Dêrsim’in 88 yıllık ağıdı: Tertele

Dosya Haberleri —

Menşure Doğan

Menşure Doğan

Seyit Rıza’nın yeğeninin torunu Menşure Doğan ile konuştuk: “Nenem ağıda bir başladı mı köyde herkes işini bırakırdı.”

  • Bugün 4 Mayıs. Dêrsim Soykırımı'nın 88. yıldönümü. Dêrsim Soykırımı'nın taşlarını döşeyen kanun 25 Aralık 1935 tarihinde çıkarıldı. 1937'de başlayan ve 1938 yılına kadar süren bir Tertele yaşandı. Resmi rakamlara göre 13 bin 806 kişi katledildi, akademik çalışmalar ve tanık anlatımları bu sayının 70 bine ulaştığını ifade ediyor.
  • ”Annemin halası Ane, Seyit Rıza'nın oğlu Şêx Hesen ile evli. Ane hamileyken öldürülüyor, çocukları katlediliyor. Bir bebeği annesinin cenazesinin altında kalıp kurtuluyor. Adı Cemile'ydi. Annemden iki yaş büyüktü. 36 kişiydiler. Bunların 22’si çocuk, 14’ü ise yaşlı erkek ve kadınlardı. Seyit Rıza ve beraberindeki üç kişi, farklı yerde katledildi.”
  • “Nenemleri Çorum Sungurlu'ya sürgün ediyorlar. Nenem Çorum’da kaldığı 7 yıl boyunca, 'Tek kelime Türkçe konuşursam bu dilime lanet olsun' diyor. Bizim Türkçe konuşmalarımızı anlıyordu ama asla Türkçe konuşmadı. 'Çünkü dilimi, kültürümü, canımı, sevdiğimi, doğamı, soyumu kırmışlar' derdi. 'Kökümüzü kazdılar' derdi.”

GÜLCAN DERELİ

Bir halkın adı, dili, duası, kültürü, göğsünde uyuyan bebeği... Hepsini katlettiler. Yaşananlar Tertele’ydi, kıyımdı, soykırımdı. 1937-1938'de Munzur kızıla boyandı. O günden sonra Munzur her 4 Mayıs’ta bir karış çekilir. Su çekilince, kemikler görünür ve Dêrsim'in suları, dağları konuşur, duymak isteyene... Bugün 4 Mayıs. Dêrsim Soykırımı'nın 88. yıldönümü.

Dêrsim Soykırımı'nın taşlarını döşeyen kanun 25 Aralık 1935 tarihinde çıkarıldı. Bu tarihte çıkarılan 2884 sayılı kanuna dayanak 4 Ocak 1936 tarihinde Dêrsim'in adı ‘Tunceli’ olarak değiştirildi. 1937'de başlayan ve 1938 yılına kadar süren bir Tertele yaşandı. Resmi rakamlara göre 13 bin 806 kişi katledildi, akademik çalışmalar ve tanık anlatımları bu sayının 70 bine ulaştığını ifade ediyor.

Seyit Rıza’nın yeğeninin torunu Menşure Doğan ile konuştuk. Nenesi Hatun 120 yaşında vefat eden Menşure Doğan, aile üyelerine dair şu bilgileri paylaşıyor: "Neneme köydekiler Hatun der ama nüfusta adı Menes’tir. (Seyit Rıza’nın amcasının torunudur) Nenem, Seyit Rıza’nın emrindeydi. Nenem cemaatlerde otururmuş. Bazı yazarlar, 'O konak lanetli' yazıyor. Lanetli olan onu yazanlardır. Kurbanlar, lokmalar neneme getirilir. Orada dua alınır, Pirler eskiden orada Kûnî Tût yaparmış. Baba tarafım Derviş Samanlı, Seyit Rıza’nın tarafı Tijme. Tijme aslında ocak sahibi değildir, hizmeti güzel olduğu için kendi aşiretinden yetki verir. Seyit Rıza aynı zamanda Şêx Ahmed Dede’dendir. Şêx Ahmed de Malatya’dan gelmişler. Babama kendi yöresinde Hesen Efendi derler. Ben Ovacık’ın, Hozat’ın herhangi bir köyüne gideyim Hesen Efendi’nin kızı derler, bilirler. Pir’dir babam."

