Savaşın gölgesinde Lübnan’da kültürün direnişi
Dosya Haberleri —

Savaş sergisi, Lübnan/foto:AFP
- Kültür bir sığınak, bir hafıza deposu, bir direniş biçimi ve bir bağ kurma aracı. İnsanlar, bombaların gölgesinde ya da ekonomik çöküşün boğucu havasında, sanatın ve müziğin içinde nefes alacak bir alan buluyor. Liman patlaması ya da savaşın yaraları unutulmak istendiğinde, sanat bu acıyı kaydediyor, unutmaya karşı kolektif bir duvar örüyor.
- Tamara Haddad, Galerie Tanit'teki sergisini “güzelliği seven ve onu görmeyi bilen” babasına ithaf ederken, “Bugün, şiddeti ve çirkinliği tercih eden, hızlanıp kendi kendini yok eden bu dünyada, bu seri bir yavaşlama dayatıyor. Doğada zaman yavaşlar ve koşumuzu frenler. Dururuz, seyrederiz, nefes alırız.”
- Beyrutluların DNA'sını inceleyen araştırmanın çarpıcı sonucu şu: Mısırlılar, Persler, Romalılar, Haçlılar, Araplar... bölgeye gelip kültürel, dini ve dilsel devrimler yarattılar. Ancak çok az kalıcı etki bıraktılar. Lübnan'da yaşayanların genetik kökleri, 4.000 yıl önce yaşayan atalarıyla yaklaşık %90 oranında aynı. Sonuçları, "Biz buradaydık, buradayız ve burada kalacağız." diyor.
Derleme: Rewşan Deniz
Lübnan, uzun yıllardır süren ağır bir ekonomik krizin, 2020 Beyrut Limanı patlamasının ve son dönemde İsrail-Hizbullah çatışmalarının etkisi altında. Buna rağmen Beyrut’un galerileri sergiler açmaya, tiyatroları perde kaldırmaya, müzisyenleri yeni üretimlere devam ediyor. Yazarlar travmaları romanlaştırıyor, arkeologlar binlerce yıllık mirası gün yüzüne çıkarıyor.
Lübnan’ın “krizler ülkesi” imajının ötesindeki kültürel canlılığı, "Nasıl oluyor da bu kadar büyük yıkımlara rağmen sanat ve kültür üretimi kesintisiz sürüyor?" Sorusunu sorduruyor.
Ekonomik kriz ve devletin çöküşü algısı
2019’da başlayan ekonomik kriz, Lübnan’ın modern tarihindeki en ağır çöküşlerden biri oldu. Lira büyük oranda değer kaybetti, banka hesapları fiilen donduruldu, hiperenflasyon ve yolsuzluk halkın tasarruflarını eritti. Çok boyutlu yoksulluk (gelir yoksulluğunun ötesinde; sağlık, eğitim, barınma, beslenme gibi birçok alanda aynı anda yaşanan yoksunluk durumu) oranı 2021’de %82’ye kadar yükseldi; son verilere göre hâlâ çok yüksek seviyelerde. Temel ihtiyaçlara erişim ciddi şekilde zorlaştı ve ülke “hayatta kalma ekonomisi”ne döndü.
Ekonomik baskılar, Lübnan’ın İsrail ile uzun süredir tartışmalı olan deniz yetki alanları konusunda 2022’de ABD arabuluculuğunda bir anlaşma imzalanmasını beraberinde getirdi. Lübnan resmî olarak İsrail’i tanımadığı ve teknik olarak iki ülke arasında savaş hali bulunduğu halde, ağır ekonomik kriz nedeniyle doğalgaz ve petrol arama faaliyetlerini başlatmak için bu anlaşmayı kabul etti. Anlaşma, özellikle Qana sahası gibi potansiyel hidrokarbon alanlarının Lübnan tarafına bırakılmasını sağladı ve ülkeye yabancı yatırım ile olası gelir umudu getirdi. Bu, Lübnan siyasi elitinin “normalleşme” suçlamalarına rağmen ekonomik zorunluluk karşısında aldığı en somut pragmatik kararlardan biri olarak değerlendirildi.
Beyrut’ta patlama ve süreklileşen savaş
Ekonomik krizin yarattığı kırılganlık, 4 Ağustos 2020’de Beyrut Limanı’nda meydana gelen dev patlamayla katlandı. Yanlış koşullarda 6 yıldır bekletilen yaklaşık 2.750 ton amonyum nitratın infilakı sonucu en az 218 kişi öldü, 7.000’den fazla kişi yaralandı ve yaklaşık 300.000 kişi geçici olarak evsiz kaldı. Maddi hasar yaklaşık 15 milyar dolar olarak tahmin ediliyor.
