Jim Crow ve faşist karşı hamle

Dosya Haberleri —

Üzerinde

Üzerinde "Jim Crow burada yatıyor" yazan bir pankartla bir tabut taşıyan Siyahlar, ırk ayrımcılığının resmen sona ermesini kutluyor.

  • ABD tarihinde ırksal eşitlik ve demokratik ilerleme dönemleri, kazanımları sınırlayan ya da geri çeviren, kendini yeniden üreten gericilik dalgalarıyla karşılık buluyor. Johnston’a göre Trump’ın yükselişi ve MAGA hareketi bir sapma değil; tarihsel dinamiklerin bir sonucu.

Son yıllarda ABD siyasetinde, ve giderek de küresel demokrasi tartışmalarında, sorulan en kritik sorulardan biri, nasıl oldu da Donald Trump ve MAGA hareketi bu denli güç kazandı ve bu kalıcı destek Amerikan toplumuna dair ne anlatıyor... Bu soruya verilen yanıtlar, ekonomik kaygılardan küreselleşmenin yarattığı kırılmalara, kültürel gericilikten dezenformasyona ve demokratik kurumların aşınmasına kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılıyor. Ancak Some More News programının Ekim 2020 tarihli bölümünde Cody Johnston, bu tabloyu bir “sapma” ya da tesadüf olarak değil, ABD tarihinin sürekliliği içinde okunması gereken bir süreç olarak ele alıyor.

Gericilik dalgaları

Cody Johnston’ın sunduğu yaklaşık iki saatlik “Jim Crow, Neoliberalism, And The Current Fascist Backlash Against Civil Rights Movements” (Jim Crow, Neoliberalizm ve Sivil Haklar Hareketlerine Karşı Günümüz Faşist Karşı-Hamlesi) başlıklı bölüm, Trumpizm’i ve günümüz sağ popülist yükselişini şu çerçevede açıklıyor: ABD tarihinde ırksal eşitlik ve demokratik ilerleme dönemleri, bu kazanımları sınırlayan ya da geri çeviren, esnek ve kendini yeniden üreten gericilik dalgalarıyla karşılık buluyor. Johnston, bugünün siyasetini geçmişle doğrudan ilişkilendiriyor. İç Savaş sonrası Yeniden Yapılanma (Reconstruction) sürecinden Jim Crow ayrımcılığına, 1960’ların Sivil Haklar Hareketi’nden Black Lives Matter’a verilen tepkilere uzanan bir süreklilik kuruyor.

Jim Crow döneminde polis karakolunun önünden bir tabela: "Renkliler için bekleme salonu bu tarafta"

Jim Crow isminin tarihi

Jim Crow, 1870’lerin sonundan 1960’lara kadar ABD’nin özellikle Güney eyaletlerinde yürürlükte olan ırk ayrımcılığı sisteminin genel adıdır. “Jim Crow” ismi, 19. yüzyılda siyahları aşağılamak için kullanılan bir karikatür karakterinden gelir. Bu sistem, siyah Amerikalıları beyazlardan ayıran, onları ikinci sınıf vatandaş konumuna düşüren yasalar, kurallar ve teamüller bütünüydü. Okullar, otobüsler, restoranlar, tuvaletler, parklar, hastaneler, hatta mezarlıklar bile “Beyazlar” ve “Renkli Irklar” diye ayrılırdı. Siyahların oy hakkını fiilen engelleyen, linç olaylarını meşrulaştıran ve beyaz üstünlüğünü koruyan bir rejimdi. Kısacası, Jim Crow = ABD’deki resmi ve sistematik ırk ayrımcılığı dönemi ve sistemi.

Bu yaklaşım, dünya genelinde yükselen otoriterlik ve milliyetçilik tartışmalarıyla da örtüşüyor. Johnston, Trump dönemini yalnızca güncel bir siyasi kırılma olarak değil, ırksal hiyerarşiler, ekonomik tercihler ve politik tepkilerle şekillenen uzun bir tarihsel çizginin parçası olarak konumlandırıyor.

Ana tez: İlerleme ve gericilik döngüsü

Johnston’a göre modern Amerikan tarihi, tekrar eden ve oldukça net bir örüntü izliyor: Irksal eşitlik yönünde atılan her ciddi adım, bu kazanımları farklı araçlarla geriye çekmeye çalışan bir karşı hamleyi tetikliyor. Bu gericilik dalgaları birebir aynı değil; her biri kendi döneminin hukuki, siyasi ve kültürel koşullarına uyum sağlayarak biçim değiştiriyor. Bugünün kitlesel protestoları ve keskin kutuplaşması da bu açıdan istisnai bir kriz değil, uzun süredir devam eden bu döngünün güncel bir evresi.

