’ye kapsamlı imha seferleri gerçekleştirilir. Her seferin amacı halkta umutsuzluk ve korku yaratmaktır. Fakat zulme karşı direniş de gerçekleşir. Apê Dedo da özgür halk gerçeğinin bir ferdi olarak 1996’da tutuklanır. Tutuklanmasının mantığı bir komploya dayanmaktadır. Kendi iç hesaplaşmalarını Apê Dedo’yu hedef alarak kapatmaya çalışan inkarcı güçlerin oyunu 2015’te mahkeme kararıyla bozulur. Ancak tam da bu tarihlerde imhacı-inkarcı güçlerin insiyatifi kapıp “90’lara dönüş” konseptini devreye koymasıyla Apê Dedo’ya hukuki yollar da, insani yollar da kapatılır. Kısacası onun hapishanede ölmesine karar verilir. Ölüm ile yaşam arasındaki farkın ne olduğunun sırrına varan bu güzel insan onurluca yaşamanın asıl yaşamak olduğunu bilerek onun için arzulanan ölüme boyun eğmez. Onun içinde bir başka sır vardır!
Sene 2014. “Çözüm Süreci” kapsamında hasta ve yaşlı tutsakların tahliye olasılığı gündemdeydi. Apê Dedo da ağır hasta bir tutsak olarak bu listede yer alıyordu. Hatta durumu o kadar kötüydü ki, her an hayatını kaybedebilir diye tedirgindik. Tahliye tartışmalarının gündemde olduğu günlerden birinde bir grup hevaliyle ağır, sokratik voltalar atarken Adli Tıp’a götürüleceği ve tahliye olacağı söylendi o esnada. Hani ölümü bilgece karşılayan Sokrat gibi, olduğu yerde durup önce o küçük ve ışık saçan gözlerini kısıp gülümsedi: “Hevaaal, Tevgera Azadî li ser rastiyek hatiye avakirin.” Hayatın en muhteşem sırrını, hakikatini söylemiş olmanın mutluluğu ile yine bir çocuk gibi gülümseyip “yaa!” dedikten sonra dinlenmek üzere ranzasına çekildi.
Ağır hastaydı ve çoğunlukla da unutkanlaşırdı ama bu sırrı hiç unutmazdı. Bütün konuşmalarında bu sözünü tekrarlardı. Bu söz onun hayatının kitabıydı, sosyolojisiydi, hakikatiydi. Sistemin özgür Kürt gerçekliği ile öyle kolay kolay uzlaşmaya gelmeyeceğini, her daim tasfiye mantığıyla yaklaşacağının bilincindeydi. Daha dünmüş gibi yaşadığımız uluslararası komplo bunu yeterince anlatmıyor muydu? Evet, Tevgera Azadî temel bir gerçeklik üzerine inşa edilmişti. Adı üzerinde, Özgürlük Hareketi! Kendisi ve halkı bu gerçeğin açığa çıkmış, inşa olmuş haliydi. Özgür yaşam tutkusundan asla ve asla vazgeçilemezdi. İşte Apê Dedo’yu özne Kürt yapan bu hakikatti ve söylediği söz onun özgürlük sırrıydı.
Bir süre sonra İstanbul’a, Adli Tıp’a gönderildi. Doktor dosyasına bakma gereği duymadan, heyete de çıkarmadan Apê Dedo’ya “elimi sık” der. Onun takatini ölçmeye çalışır ya da Apê Dedo’nun kendini acındıracağını, karşısında şekilden şekile gireceğini düşünür. Apê Dedo içindeki delikanlının, gerillanın özgürlük tutkusuyla doktorun elini var gücüyle sıkar. “Bunun bir şeyi yok, götürün” der doktor askerlere. Dönüşte bu durumun taklidini yapan Apê Dedo “Min destê neyar çawa şidand, çava şidand” diyerek gülüyordu.
Onun için geçen hiçbir gün ömürden değildi. Her anı Hayatın TA Kendisiydi. Çok zorlanıyordu, acı çekiyordu. Hala da öyle. O ağır hasta haliyle iki defa koronayı bile yendi. Özgür bir kimlik olmanın aşısını yemiş bir kere, pes etmiyor. O sözü Hayatın TA kendisi ilke haline getirmiş. Bu temelde yaşamak direnmektir, varoluştur.
Laleş Wezrînî: “Erê dilo…”
Laleş Wezrînî ya da Osman Akdağ, 1949’da Hasankeyf’e bağlı Wezrînê köyünde dünyaya gelir. Sistemin resmi okullarına hiç gitmeyen Laleş heval, yedi-sekiz yaşlarında babası tarafından medreseye gönderilir. 1973’te köyden Batman’a taşınır. Özgürlük, ülke ve mücadele kavramlarıyla Batman’da tanışır. Bu tanışmadan sonra bütün yaşamı hep direniş, mücadele, gözaltı, işkence ve tutsaklıklarla geçer.
