Kadınların dayanışma tarihinden notlar

Hatice ERGÜN Haberleri —

  • Tarih okuması salt neyin anlatıldığıyla değil, nasıl anlatıldığıyla da bize gerçeklerin ne kadarının ne tür yorumlarla aktarıldığını gösterir. Eril tarih okumasına içkin, her şeye hâkim olma, her şeyi en bilen olarak anlatma, geneli, en geneli aktarma iddiasında gizli erk kaygısıyla arasına mesafe koyarken feminist bilgi üretiminin değerli bir örneğini sunuyor.

Ayşegül Sandıkcıoğlu’nun 'Duygusal Olan Politiktir: KESK’li Kadınların Mücadele Deneyimleri' (İletişim, 2025) adlı kitabı, Türkiye’de ve dünya genelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yönelik saldırıların, cinsiyetçi uygulamaların ve eril olmayana yönelik nefret söyleminin arttığı bir dönemde, feminist politikanın baskıcı yönetimler karşısında bizlere sunduğu dayanışma ve özgürlük mücadelesi hattının imkânlarına işaret ediyor.

KESK’li kadınların var olma hikâyeleri, sendikal mücadeleyle iç içe geçen kadın özgürlüğü mücadelesi, feminist sözü kolektif kurarken deneyimledikleri güçlenme biçimleri, her gün soluduğumuz, ciddi anlamda yıldırıcı siyasal atmosferde nefes almamızı sağlıyor. Eril tarih anlatısına alternatif bir okuma sağlıyor: Gündeliğin politikasını salt erk odaklarınca değil, erki gören, erke kapılmayı reddeden, erkle mücadele eden öznelerin deneyimleriyle açığa çıkarıyor. Gündeliğin tarihi aynı zamanda demokratik, eşitlikçi, özgürleştirici bir tarihi bize anlatırken resmi tarihe sıkıştırılan olguların örtülen ve umut verici, neşeli kesitlerini açığa çıkartıyor ve dolayısıyla hak temelli mücadelemizi pekiştirici, zenginleştirici etkisiyle devam ettirmemizi sağlıyor.

Sandıkcıoğlu’nun 6 şehirde KESK’in farklı birimlerde yönetimde yer alan 24 kadınla yaptığı söyleşilerle ilerleyen Duygusal Olan Politiktir, Handan Çağlayan ve Meral Akkent’in İstanbul Gender Museum’da sergiye dönüştürdükleri Vardık, Varız, Varolacağız: KESK’li Kadınların Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Mücadelesi’yle birleşiyor. Çağlayan’ın uzun erimli sözlü kadın tarihi çalışması Akkent’in görsel ve sanatsal emeğiyle Türkiye’de kadınların politik mücadelelerinin yakın tarihinden önemli bir kesite ışık tutuyor. Her iki çalışma da tarihi salt kronolojik olay örgüsünden ibaret tutmuyor; kadınların gündelik deneyimlerine dair tanıklıklarından yola çıkarak alternatif bir sol mücadele tarihine alan açıyor. Bunu yaparken, hakların bütünselliğini görmemiz açısından değerli bir katkı sunuyor: Kadınlar toplumsal cinsiyet eşitliğini emek hareketleri içerisinden savunduklarında, karşılarında sınıflar arası bir erkek dayanışmasıyla karşı karşıya kalıyor. Bu dayanışma, tabii ki kurumsal/örgütsel değil, söylemsel pratikler düzeyinde işliyor. Sınıfları, cinsiyetleri, siyasi tarafları keserek ilerliyor ve kendisini sürekli olarak yeniden üretiyor.

Sandıkcıoğlu’nun çalışması bu izlekte, kadın hareketiyle, feminist politik duruşla sendikal mücadele arasındaki kesişmeleri, ayrışmaları, karşılıklı dönüşümleri birebir öznelerin deneyimlerinden çıkan bir perspektifle sunuyor. Tarih okuması salt neyin anlatıldığıyla değil, nasıl anlatıldığıyla da bize gerçeklerin ne kadarının ne tür yorumlarla aktarıldığını gösterir. Eril tarih okumasına içkin, her şeye hâkim olma, her şeyi en bilen olarak anlatma, geneli, en geneli aktarma iddiasında gizli erk kaygısıyla arasına mesafe koyarken feminist bilgi üretiminin değerli bir örneğini sunuyor.

İstanbul’dan Ayşe Panuş’u, Firdevs Hoşer’i, Hülya Akpınar’ı; Ankara’dan Canan Çalağan’ı, İlkay Çetin Ersun’u; Amed’den Güneş Özel’i, Nihal Yanık’ı; Dêrsim’den Nurşad Yeşil’i, Hatayi Demir’i; Çanakkale’den Özlem Ergun Açalan’ı; İzmir’den Aysun Gezen’i – ve burada anamayacağım diğer kadınları - dinlerken bu farklı öznelik hallerinin kendi hikâyelerinde ortaklaştıkları siyasi tarih zeminini, mücadelenin tarihini okuyoruz. Gündeliğin tarihinden çıkan güçlendirici etkiyi hissetmemek mümkün değil.

Siyasi tarihin salt devletler, kurumlar, liderler, erkeklerin yüksek siyasetinden ibaret olmadığını, aksine aile, birliktelik, cinsellik, bacaklarını pergelin en fazla açıyla kullanılması misali açarak oturan erkeklerin dizine pıtpıtlayıp, “toplayın şu bacaklarınızı” sözüyle ve daha nicesiyle ne de çok şey anlatan, her gün yeniden şaşırtarak farklı öznelerin karşılaşmaları, çatışmaları, birlikte hareketleri ve biraradalıkları üzerinden çizilen bir anlatı olduğunu somutluyor, bu çalışma.

Ayşegül Sandıkcıoğlu’nun kitabı ve Handan Çağlayan – Meral Akkent’in çalışması, feminist tarihimize ışık tutuyor ve “geleceğe sözümüzü bırakmak için geçmişten”[1] öğrenmemize alan açıyor.

[1] Nandini Nassa Archer, Nana Darkoa Sekyiamah’la röportaj, openDemocracy. 21 Nisan 2026. What movements can learn from their own histories

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.