Laçinan Katliamı

Seyit Rıza’nın ailesinin toplu olarak katledildiği yer Laçinan Deresi'dir (Derê Laçinu). Seyit Rıza’nın ikinci eşi Bese ve büyük oğlu Şêx Hesen'in de içinde olduğu 36 kişi burada toplu olarak katledilir. Bunların 22’si çocuk, 14’ü ise yaşlı erkek ve kadınlardı. Seyit Rıza ve beraberindeki üç kişi ayrı bir yere götürülüp katledildi, mezar yerleri hala bilinmiyor. Kadınların arasında Seyit Rıza'nın büyük oğlunun eşi de vardı ve hamileydi. Üç çocuk cenazelerin altından sağ kurtuldu. Biri Seyit Rıza'nın kızı Leyla'dır, diğer ikisi ise Seyit Rıza'nın oğlu Şêx Hesen’in kızları Cemile ve Nare'dir. Bu konuya dair Menşure Doğan, şu bilgiyi paylaşıyor: "Annemin halası Ane (Anik) Seyit Rıza’nın oğlu Şêx Hesen’le evli. Ane’yi Erzincan’a götüreceklerdi ama doğum yapmak üzere olduğu için gidemiyor. Çocukları katlediliyor, Ane hamileyken öldürülüyor. Bir bebeği annesinin cenazesinin altında kalıp kurtuluyor. Adı Cemile'ydi. Annemden iki yaş büyüktü. Yaylacılar katliamı uzaktan izliyor; atlı askerler gelip, ağır makinelerle hepsini öldürüyorlar."

Ermenilerin tünellerinde saklandılar

Tertele'nin ardından on binlerce Dêrsimli sürgün ediliyor. Hala birçoğunun akıbeti bilinmiyor. Diğer aile üyelerinin soykırımdan nasıl kurtulduğunu ise Menşure Doğan, şöyle anlatıyor: "Annemler, soykırımdan Ermenilerin Dêrsim’de bıraktığı tünellerde saklanarak kurtuluyor. Yazar Cemal Taş'ın Hozat’a bağlı Rengü köyü ile annemin köyünün (Piğami) sınırı bir. Tünellerde saklanmalarına onun akrabaları yardımcı oluyor. Gece ay ışığında çıkıyorlar tünelden nefes almak için. 'Bizi fareler yiyordu' diyordu annem. Onun için tüm yiyeceklerimizi farelere veriyorduk diye anlatıyordu. 12 aşiretin rehberleridir onlar. Daha sonra af çıkıyor ve sağ kalanları sürgüne gönderiyorlar."

Rayber’in gramofonu

O günlerde ihanetin arkasında Seyit Rıza'nın abisi Seyid ağanın oğlu Rayber vardır. Rayber'in asıl adı İbrahim'dir. Menşure Doğan, Rayber'e ilişkin şu bilgileri paylaşıyor: "Seyit Rıza, ağa tipli biri değil rençber insandır. Köylüsüyle aynı seviyededir. Ama annemin babası Rayber, yani Seyit Rıza’nın ağabeyinin oğlu, zaafları olan biridir. Seyit Rıza ile ilk çelişkisi mebusluğu kabul etmeyip gitmemesiyle oluyor. O kabul etmiyor. Daha sonra Rayber, Ankara’ya devlet yetkilileri tarafından misafirliğe çağrılıyor. -Tıpkı şimdiki gibi, korucular nasıl Ankara'ya çağrılmıştı işte öyle- Sonra da dedem Rayber’in yanına, Nuri Paşa (Korgeneral Nuri Paşa), Abdullah Paşa (Abdullah Alpdoğan) geliyormuş. Bayrak koyuyorlarmış. 'Burası zapt edilmiş bir kalemiz' anlamında.

