Kızıl: Türkiye’de aşı da önce yandaşa yapılır

Dosya Haberleri —

10 Kasım 2020 Salı - 23:00

  • Herkesi yıllarca eve kapatmak söz konusu olamaz ama gerektiğinde bunun yapılması gerekiyor. Bu kapanmanın gerektiği durum ise virüs yayılımının tamamen kontrolden çıktığı andır. Türkiye’de virüsün yayılımı kontrolden çıkmış durumda. Hastanelerin yoğun bakım üniteleri, kapasitelerini çoktan aşmış durumda. Buna rağmen önlemler alınmadı.

BARIŞ BALSEÇER

Almanya’nın Dresden Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalışmalarını sürdüren sinirbilim ve genetik uzmanı Doç. Dr. Çağhan Kızıl, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın duyurduğu “yerli ve milli” aşının büyük ihtimalle Çin’den getirilen 5 milyon adet aşı olduğunu belirterek aşılamanın bilimsel bir kategorizasyona göre değil yandaşlara yapılacağı kaygısını taşıdığını söyledi.
Doç. Dr. Kızıl, röportajımızın ikinci bölümünde hem pandeminin mevsimsel etkilere ne derece bağlı olup olmadığı sorusunu yanıtladı hem de koronavirüs salgını ile politik gelişmeler ve tutumlar arasındaki bağın altını çizdi. 

Aşı konusunda bir ilerleme sağlandı mı? Türkiye Sağlık Bakanı Koca da mesela aşıda FAZ-1 denilen ilk insan uygulamalarına başladıklarını açıkladı. Bilim insanı olarak bu aşı çalışmaları hakkında bilginiz var mı? Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünyada son aşamaya gelmiş, onay almaya yakın aşı çalışmaları bulunuyor. 2021 yılı içerisinde aşılama kampanyası dahilinde toplumlar, ellerindeki stoklar dahilinde bir aşılamaya gidecekler. Ayrıca onay aşamasında olmayan ama pozitif sonuçları olan ikinci jenerasyon aşı çalışmaları da bulunuyor. Sonrasında belki ikinci ve üçüncü jenerasyon çalışmalar gelecektir. İlk aşının çok etkili olacağı kesinliği yok. Belki sonradan gelecek aşılar daha etkili olacaktır.
Elbette nerede yapılıyorsa yapılsın her bilimsel çalışma kıymetlidir fakat bu çalışmaların bilimsel değeri ve gerçekliğinin ötesinde insanlara boş umutlar vermek büyük bir sıkıntıdır. Elbette insana umut da gereklidir. Bu insani bir şey ve hepimizin yapmaya çalıştığı da budur. 
Sağlık Bakanlığı gibi önemli bir kurumu yöneten birinin olayın ciddiyetini ve de vahametini çok net ortaya koyması gerekiyor. Yani “Salgın kontrol altında. Öngörülebilir vaka artışı var. İkinci dalga olmayacak. Sıtma ilacı bizim başarımızın temelidir. Kimse bizim gibi uygulamadığı için başarılı olduk” gibi açıklamaların hiçbirinin doğru olmadığını biliyoruz. Sıtma ilacı zaten artık hiç kullanılmıyor çünkü hiçbir etkisi yok. Hatta yan etkileri var. 
Önlem alınmıyor, yapılması gerekenler yapılmıyor. Temel hakları talep edenler ise zaten hapishanelere doldurulmuş durumda. Hapishanelerde tutulan binlerce insanın bu salgına karşı hiçbir savunması ve tedbiri yok. Bakım evlerindeki durum vahim. Sağlık çalışanlarının izinleri kaldırıldı, istifaları durduruldu. Özlük hakları verilmiyor. Ayrıca bunun yanında mevcut iktidar kongreler yapıyor, toplantılar alıyor. Sosyal mesafeye dikkat edilmesi gereken bir dönemde, yapılmaması gereken her şeyi yapıyorlar. Gereken tedbirler alınmayınca, bir çıkış yolu bulmaları gerekiyor. Şimdi de aşıya sarılmış durumdalar. 
Türkiye’de sözü edilen aşı ile ilgili çok detaya sahip değiliz ama bildiğimiz kadarıyla Çin’den alınan aşıdan söz ediliyor. Çin’den getirilen bu aşı, 5 milyon adet civarında. Bu 5 milyon aşının 80 milyonluk bir ülke için zaten anlamı yok. Ayrıca bu aşılamanın bilimsel bir kategorizasyonla yapılıp yapılmayacağı veya kimlere yapılacağı belli değil. Yani riskli gruplara ve sağlık çalışanlarına mı yoksa politik olarak etrafındakilere mi yapılacak, bilemiyoruz ama hükümetin şu ana kadar yürüttüğü siyasete baktığımızda bu aşıyı kendi politik çevresine yapacağını öngörüyorum. Her şeyde olduğu gibi testlerde de bilimsel planlamadan uzak daha çok eş, arkadaş, dost tercih edilmişti. Her şeyde olduğu gibi aşıya da “yerli ve milli” deniliyor. Yerli ve milli denilen şeylerin hiçbirinin doğru olmadığını bütün kamuoyu biliyor. 
Aşıda FAZ-1 aşamasına gelmek için çokça deneyin, detaylı analizlerin, değerlendirmelerin yapılması, güvenlik profiline bakılması, verilerin açıkça paylaşılması gerekiyor. Bu deneyler sonrasında aşılama yapılır. Ayrıca aşı yapıldıktan sonra yan ekilerinin tespit edilmesi gerekiyor. Bu yan etkilerden kaynaklı oluşacak hastalıkların nedenlerinin araştırılması ve durdurulması gerekiyor. Şu anda dünyada FAZ-1 aşamasında çok aşı çalışması bulunuyor. “Aşıda FAZ-1’e geçtik” denilecek bir durum yok. Çünkü FAZ-1 aşaması, yüzde 95 yanılma payı içerir. Dolayısıyla Sağlık Bakanı Koca’nın bu açıklamasının bilimsel hiçbir yanı yok. Açıklama manipülasyondan ibaret sadece. 
Bakan yardımcılarının başkalarına ait makaleleri yayınladığı, bilinmeyen maddelerin denendiği bir ülkede bu etik kuralların uygulanıp uygulanmayacağı da bir soru işareti.

