• Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken yaşamını yitiren mülteci ve göçmenlerin isimleri, can yelekleri, yolculuk izleri ve kayıp hikayeleri, sanat projeleriyle kamusal hafızaya taşınıyor.

 

Avrupa sınırlarında yaşamını yitiren mülteci ve göçmenler, uzun süredir yalnızca ölüm istatistikleriyle anılıyor. Akdeniz’de batan tekneler, Manş Denizi’nde kaybolan insanlar, Balkan rotasında donarak ya da şiddet sonucu yaşamını yitiren göçmenler, çoğu zaman resmi kayıtlara bile tam olarak geçmiyor. Buna karşılık sanatçılar, arşivciler ve kültür kurumları, bu kayıp hayatları görünür kılmak için isimler, nesneler ve tanıklıklar üzerinden hafıza çalışmaları yürütüyor.

Bu çalışmalar, Avrupa’da göç politikalarının yeniden sertleştiği bir dönemde daha fazla anlam kazanıyor. Çünkü sanat projeleri, sınır rejimlerinin arkasında kalan insan hikayelerini yeniden kamusal alana taşıyor.

The List: Ölülerin isimlerinden oluşan bir hafıza duvarı

Bu alandaki en bilinen çalışmalardan biri, Türkiye kökenli sanatçı Banu Cennetoğlu’nun farklı kentlerde kamusal alana taşıdığı “The List” projesi oldu. Liste, 1993’ten bu yana Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken yaşamını yitiren mülteci, sığınmacı ve belgesiz göçmenlerin kayıtlarını içeriyor.

“The List”, UNITED for Intercultural Action adlı ağ tarafından derlenen verilerden oluşuyor. 2018’de liste 34 bini aşkın kaybı içeriyordu. Ancak aktivistler, gerçek sayının bunun çok üzerinde olabileceğini belirtiyor. Çünkü denizde kaybolan, çölde ölen, ormanlık alanlarda bulunamayan ya da kimliği tespit edilemeyen binlerce kişinin kayda hiç geçmediği biliniyor.

Banu Cennetoğlu’nun çalışması, bu listeyi bir sanat nesnesi haline getirmekten çok, onu kamusal alana yerleştirerek izleyiciyi Avrupa sınırlarının sonuçlarıyla yüzleştiriyor. Liste, bir galeride ya da bienalde sergilendiğinde, izleyici soyut bir “göç krizi” söylemiyle değil, tek tek hayatların yokluğuyla karşılaşıyor.

Liverpool Bienali sırasında kamusal alana yerleştirilen “The List”in tahrip edilmesi de çalışmanın politik anlamını daha görünür hale getirdi. Göçmen ölümlerini hatırlatan bir listenin bile hedef alınması, Avrupa’da göçmen hafızasına yönelik rahatsızlığı ortaya koydu.

Ai Weiwei’den can yelekleriyle yapılan anıtlar

Göçmen ölümlerini sanatın merkezine taşıyan bir diğer önemli isim Ai Weiwei oldu. Sanatçı, 2016’da Berlin’deki Konzerthaus’un sütunlarını, Yunanistan’ın Midilli Adası’na ulaşan mültecilerin kullandığı 14 bin can yeleğiyle kapladı.

Bu yerleştirme, Akdeniz’i geçmeye çalışan insanların geride bıraktığı nesneleri Avrupa’nın merkezindeki bir kültür yapısının cephesine taşıdı. Turuncu can yelekleri, yalnızca deniz yolculuğunun tehlikesini değil, Avrupa’nın bu ölümler karşısındaki sorumluluğunu da görünür kıldı.

Ai Weiwei aynı dönemde farklı Avrupa kentlerinde mülteci krizine ilişkin başka çalışmalar da yaptı. Avusturya’da Belvedere Müzesi’nde Suriyeli mültecilerin kullandığı can yeleklerinden oluşan bir yerleştirme hazırladı. Floransa’daki Palazzo Strozzi’nin cephesini de Akdeniz yolculuklarını hatırlatan can kurtarma botlarıyla kapladı.

Forensic Oceanography: Deniz sınırlarında hakikat araştırması

Göçmen ölümlerini belgeleyen çalışmalar yalnızca sergi alanlarıyla sınırlı değil. Forensic Oceanography projesi, Akdeniz’deki göçmen ölümlerini ve sınır şiddetini araştırma, haritalama ve görsel analiz yöntemleriyle görünür kılıyor.

2011’den bu yana Akdeniz’deki militarize sınır rejimini inceleyen proje, deniz trafiği verileri, uydu görüntüleri, tanıklıklar, haritalar ve görsel materyaller üzerinden göçmen teknelerinin nasıl izlenmediğini, nasıl geri itildiğini ya da nasıl ölüme terk edildiğini araştırıyor.

Bu çalışma, sanat, insan hakları araştırması ve adli belgelemeyi bir araya getiriyor. Forensic Oceanography’nin ürettiği haritalar ve görsel raporlar, galerilerde, akademik alanlarda ve insan hakları çalışmalarında kullanılıyor. Böylece Akdeniz, yalnızca bir geçiş rotası değil, sınır politikalarının ölümcül sonuçlarının okunabildiği bir delil alanı olarak ele alınıyor.

Bugün Avrupa’da göç politikaları yeniden sertleşiyor. Sınır dışı mekanizmaları genişletiliyor, iltica süreçleri zorlaştırılıyor, sınırlar daha fazla askeri ve teknolojik denetimle korunuyor. Bu ortamda geçmiş yıllarda üretilen göç ve hafıza çalışmaları yeniden güncellik kazanıyor.

Çünkü bu projeler, göçmen ölümlerini “talihsiz kaza” ya da “trajedi” olarak değil, politik kararların sonucu olarak ele alıyor. Akdeniz’de kurtarma faaliyetlerinin engellenmesi, güvenli geçiş yollarının kapatılması, sınırların askeri yöntemlerle korunması ve göçmenlerin kriminalize edilmesi, sanat projelerinin işaret ettiği temel başlıklar arasında yer alıyor. HABER MERKEZİ