Patlama, sadece fiziksel yıkım değil; devletin çöküşü algısını derinleştiren kolektif bir travma yarattı. Yıkımın izleri hâlâ Beyrut’un merkezinde görülüyor ve adalet arayışı sürüyor.
Şubat 2026’da İran’a yönelik ABD-İsrail savaşının ardından Hizbullah’ın devreye girmesiyle Lübnan’da yeni bir çatışma dönemi başladı. İsrail’in hava saldırıları güney Lübnan, Bekaa ve Beyrut banliyölerini vurdu. İsrail saldırıları binlerce ölü ve yaralıya, yüz binlerce insanın yerinden edilmesine neden oldu.
17 Nisan 2026’da ABD arabuluculuğunda 10 günlük bir ateşkes ilan edildi, ardından uzatıldı. Ancak ateşkes “kâğıt üstünde” kaldı: Mayıs 2026’nın ilk günlerinde İsrail, güney Lübnan’da onlarca hedefe hava saldırıları düzenlemeye devam etti.
Kültür ve sanat: Unutmamak ve direnmek
Tarih boyunca var olma mücadelesi veren Beyrut, her kriz sonrası âdeta bir Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğuyor, kendini yeniden yaratıyor. 2026 yılının ilk ayları, özellikle Mart ayından itibaren yaşanan yoğun çatışmalar nedeniyle birçok sanat etkinliği ertelenmek zorunda kaldı. Ancak Nisan sonu ve Mayıs başı itibarıyla, kültür dünyasında âdeta bir fırtına esiyor. L'Orient Today'in 30 Nisan 2026 tarihli "Returning to old habits: Where to be this weekend in Lebanon" başlıklı rehberi, Beyrutluların yeniden eski alışkanlıklarına dönüşünü ve kültürel etkinliklere katılımını müjdeliyor. Beyrut'un kültürel kalbi, tüm çalkantılara rağmen atmaya devam ediyor.
Metro al-Madina, Beyrut'un Hamra semtinde 2012 yılında kurulmuş, bağımsız tiyatro yönetmeni Hisham Jaber tarafından işletilen önemli bir kültür mekânı. Kabare ve kafe tiyatrosundan ilham alan bu mekân, dış finansmana değil yalnızca bilet satışlarına dayanarak ayakta kalmayı başaran öncü bir alan olarak öne çıkıyor. Çağdaş gösterilerden geleneksel müziğe, tiyatro oyunlarından stand-up komedi gösterilerine ve partilere kadar geniş bir yelpazede etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Metro al-Madina, savaşın gerginliğinin ardından dans etme çağrısı yapan etkinlikleriyle, özellikle gençler için bir tür "başkaldırı ritüeli" anlamı taşıyor. Bombaların gölgesinde dans etmek, ölümün ve yıkımın normalleştiği bir ortamda "hâlâ hayattayız" deme biçimi.
“Psikoterapi merkezi" işlevi gören sinema ve sergiler
Sinema tutkunları için Metropolis Art Cinema, kentin en önemli bağımsız sinema mekânı olarak çalışmalarını sürdürüyor. Ocak 2026'da bu sinema, ikinci İtalyan Film Festivali'ne ev sahipliği yaparak Beyrut ile Roma arasında kültürel bir köprü kurdu. 21-30 Ocak 2026 tarihleri arasında düzenlenen festival, on farklı filmle çağdaş İtalyan sinemasından bir seçki sundu.
Savaşın ve yıkımın gölgesinde, Beyrut'un birçok galerisi adeta birer "psikoterapi merkezi" gibi çalışıyor. Sanatçılar, toplumsal travmayı, kaybı, bellek sorununu ve doğanın bu süreçteki sessiz tanıklığını tuvale ve fotoğraf karesine aktarıyor.
Tamara Haddad, Galerie Tanit'teki sergisi "À mon père" (Babam İçin) ile ölen babasına bir adak sunuyor. Haddad, sergisini “güzelliği seven ve onu görmeyi bilen” babasına ithaf ediyor. Sergide, ağaçların topluluklar halinde yaşama biçimi, insanın varoluş mücadelesiyle özdeşleştiriliyor. Haddad, sergisine ilişkin şöyle diyor: “Bugün, şiddeti ve çirkinliği tercih eden, hızlanıp kendi kendini yok eden bu dünyada, bu seri bir yavaşlama dayatıyor. Doğada zaman yavaşlar ve koşumuzu frenler. Dururuz, seyrederiz, nefes alırız.”