Yüzeyde kırpılan ırkçılık

Johnston, ırkçılığı bireysel önyargılardan ya da tekil olaylardan ibaret görmüyor; aksine onu kurumlara yerleşmiş bir yapı olarak tanımlıyor. Hukuk sistemi, polis teşkilatı, cezaevleri, barınma hakkını ve dolayısıyla şehir hakkını biçimlendiren konut politikaları, sağlık sistemi ve ekonomik düzenlemeler bu yapının temel taşları arasında yer alıyor. Açık ırkçı yasaların sürdürülemez hale geldiği noktada ise sistem ortadan kalkmıyor; aksine kendini yeniden düzenliyor. Yüzeyde tarafsız görünen mekanizmalar devreye giriyor, ancak bunlar pratikte benzer eşitsizlikleri üretmeye devam ediyor.

Yeniden Yapılanma

İç Savaş’ın ardından Amerika Birleşik Devletleri, kısa bir süre için çok ırklı bir demokrasi kurmayı denedi. 13., 14. ve 15. Anayasa değişiklikleri köleliği (hapishane istisnası hariç) kaldırdı, yasalar önünde eşit korumayı güvence altına aldı ve siyah erkeklere oy hakkı tanıdı.

Cody Johnston, bu ilerleme döneminin kısa sürede sert bir gericilik dalgasıyla karşılaştığını vurguluyor. Ku Klux Klan gibi beyaz üstünlükçü gruplar, siyah toplulukları ve siyasetçileri sistematik şiddetle sindirdi. Ardından kurulan Jim Crow sistemi ise neredeyse bir yüzyıl boyunca süren kapsamlı bir ayrımcılık, oy hakkından mahrum bırakma ve ırksal tahakküm rejimi yarattı. Bu yasalar aynı zamanda Nazi Almanyası’nın ırk temelli mevzuatına ilham verecek kadar etkili oldu.

Sivil Haklar Hareketi

20. yüzyılın ortalarında yükselen Sivil Haklar Hareketi, 1964 Sivil Haklar Yasası ve 1965 Oy Hakkı Yasası gibi dönüm noktası niteliğindeki düzenlemelerle resmi ayrımcılığı büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Ancak Cody Johnston’a göre bu ilerleme de güçlü bir gericilikle karşılaştı. Martin Luther King Jr., Malcolm X ve Fred Hampton gibi önde gelen liderler suikastlerle öldürüldü.

Yapısal ırkçılık nasıl işler?

Irkçılık yapısal bir sistemdir ve bireysel çabalarla ya da yüzeysel dokunuşlarla çözülmez. Ancak bu, onun kendiliğinden işleyen bir varlık olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ırkçı politikalar bilinçli olarak tasarlanır ve toplumsal ilerlemenin önüne çıkarılır. Bunu daha iyi anlamak için birkaç politikayı daha ayrıntılı incelemek gerekir: güvenlikleştirme/kriminalize etme ve bilerek geri bırakma.

1960'ların Siyah Haklar Hareketi'ni (ki savaş karşıtı hareket ve ikinci dalga feminist hareket ile iç içe yükseldi) takip eden gericilik dalgasının en etkili siyasi araçlarından biri, “kanun ve nizam” (law and order) söylemi olmuştur. Bu söylem, özellikle 1960’lardan itibaren sistematik olarak kullanılmış; bireysel ve küçük ölçekli suçlar (petty crimes) özellikle siyah topluluklarla ilişkilendirilerek medyada canavarlaştırılmış, sürekli abartılmıştır. Oysa beyazların işlediği daha büyük ölçekli, kurumsal ve ekonomik suçlar genellikle gözardı edilmiş veya daha hafif cezalarla geçiştirilmiştir.

Beyaz yakalı suçlarda ortalama ceza süreleri, siyahların işlediği küçük suçlara göre çok daha düşüktür.

Uyuşturucu yayılımı tesadüf değil

Gazeteci Gary Webb’in Dark Alliance serisinde ortaya attığı ve özellikle siyah kamuoyunda geniş yankı bulan iddiaya göre, 1980’lerde crack kokainin yayılması tesadüf değildi: Latin Amerika’daki Contra ağları üzerinden ABD’ye gelen kokain, şehir içi dağıtım ağlarıyla özellikle siyah mahallelerde yoğunlaştı. Sonraki resmi soruşturmalar, CIA’nın doğrudan “uyuşturucu dağıttığını” kesin olarak doğrulamadı ancak bazı bağlantılar ve göz yummalar olduğunu kabul etti. Bu kadar büyük ölçekli bir silah ve uyuşturucu akışı nasıl bu kadar uzun süre "kontrol edilmeden" kaldı? Yoksa tam aksine, devletin kontrolü altında mı yapılıyordu?