12 Eylül faşist darbesiyle birlikte 1981’de gözaltına alınır. 90 günlük işkenceli sorgulardan sonra Amed 5 nolu hapishanesine atılır. İki yıllık tutsaklıktan sonra tahliye olur. Yeniden aranmaya başlayınca İzmir’e taşınır. Hayatının en önemli anlarından biri 1992’de iki çocuğu ile birlikte tutuklanıp İzmir Buca hapishanesine konulmasıdır. Birkaç ay sonra tahliye olurlar. Laleş heval, 1993’te tekrardan tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. O “kaçak” konumdayken çok sevdiği oğlu, yoldaşı Metin’in (Ceng) bulunduğu alanlara yol alır. Laleş heval özgür alanlara vardığında oğluyla aralarında sadece bir dağ vardır. Telsizle iletişime geçer, oğluna sürpriz yapar… Metin babasıyla gururla konuşur. Fakat çatışma alanlarında, savaş halindedir. Adeta babasının o yiğitliği şiirlere nakşetmesi için bir leheng olarak çarpışır. “Baba, aramızda bir dağ ve bir çarpışma var… Bunu atlatacağız ve yarın buluşacağız” der Metin. Laleş heval hasretle yiğidinin yolunu gözler, buluşma heyecanıyla uyuyamaz. Ertesi gün kendisini beklerken o can parçasının, gururla yetiştirdiği oğlunun şahadet haberini alır. Hem de birbirlerine seslerini duyurmuşken, birbirlerine onca yakınken, ‘buluşma’ için sözleşmişken. O gün yeniden şiir olur Laleş heval… Silvan dolayları, sene 1994… Baba ve oğulun özgürlük sevdasını alnına işler Silvan.
Metin’in şehadetini ailesiyle paylaşmaz Laleş heval; Onları acıya boğmamak için, kendi kavgasında bir atılıma dönüştürmek için… Fakat aile yine de şehadeti 1995’te öğrenir.
Ceng’in babasına hitaben önceden yazdığı bir mektup var. O mektup şöyle başlar: “Heval Bavê mın…” Bu hitap şekli Laleş yoldaşın halkıyla ve çocuklarıyla kurduğu ilişkinin muhtevasını anlamak için oldukça kıymetli ve bir o kadar da içlidir.
1995’te Laleş heval tutuklanır. Toplamda 10 yıl hapis yatar. Bayrampaşa, Bursa, Edirne hapishanelerinde kalır. Tahliye olduktan sonra da legal demokratik siyaset alanında çalışmalarını kesintisiz yürütür. 2011’de bu kez Batman’da gözaltına alınıp “KCK Operasyonları” adı altında İstanbul’a getirilip tutuklanır. 2015 yılında tahliye olur. Ailesi de onun bu tutsaklık ve siyasal faaliyetlerinden dolayı sürekli göçebe yaşamak durumunda kalır. Heval oğlu Ceng’den sonra heval kızı Binevş ve heval yeğeni Hikmet de yaşamlarını yitirirler. Laleş heval, 2015 sonrası mücadelenin en çok yükseldiği Rojava’ya geçer. Halkın özgürlüğü arayışını burada da sürdürür. Bütün yaşamı özgürlük aşkıyla dolu olan Laleş heval, 30 Ekim 2021 yılında Dêrika Hemko’da koronavirüse yakalanıp halkının kalbindeki ebedi yerini alır.
Demokratik ulus ve demokratik aile kültürünü kendi kişiliğinde cisimleştirip geliştiren Laleş Wezrînî heval, aynı zamanda mücadelesini edebi çalışmalarla da taçlandırır. Oğlu Ceng ve yeğeni Hikmet hevaller anısına “Hasret û Nalin”i, kızı Binevş heval anısına ise “Keştiya Şemalê” şiir kitaplarını kaleme alır. Bu iki eserin yanında çalışmaları arasında “Evina Laleş û Sinem” adlı bir romanı, anı-biyografi çalışması ve Kürt alimlerin eserlerinin Arapçadan Kürtçeye çevirileri de bulunmaktadır.
Onun şiirleri hayatının dizeleridir. Kalbi bütün mücadelesinin tanığı ve de levh-i mahfuzu’dur. Kendi kalbinden adeta ayetler indiren bir peygamber misalidir. Ülkesine, halkına, çocuklarına, toprağına öyle bir aşkla bağlıdır ki, bunu en güzel şekilde aşkın dili Kürtçe ile gerçekleştirmiştir. Hayatın TA kendisinin hakikat arayışçısı olarak 72 yaşında yıldızlaştığında on sekizlik bir delikanlıdır o. Onca acı, direniş, anı, zorluk, tutsaklık onda bir ömür biçiminde anlamlaşıyor.
Erê Dilo… Evet yüreğim, şimdi sen söyle ben yazayım…
Marmara Kapalı Hapishanesi (9 Nolu)
Silivri/İSTANBUL
*TA: Tevgera Azadî (Özgürlük Hareketi)