Art District Beirut'daki "Into the Tender Quiet" sergisi ise farklı bir duygu durumuna hitap ediyor. Lebanon Traveler'ın 23 Nisan tarihli duyurusuna göre, Ali Chamseddine, Mireille Merhej, Khodr Cherri, Jamal Alieh ve Denis Jully'nin eserlerini bir araya getiren bu karma sergi “sessizliğin ardından gelen durgunlukta, bir içe dönme alanı açılıyor; mesele unutmak değil, geriye kalanla ve yavaş yavaş yeniden şekillenmeye başlayan şeyle yeniden bağ kurmak”.
Mayıs sergi rehberinde ayrıca David Daoud'un Achrafieh'deki Galerie Cheriff Tabet'te "Ode à la vie" (Hayata Övgü) başlıklı sergisi, Beyrut şehir merkezinde baharı kutlayan "L'art en résonance" karma sergisi ve Lübnanlı-Venezuelalı multidisipliner sanatçı Alida Torbay'ın Jbeil'deki Macam'da "Caminante" sergisi gibi birçok etkinlik de yer alıyor.
Bilim ve arkeoloji: Köklerle bağ burmak
Lübnan, sadece çağdaş sanata değil, aynı zamanda dünya tarihinin en önemli arkeolojik alanlarından bazılarına da ev sahipliği yapıyor. Dünyanın en eski sürekli yerleşim yerlerinden biri olan Byblos (MÖ 8800 yıllarına kadar uzanan bir geçmişi var), Paris'teki Arap Dünyası Enstitüsü'nde (IMA) özel bir sergiyle onurlandırılıyor. Ağustos 2026'ya kadar devam edecek bu sergi, Byblos'un bin yıllık tarihini ziyaretçilere sunuyor.
Modern genetik bilimi de Lübnan halkının derin köklerini doğruluyor. Wellcome Sanger Enstitüsü ve University of Birmingham tarafından yayınlanan çığır açıcı bir çalışma, kadim Beyrutluların DNA'sını 4.000 yıl boyunca inceledi. Araştırmanın en çarpıcı sonucu şu: Mısırlılar, Persler, Romalılar, Haçlılar, Araplar... bölgeye gelip kültürel, dini ve dilsel devrimler yarattılar. Ancak sıradan halkın genetiği üzerinde çok az kalıcı etki bıraktılar. Bugün Lübnan'da yaşayanların genetik kökleri, 4.000 yıl önce Tunç Çağı'nda yaşayan atalarıyla yaklaşık %90 oranında aynı.
Bu bilimsel gerçek, adeta bir "kültürel direniş" manifestosu: "Biz buradaydık, buradayız ve burada kalacağız."
Kriz coğrafyasında kültürün anlamı
Lübnan örneği, kültürün sadece bir "lüks" ya da ekonominin bir "yan sektörü" olmadığını, aslında hayatta kalmanın ta kendisi olduğunu gösteriyor.
Kültür bir sığınak, bir hafıza deposu, bir direniş biçimi ve bir bağ kurma aracı. İnsanlar, bombaların gölgesinde ya da ekonomik çöküşün boğucu havasında, sanatın ve müziğin içinde nefes alacak bir alan buluyor. Liman patlaması ya da savaşın yaraları unutulmak istendiğinde, sanat bu acıyı kaydediyor, unutmaya karşı kolektif bir duvar örüyor. Sanatçıların sergilerini savaş sırasında iptal etmeyip açmaya devam etmesi, arkeologların toprağın altındaki bin yıllık izleri gün ışığına çıkarması, "Düşman ne kadar vursa da biz üretmeye devam edeceğiz" demenin en somut yolu. Kuşatma altındaki bu coğrafyada, diaspora ile ülke içindeki halk arasında bağ kurmanın, dünyaya "Biz hâlâ buradayız" mesajı iletmenin en güçlü yolu kültür.
Mayıs 2026'da Lübnan, ateşkesin kırılgan sessizliğinde, yeniden büyük bir savaşın ihtimaliyle pençeleşiyor. Ekonomik çöküşün, liman felaketinin ve savaşın yarattığı derin yoksulluk ve travma ise gündelik hayatın olağan bir parçası olmuş durumda. Ancak tüm bu "bitmeyen krizler" silsilesine rağmen, ülkenin kültür ve bilim üretmeye devam etmesi, bir anlamda doğanın kendini yenileme döngüsünü çağrıştırıyor.
Belki de Lübnan'ın en büyük kültürel zaferi, bu zor zamanlarda bile mirasını bilmekten, anlamaktan ve korumaktan asla vazgeçmemesi. Bu anlamda, Lübnansız bir Akdeniz tasavvur edilemeyeceği gibi, krizsiz bir Lübnan da düşünülemez; tıpkı yıkımın ortasında yeniden doğuşun bitmeyen efsanesi, Anka kuşu gibi.












