• Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu temsilcisi Esin İzel Uysal, “Aile ve Nüfus On Yılı” ilanının, toplumu aile merkezli ve tek tip bir norm etrafında yeniden şekillendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir politika yönelimi olduğunu belirtti.
  • İktidarın yaklaşımının yalnızca genelge ya da “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ile sınırlı olmadığını ifade eden Esin İzel Uysal, "Yıllardır 'makbul' ve 'makul' kadınlığı kendi bakış açısına göre tanımlayan ve teşvik eden bir politika izleniyor" dedi.

ERDOĞAN ALAYUMAT

Resmi Gazete’de yayımlanan 2026/4 sayılı genelgeyle 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla yürürlüğe giren genelgede, düşen doğurganlık oranları “varoluşsal tehdit” olarak tanımlanırken, devletin tüm politika alanlarının aile merkezli bir çerçevede yeniden düzenlemesi hedefleniyor.

Genelgede aile, toplumun temel birimi olarak yeniden ve güçlü biçimde tanımlanırken, birey yerine aileyi esas alan bir yaklaşım dikkat çekiyor. Bu doğrultuda eğitimden sosyal politikalara, şehir planlamasından akademik çalışmalara kadar geniş bir alanda “aile ve nüfus” perspektifinin belirleyici olması öngörülüyor. Bu durum, özellikle kadınların ve gençlerin bireysel yaşam tercihleri ile haklarının, aile merkezli bir süzgeçten geçirilmesi tehlikesini taşıyor.

Metnin en tartışmalı bölümlerinden biri ise “cinsiyetsizleştirme akımı” ifadesi. Herhangi bir tanım yapılmadan kullanılan bu kavram, doğrudan LGBTİ+’ları hedef alıyor. Genelgede bu tür “zararlı akımların” aileyi ve nesilleri tehdit ettiği öne sürülürken, devletin bu alanlarda “bütüncül politika” geliştireceği ifade ediliyor. Aynı zamanda genelgede evlilik ve doğurganlık açık biçimde teşvik edilirken, “çok çocuklu aile yapısının destekleneceği” de vurgulanıyor. Gençlerin evliliğe yönlendirilmesi, evliliğin kolaylaştırılması ve annelik-babalık rollerinin “toplumsal değer” olarak güçlendirilmesi hedefler arasında.

Öte yandan genelge, medya ve dijital alan için de yeni bir yön çiziyor. “Dijital aile kalkanı” oluşturulacağı ve “aile dostu yayıncılığın” teşvik edileceği belirtilirken, kitle iletişim araçlarındaki “zararlı unsurların” tespit edilip önleneceği ifade ediliyor. Ancak bu unsurların ne olduğuna dair net bir tanım yapılmaması, ifade özgürlüğü ve medya üzerindeki olası denetim tartışmalarını beraberinde getiriyor. Ayrıca her yıl mayıs ayının son haftasının “Milli Aile Haftası” olarak kutlanacağı da duyuruluyor.

Tüm bu düzenlemeleri Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu temsilcisi Esin İzel Uysal, gazetemize değerlendirdi.

Cumhurbaşkanlığı aileyi merkeze alan ve tüm toplumsal yapıyı bu çerçevede yeniden tanımlayan bir politika seti ortaya koydu. Siz bu genelgeyi nasıl okuyorsunuz?

Cumhurbaşkanının imzasını taşıyan “Aile ve Nüfus 10 Yılı” genelgesiyle birlikte, son yıllarda aile merkezli politikalar doğrultusunda atılan adımların daha da genişletildiğini görüyoruz. Bu metinler yalnızca kağıt üzerinde kalan, anlamı olmayan düzenlemeler değil; her biri kadınların hayatında somut karşılık buluyor. 2025 “Aile Yılı” ilanıyla birlikte bu politikaların etkileri daha görünür hale geldi. Kadınların daha fazla şiddete maruz kaldığını ve haklarını kullanmak istediklerinde çeşitli engellerle karşılaştıklarını gözlemledik. Örneğin, bir kadın şiddete uğradığında karakola ya da savcılığa gidip şikayetçi olur, dava açılır. Bu mekanizmaların, kadının hakkını koruması gerekir, üstelik ortada bir suç varken. Ancak uygulamada kadınların çoğu zaman geri çevrildiğini, özellikle karakollarda oyalandığını gördük.