Sonradan adını öğrendiğimiz bir gramofon hediye ediliyor. Gramofonun sesi taa Cemal Taş'ların köyüne gidiyor. Atatürk, Rayber’e bir hediye vermiş, gidelim görelim diyorlar. İnsanlar o hediyeyi görmeye geliyor. Hediyeye bak sen! İnsanlar o kadar bilmiyor, mahrum. Yol yok. Yaptıkları araba yolunu da işçileri bedavaya çalıştırarak yapıyorlar. Seyit Hüseyin var o da Kureşanlı, Seyit Rıza’nın sağ kolu o bizzat o yolda çalıştı. Yarım somun için çalıştılar. Aynı kürek mahkumları gibi. İhanetçiler var. Bunu liseye gelene kadar bize anlatmadılar, kinlenmeyelim diye. Sonra kendi köylümüzden duyduk. Bunları dinledikten sonra biz devrimci olduk. Dedeme de isyan içindeydik. Dedemin günahı çok, ama o dönemde insanları öyle kazanıp, kardeşi kardeşe vurdurttular."

Hatun nenenin dil yemini

Dêrsim'de anadile Dimilkî denir. Hatun nene ömrünün sonuna kadar anadili için de direnmiş. Maddi hiçbir yardımı kabul etmemiş. Onuru korumak için mücadele etmiş. Torunu Menşure Doğan'dan dinliyoruz: "Nenem, 'Herkesi öldürdüler beni bıraktılar ki bu yetimleri toplayayım’ diyor. Rüşvet vererek sürgüne gönderilmemek için direniyor. Soykırımdan çok önce zamanında nenemler, kaymakama yardımcı oluyor. Kaymakam, Çorum’un Sungurlu ilçesindenmiş. Nenemler zarar görmesin diye Alevi kesimin yanına ‘sizi incitmesinler’ diyerek Sungurlu'ya göndermiş. Nenem devletin ekmek hariç hiçbir yardımını kabul etmiyor. Nenemin görümcesinin torunları Ulusoylar'ın tekkesinde sebze bahçesi yapıp, at arabasını öğreniyorlar. Öyle kendilerini besliyorlar. Annem o zamanlar 12-13 yaşlarındadır. Orada 7 yıl kalıp, evleniyor. Nenem Çorum’da kaldığı 7 yıl boyunca, 'Tek kelime Türkçe konuşursam bu dilime lanet olsun' diyor. 'Lanet okuduğum dili bozarsam ben nasıl dua ederim' dedi. Bizim Türkçe konuşmalarımızı anlıyordu ama asla Türkçe konuşmadı. 'Çünkü dilimi, kültürümü, canımı, sevdiğimi, doğamı, soyumu kırmışlar' derdi. 'Kökümüzü kazdılar' derdi. "

Nenem ağıda bir başladı mı...

Anadilde konuşmanın önemine dikkat çeken Menşure Doğan, "Biz de Türkçe öğrenip geri geldik ama saygısızlık olur diye asla arkadaşlarımızın yanında, büyüklerimizin yanında Türkçe konuşmayız. Biz de köylerde askere giden bu son nesil iyi kötü ismini yazar Türkçe falan. Eskiden askere gidenler Türkçe'yi bile öğrenemeden dönüyordu. Silah al, ver, orada burada köle gibi çalıştırılıyormuş. Köyde pantolon giymezdik, şalvar giyerdik. Biz ailecek de kendi kültürümüze saygısızlık yapamayız. Çünkü bedel ödemişiz. Bu bilinç, onların travmaları bize hatırlatıyor. Nenemin elleri sürekli koynundaydı. Nenem ağıda bir başladı mı köyde herkes her işini bırakırdı. Biz bunu görüyorduk ama soramazdık ta ki kendimiz akıl erdirene kadar. Kindar büyümeyelim diye evde konuşulmuyordu. Çünkü yaşananlar az şey değildi. Hepsi öldürülmüş, hiçbiri Allah’ın emriyle gitmemiş" diye vurguluyor.