Malcolm X daha erken bir dönemde uyuşturucunun siyah toplulukları zayıflatmak için kullanıldığını savunmuştu. 1980’ler ve sonrasında birçok siyah aktivist, crack salgınını “toplumsal kontrol aracı” olarak tanımladı.

Uyuşturucu yayılımı toplumsal çözülmeye, silah akışı şiddetin artmasına, polisleşme kitlesel tutuklamalara yol açar; sonuç ise siyah mahallelerin zayıflatılması ve kontrol altına alınmasıdır.

Büyük ölçekli saldırılar

ABD tarihinde siyah topluluklara yönelik toplu şiddet olayları oldukça iyi belgelenmiştir. Bu olaylar genellikle beyaz çeteler tarafından, devlet desteği veya göz yummasıyla, bazen de doğrudan devlet tarafından (polis, FBI) gerçekleştirilmiştir. Ölü sayısı tahminleri sıklıkla tartışmalıdır çünkü birçok olay resmi kayıtlara düşük sayılarak geçirilmiştir.

Siyah mahallelerinin silinmesi

Şiddet yalnızca fiziksel saldırılarla sınırlı kalmamıştır. Şehir planlaması, konut politikaları ve “kentsel yenileme” adı altında yürütülen uygulamalar, siyah toplulukları daha sessiz ama kalıcı bir şekilde yerinden etmiştir.

1930’lardan itibaren başlayan “redlining” (kırmızı çizgi çekme) politikasıyla bankalar ve federal kurumlar, siyah mahallelerini “riskli” ilan ederek mortgage kredisi ve yatırımı engellemiştir. Bu durum, mahallelerin çökmesine, emlak değerlerinin düşmesine ve ayrımcılığın kalıcılaşmasına yol açmıştır.

1940’lar ile 1970’ler arasında uygulanan “kentsel yenileme” projeleri (“Negro removal” olarak da anılırdı), “slum clearance” (gecekondu temizliği) yasaları kullanılarak siyah mahallelerini yıktı. Yüz binlerce siyah yerinden edildi, topluluklar parçalandı ve nesiller boyu servet birikimi engellendi.

Komünal Siyah aile yapısı

Cody Johnston’a göre, sistematik gericilik yalnızca bireyleri değil, siyah aileyi de doğrudan ve bilinçli bir şekilde hedef almıştır. Bu süreç, iki paralel saldırı hattı üzerinden yürütülmüş ve sonuçta nesiller boyu süren bir aile ve topluluk çöküşü yaratmıştır.

Siyah erkekler, polis şiddeti, faili meçhul cinayetler, vigilante (sivil) saldırılar, orantısız ağır hapis cezaları ve War on Drugs (Uyuşturucuyla Savaş) politikalarıyla sistematik olarak ya fiziksel olarak ortadan kaldırılmış ya da suç kaydıyla “parya” statüsüne düşürülmüştür.

Siyah kadınlara ve kız çocuklarına saldırı hattı

Paralel olarak siyah kadınlar ve özellikle kız çocukları biyopolitik yöntemlerle hedef alınmıştır. Erken yaşta cinselleştirme (medya, müzik endüstrisi, sokak tacizi), fuhuş ve cinsel istismar ağlarına sürüklenme, uyuşturucu bağımlılığı ve evsizlik gibi faktörler bu süreci hızlandırmıştır. Bunlara bir de siyah mahallelerinde doğum kontrolü, prenatal bakım ve genel sağlık hizmetlerinin sistematik yokluğu eklenince genç yaşta annelik yapısal olarak teşvik edilmiştir.

Günümüz ve otoriter gericilik:

Cody Johnston, günümüzde Black Lives Matter gibi hareketlerin polis şiddetine, sistemsel ırkçılığa ve ekonomik eşitsizliğe karşı yükseldiğini belirtiyor.

Johnston, bu dönemi yeni bir gericilik dalgası olarak tanımlıyor. Silahlı beyaz milis gruplarının sokaklara inmesi, bireysel silahlı saldırıların artması ve protestocuların bu saldırıları meşru kılacak biçimde “tehlikeli radikaller” ya da “iç düşman” olarak etiketlenmesi, bu sürecin en belirgin unsurları arasında yer alıyor.