Bu durum, aileyi merkeze alan politikaların sahadaki yansımalarıyla birlikte değerlendirilmeli. Cumhurbaşkanının imzasını taşıyan genelgede “önceliğimiz kutsal ailedir” vurgusu yapılıyor ve buna yönelik adımlar atılacağı belirtiliyor. Örneğin, bir koordinasyondan söz ediliyor. Oysa İstanbul Sözleşmesi de şiddetin önlenmesi ve kadınların güçlendirilmesi için koordinasyonun önemini vurguluyordu. Ancak bu konuda herhangi bir adım atılmadı ve Sözleşmeden, hukuka aykırı bir şekilde çekilindi. Bu nedenle son yıllarda peş peşe gelen düzenlemeleri birbirini tamamlayan bir politika hattı olarak görmek gerekir. 2024’te Medeni Kanun tartışmaları başladı, ardından “Aile Yılı” ilan edildi, şimdi de bu genelge yürürlüğe konuldu.

Bu politika hattının sonuçları ise kadınların yaşamlarında somut ve ağır biçimde ortaya çıkıyor. 2025 yılı kadınlar açısından çok acı sonuçlarla sona erdi. Verilerimize göre, şüpheli kadın ölümleri ilk kez kadın cinayetlerini geçti. Bunun doğrudan aile odaklı politikalarla ilişkili olduğunu görüyoruz. Bu sonuçlar rakamlarla da ortada ancak her biri aynı zamanda kadınların birebir yaşadığı hayat hikayeleri.

Çocuk istismarı vakalarının ise önemli bir bölümünün aile içinde gerçekleştiğini görüyoruz. Şiddet çoğu zaman sanki dışarıdan, tanımadığımız insanlardan geliyormuş gibi anlatılıyor. Ailenin de çocuğunu her türlü tehlikeden korumaya çalıştığı varsayılıyor. Hem yerel hem de merkezi yönetimlerin attığı adımlar çoğu zaman bu bakış açısıyla şekilleniyor. Oysa veriler, kadın ve çocuklara yönelik şiddetin en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından uygulandığını gösteriyor. Bu erkekler çoğunlukla kadınların evli olduğu, boşandığı ya da ayrılmaya çalıştığı erkekler oluyor. Şiddetin en sık yaşandığı yer ise evlerin içi. Dolayısıyla hem mekan hem de fail açısından baktığımızda, tablo doğrudan aileyi işaret ediyor.

Genelge, aileyi toplumun merkezine yerleştirirken bireyi neredeyse tamamen geri plana itiyor. “Kutsal aile” vurgusunun bu kadar güçlendirilmesi sizce kadınların birey olarak haklarını, özgürlüklerini ve karar alma süreçlerini nasıl etkiler?

İktidarın yaklaşımı yalnızca bu genelge ya da “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ile sınırlı değil; yıllardır “makbul” ve “makul” kadınlığı kendi bakış açısına göre tanımlayan ve teşvik eden bir politika izleniyor. Örneğin geçmişte, çocuğu olmayan kadınların “yarım” olduğu yönünde ifadeler kullanıldı. Bu yaklaşımın arkasında, iktidarın kendisini güçlendirme ve sürekliliğini sağlama hedefi bulunuyor. Bir sonraki seçimde de iktidarda kalabilmek için toplumu belirli bir çerçevede şekillendirmeye çalışıyor. Ülkenin tek adam rejimine doğru sürüklendiği ve yönetimin büyük ölçüde cumhurbaşkanının söylemleriyle belirlendiği bir düzende, aile içinde de benzer bir güç ilişkisi kuruluyor. Bu durum, erkeklere aile içerisinde daha fazla iktidar ve güç vadediyor.