Hasan Hüseyin’i katlettiler

Katliamlar sonrası başlayan sürgünlerle de soykırım devam etmiş. Menşure Doğan, şöyle devam ediyor: "Nenemin ilk evliliğinden bir kızı vardı. Sürgünde öldü. Nenem önce Halvorî’de evleniyor. Nenemin arkadaşının eşi, dedemin yeğeni oluyor. Çok acı bir sonu var. Eskiden delikanlıları karakola çağırıyorlarmış, 'Un torbaları geldi, gelin taşıyın' diye. Babam anlatıyordu, Hasan Hüseyin ile köyden inerken karakoldan çağırmışlar. Babam da onu çağırmadıkları için zoruna gitmiş, babam biraz daha minyondu. 'Ben de gelebilirim' diye öne atılmış. Oradaki berber, ocak sahiplerine saygısından babamı çekiyor, 'Gel sen yorulma' diyor. Meğer biliyormuş neden çağırdıklarını ama o anda anlatamamış. Hasan Hüseyin’i götürüyorlar karakolun arkasına, gidiş o gidiş. Sonra Cevdet Konak'ın aşiretinden de (Hozat’a bağlı Ağzonik köyü) at sırtında gezen böyle insanlara aynısı oluyor. Oraya götürülen bir daha geri gelmiyor. Cevdet iyi bilir çünkü onların aşiretleri çok zulüm gördü. 25 - 30 kişinin kemikleri bulundu. DNA’larına bakıldı. Hepsinin ziyaretine gittik, andık onları."

 

94 de bizim 38’imiz

Soykırımın ardından katliamların Maraş, Çorum ve Sivas ile devam ettiğine dikkat çeken Menşure Doğan, "O travmaları ailemden duydum. Ama bunu kendim yaşadım, 94’teki köy boşaltmaları. Bu da bizim 38’imiz. Anlatamam o zulmü. Ben Fransızca öğretmeniydim, sürgünlerden sonra sınıf öğretmeni yaptılar. Baş tacı ettim, çünkü maddi olarak zor durumdaydık. Aysel, nenem öldükten sonra burayı terk edebildi. Babamla eşim bir olup istifa ettirdi. Maraş Katliamı, Sivas Katliamı her defasında istifayı bastık. Öğretmendim bebeğim hasta olduğu için raporluydum, evdeydim. Ama bütün okul mitinge katılmıştı ben de varmışım gibi itiraz etmedim. Miting alanına gidemedim ama mahkemede varmışım gibi görüldü. Hakime, lanetlenecek bir zulüm varsa, ben de toplumun aydın bir parçası olarak laneti okurum dedim. Herkes göreve döndü, ben ise mitinge katılmadığım halde cezalandırıldım. Yıllarca tayin vermediler. 15 yıl sonra tayin aldım Adana’da başladım sonra Kangal’a gittim. 1 yıl sonra da Sivas Katliamı oldu. Yine istifayı bastım. Çünkü devlet film seyreder gibi seyretti. Öldüren devlet. Maraş’ta da devletin eliyle halk kışkırtıldı. Bir gecede yok ettiler Alevileri" diye belirtiyor.

* * *

Dêrsim Duvarı 4 Mayıs’ta kaldırıldı

Seyit Rıza Meydanı ile Ovacık yolu arasında bulunan Cumhuriyet Caddesi üzerindeki 60 metre uzunluğundaki Dêrsim 38 Duvarı’nda, 1937-1938 yıllarında yaşanan Dêrsim Soykırımı'nda çekilen fotoğraflar ve çeşitli yazarların yazılarının yer aldığı görseller yer alıyordu. 2012’de dönemin Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak tarafından oluşturulan duvar 4 Mayıs 2024 tarihinde Hozat Kaymakamlığı tarafından kaldırıldı.

Hafızayı tazeleyen Menşure Doğan, sözlerini şöyle noktalıyor: "Dêrsim Duvarı'nı gördünüz mü? Boyunlarında ayaklarında zincir, onlarda Karadeniz'e gönderilenlerdir. Bir polis bana 'Sence hocam neden bu katliamı yapmışlar' dedi. 'Dêrsim Duvarı’nı gördünüz mü?' dedim ona. 'Evet, ama neden sizce' dedi. 'Kültürünü beğenmediler, saçını başını beğenmediler. Oradaki çocukları görmüyor musunuz? Haftalarca aç, susuz güneşin altında oradan oraya saklandılar. Ondan sonra da düğüne götürür gibi sürgüne gönderiyorlarmış güya sonra da katlettiler. Sevinç var mı? Birinin gözünde korku var. Nereye gittiklerini biliyorlar, ölüme."

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.