Bu çerçevede Johnston, Trump dönemini daha açık otoriter eğilimler taşıyan, hatta yer yer faşizan özellikler gösteren bir tepki olarak konumlandırıyor. Siyasi şiddetin açık veya örtülü teşviki, muhalefetin gayrimeşru ilan edilmesi, korku iklimi yaratılarak destek mobilize edilmesi ve “kanun ve nizam” söyleminin yeniden canlandırılması bu eğilimlerin temel bileşenleri olarak öne çıkıyor.

Neoliberalizmin rolü

Johnston’a göre, 20. yüzyılın sonlarından itibaren hâkim hale gelen neoliberal politikalar, resmi ayrımcılığın sona ermesinin ardından ırksal eşitsizliğin sürdürülmesinde kritik bir rol oynadı. Bu yaklaşım; deregülasyon, kemer sıkma, özelleştirme ve sosyal harcamalarda kesintileri teşvik etti.

Johnston, bu politikaların sosyal güvenlik ağlarını zayıflattığını ve yoksulluğu yapısal bir mesele olmaktan çıkarıp bireysel bir başarısızlık gibi gösterdiğini vurguluyor. Zaten derinleşmiş olan ırksal eşitsizlikler nedeniyle kamu yatırımlarının azaltılması, siyah toplulukları orantısız biçimde etkiledi.

Günümüzdeki faşizm

Cody Johnston, günümüzdeki gericiliğin daha tehlikeli bir aşamaya ulaştığını ve bunun faşizm kavramı üzerinden anlaşılabileceğini savunuyor. Siyaset teorisyeni Jason Stanley’nin analizlerinden yararlanan Johnston, bu sürecin temel unsurlarını şöyle sıralıyor: Mitolojikleştirilmiş bir ulusal geçmiş (“MAGA: Make America Great Again / Amerika’yı Yeniden Büyük Yap”), aşırı milliyetçilik, iç düşmanların yaratılması (göçmenler, azınlıklar, solcular) ve aslında egemen olan gruplar arasında yaygınlaştırılan "asıl biz mağduruz" anlatıları ("beyaz olmayı/erkek olmayı utanılacak bir şey haline getirdiler" sahte sızlanması).

Johnston’a göre faşizm, ani bir kopuştan ziyade; mevcut hiyerarşileri korumanın eski yöntemleri yetersiz kaldığında ortaya çıkan bir yoğunlaşma ve sertleşme biçimi.

Irkçılık ve siyasi ekonomi

Johnston, ırkçılığın yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda somut bir ekonomik ve siyasi işleve sahip olduğunu vurguluyor. Irkçılık, toplumu bölerek özellikle beyaz işçi sınıfının bir kesimini, yaşadıkları ekonomik sıkıntıların nedeninin yapısal eşitsizlikler ya da ekonomik güç ilişkileri değil, ırksal azınlıklar olduğuna inandırıyor.

Çok ırklı koalisyon alternatifi

Bu döngüye karşı Johnston, ortak maddi çıkarlar temelinde kurulan çok ırklı koalisyonların geliştirilmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre kalıcı ve anlamlı bir ilerleme, yalnızca açık ayrımcılıkla mücadele etmeyi değil, aynı zamanda eşitsizliğin derin yapısal köklerini ortadan kaldırmayı gerektiriyor.

Yapısal ırkçılığın krizi

Cody Johnston, Amerikan tarihini sürekli bir uyum ve yeniden yapılanma süreci olarak ele alıyor. Irksal ve ekonomik hiyerarşiler, karşılaştıkları meydan okumalar karşısında biçim değiştirerek varlıklarını sürdürüyor. Her sivil haklar kazanımı, bu eşitsizlikleri korumaya yönelik yeni kontrol mekanizmalarının ortaya çıkmasına yol açıyor.

Günümüzde kitlesel protestolar, derinleşen ekonomik eşitsizlik ve artan siyasi kutuplaşma ile şekillenen dönem, bu döngünün özellikle keskin bir aşaması olarak değerlendiriliyor. Johnston’a göre Trump’ın yükselişi ve MAGA hareketi bir sapma değil; uzun süredir işleyen tarihsel dinamiklerin öngörülebilir bir sonucu. Bu da krizin ne denli derinleştiğini ortaya koyuyor.

Çeviri: Yeni Özgür Politika

Kaynak: Some More News podcast, Ekim 2020/ https://www.youtube.com/watch?v=RKgyOOU8moc

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.