Bu süreçte “güçlü aile” söylemi sıkça kullanılıyor. Ancak aile güçlenirken aslında güçlenen, erkek egemenliği ve aile içindeki erkek oluyor. Buna karşılık daha da zayıflayan, ezilen ve şiddete açık hale gelenler kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+ bireyler. Bu nedenle “kutsal aile” söylemi, iktidarın makbul gördüğü heteronormatif aile yapısını ifade ediyor.

İktidarın uzun süredir inşa ettiği aile politikalarında kadının rolü çoğunlukla “anne” ve “bakım veren” olarak tanımlanıyor. Bu durum kadınların kamusal alandaki varlığını nasıl etkiler?

Bugün kadınların tamamen ev içine çekilmesi ve iş hayatının dışında bırakılması artık mümkün değil. Özellikle derinleşen ekonomik kriz koşullarında, tek bir gelirle hane geçindirmek zorlaştığı için kadınlar zorunlu olarak çalışma hayatına katılıyor. Ancak iktidar, kadınların iş yaşamına katılımını bir hak olarak değil, sınırlı ve kontrol altında tutulacak bir alan olarak ele alıyor. Kadın “ek gelir getiren” olarak konumlandırılırken, aynı zamanda ev içi sorumlulukları da tamamen kadına yükleniyor. “Esnek çalışma”, “iş-yaşam dengesi” ya da doğum izni gibi uygulamalar da bu çerçevede sunuluyor ve bakım yükü yine kadının üzerine kalıyor.

Bu yaklaşım, kadının toplumsal hayattaki varlığını sınırlama hedefi taşısa da kadın hareketinin biriktirdiği deneyim ve artan farkındalık nedeniyle tam olarak karşılık bulmuyor. Kadınlar hem şiddet hem de haklar konusunda daha bilinçli hale geldikçe itiraz ediyor, ancak bu noktada şiddet vakalarının arttığı görülüyor. Kadınlar ev içi baskıya karşı çıktığında çoğu zaman yalnız bırakılıyor. Sonuç olarak, “aileyi güçlendirme” ve “nüfus politikaları” adı altında yürütülen süreçler kadınları güçlendirmekten ziyade, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerinin de gösterdiği üzere, onları ev içinde daha fazla baskıya bırakıyor, toplumsal hayattan uzaklaştırıyor ve şiddetin yeniden üretilmesine yol açıyor.

Çok çocuklu aile yapısının desteklenmesi ve evliliğin teşvik edilmesi gibi hedefler, kadınların yaşam tercihlerini doğrudan etkileyen politikalar. Sizce bu yaklaşım kadınların eğitim, çalışma hayatı ve ekonomik bağımsızlığı üzerinde nasıl sonuçlar doğurur?

Sorunun kökenine baktığımızda, erkek egemenliğinin tarihsel olarak kamusal alanda kurduğu hakimiyetle başladığını görüyoruz. Bugün izlenen politikalarla da kadınların yeniden ev içine çekilmesi, erkeklerin ise kamusal alanda belirleyici olması hedefleniyor. Bu durum, kız çocuklarının eğitime erişimini ve kadınların ekonomik özgürlüğünü dolaylı olarak sınırlıyor. Nitekim ekonomik bağımsızlığı olmayan birçok kadın, boşanma gibi kararları uzun süre ertelemek zorunda kalıyor.

Bu tablo, toplumu daha eşitlikçi bir noktaya taşımak yerine geçmişe yönlendiren bir yaklaşımı gösteriyor. Buna rağmen özellikle genç kadınlar, eğitim, çalışma ve kendi hayatlarına dair kararlar konusunda daha güçlü bir özgürlük talebi ortaya koyuyor. Araştırmalar da bu eğilimin farklı siyasi görüşlerdeki kadınlar arasında yaygın olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan nüfus politikaları da bu çerçevenin bir parçası olarak öne çıkıyor. Nüfus artış hızındaki düşüş ekonomik bir risk olarak görülüyor ve doğum teşvikleri gündeme getiriliyor. Ancak bu destekler çoğunlukla sınırlı ekonomik yardımlarla kalıyor. Oysa düşük gelirler ve ekonomik koşullar, daha az çocuk sahibi olunmasının temel nedenlerinden biri. Bu nedenle mevcut politikalar, kalıcı bir çözüm üretmekten uzak kalıyor ve bakım yükü yeniden kadınların üzerine bırakılıyor.

Genelgede yer alan “cinsiyetsizleştirme” ifadesi LGBTİ+’ları bir “tehdit” olarak kodluyor. Bu dilin toplumda zaten var olan ayrımcılığı ve kutuplaşmayı nasıl derinleştireceğini düşünüyorsunuz?

Evet, bu politikalar ayrımcılığı derinleştiriyor. İstanbul Sözleşmesi döneminden bu yana iktidarın körüklediği bir tartışma hattı var. Son olarak yargı paketleri üzerinden Ceza Kanunu ve Medeni Kanun’da, ayrımcılığı artıracak düzenlemeler gündeme getirildi. Bu girişimler, kamuoyu tepkisi ve örgütlerinin mücadelesi sonucunda geri çekildi; ancak benzer adımların yeniden denenmesi muhtemel. Bu yaklaşımın temelinde “kutsal aile” söylemi var ve bu çerçeveye uymayan kesimler hedef haline getiriliyor. “Geleneksel aile yapısının bozulması” gibi söylemlerle suçlanıyor. Nitekim İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin gerekçelerinden biri de bu argümandı. Oysa bu tür politikalar, anayasanın eşitlik ilkesine açıkça aykırı.

Bu nedenle meseleyi yalnızca LGBTİ+’lara yönelik bir durum olarak görmemek gerekiyor. Ceza Kanunu’nda yapılmak istenen bazı düzenlemeler, örneğin “hayasızca hareketler” gibi muğlak ifadeler üzerinden, farklı yaşam tarzlarını hedef alabilecek bir zemin yaratıyor. Bugün belirli bir kesimi hedef alan bu yaklaşım, yarın kadınların yaşam biçimine, kamusal alandaki varlığına ve giderek daha geniş kesimlere yöneltilebilir. Bu tür adımlar genellikle en savunmasız görülen kesimlerden başlar ve zamanla genişler. Bu yüzden kimse bunun kendisini ilgilendirmediğini düşünmemeli. Bu politikalar, nihayetinde tüm demokratik toplumu etkileyen bir sürecin parçası.

Son olarak “Aile ve Nüfus On Yılı” ilanı sizce sadece bir sosyal politika programı mı, yoksa toplumu belirli bir yaşam biçimine yönlendirmeyi hedefleyen daha geniş bir ideolojik proje mi? Kadın hareketi bu süreci nasıl okumalı ve nasıl bir mücadele hattı kurmalı?

Demokratik kamuoyunda iki üç yaklaşım görülebiliyor. Bunlardan biri iktidarı fazla hafife almak, diğeri ise onu aşırı güçlü ve yenilmez görmek. Oysa gerçek tablo farklı: İktidar ciddi bir güç kaybı yaşıyor, ancak buna rağmen attığı adımlar birbiriyle bağlantılı ve bütünlüklü bir politika hattı oluşturuyor. Nafaka tartışmaları, 6284 sayılı kanun ve Medeni Kanun’a yönelik girişimler bu sürecin örnekleri. Bu başlıkların belirli aralıklarla yeniden gündeme getirilmesi tesadüf değil; aile hukukunu yeniden düzenleme ve toplumsal yaşamı belirli bir kalıba sokma hedefi var. Bu yaklaşım yalnızca kadınları değil genel olarak toplumsal yaşamın tümünü etkiliyor.

Amaç, çok sesli ve farklı yaşam biçimlerini sınırlamak, toplumu daha dar bir çerçevede tanımlamak. Bu nedenle mesele münferit düzenlemeler değil, birbirini tamamlayan bir politika bütünlüğü olarak görülmeli. Bu durum karşısında hem mevcut yasaların korunması hem de İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası insan hakları çerçevelerinin hatırlatılması kritik önem taşıyor. Sözleşmeden çekilme hukuken tartışmalı olsa da, insan hakları ilkeleri açısından bağlayıcılığını sürdürüyor. Sonuç olarak, bu sürece karşı demokratik haklar etrafında bir dayanışma ve ittifakın güçlendirilmesi gerekiyor.