Doç. Dr. Çağhan Kızıl

 

Aşının Çin’den alınmış olabileceğini söylediniz. Peki ama Çin pandemiyi aşıyla mı kontrol altına aldı?
Elbette aşı ile bu başarılmadı çünkü salgının Çin’de yaşandığı dönemde üretilmiş herhangi bir aşı yoktu. Alınan tedbirlerle virüsün yayılımı kontrol altına alındı. 
Bu da sıkıntılı bir durum elbette. Yani herkesi yıllarca eve kapatacak bir durum söz konusu olamaz ama gerektiğinde bunun yapılması gerekiyor. Bu kapanmanın gerektiği durum ise virüs yayılımının tamamen kontrolden çıktığı andır. Türkiye’de virüsün yayılımı kontrolden çıkmış durumda. Bunu Bilim Kurulu üyeleri ve Türk Tabipler Birliği (TTB) sürekli dile getirdi. Hastanelerin yoğun bakım üniteleri, kapasitelerini çoktan aşmış durumda. Pandeminin ortaya çıkışının ilk zamanlarından beri buna dair veriler bağımsız kurumlarca paylaşıldı. Bütün bunlara rağmen önlemler alınmadı. 

Devletlerin aldığı önlemlerin yeterliliğini ve yetersizliğini ortaya koydunuz. Bu noktada insanlar ne yapmalı?
Hep şunu söyledim: Hiçbirimiz böyle bir pandemi döneminde nasıl davranılacağını bilemiyoruz. Böyle eğitilmedik ve pandeminin olduğu bir dünyaya doğmadık. Olağanüstü bir durum bu çünkü. Ama yönetenler ve bilim insanları, ortak noktada bir metot belirlemek zorunda. Bunu topluma da benimsetmek zorundalar. 
Türkiye gibi bunların yapılmadığı ülkelerde iş tabii ki insanların kendisine kalıyor. Aşırı temkinli olmak gerekiyor. Artık maske takmanın, sosyal mesafeyi korumanın ötesinde bir bilince ulaşmalıyız. Emekçiler toplu taşımaya binip işlerine gitmek zorundalar. Bu insanların başka tercihleri, şansları yok. Ellerinden geldiğince oralarda sosyal mesafeye dikkat edecekler. Ama bir kişinin eğer evde kalma şansı varsa evde kalmalıdır. Komşusuna oturmaya gitmemelidir. Bahsettiğim bilinç budur. Yoksa toplumsal değişimi kişinin kendisine bırakmak, insafsızlık olur. Yani kişi “Ben hastalanmak ve de etrafımdakilerin hastalanmasına neden olmak istemiyorum” diyerek daha temkinli olmalıdır ama kişilere bundan daha fazla sorumluluk yükleyemeyiz, diye düşünüyorum. 

Burhan Kuzu örneği: Ölümcül sorumsuzluk


Burhan Kuzu örneği aslında bilerek ve isteyerek insanlık onuruna dair olan her şeyin karşısında yer almanın önemli bir örneğidir. “Bu virüs abartılıyor, kudurmuşluk virüsü var” gibi akıl almaz açıklamalardan dolayı birçok insan yaşamını kaybetmiş ya da başkasının yaşamını yitirmesine sebep olmuş olabilir.

“Burhan Kuzu örneği aslında bilerek ve isteyerek insanlık onuruna dair olan her şeyin karşısında yer almanın önemli bir örneğidir. “Bu virüs abartılıyor, kudurmuşluk virüsü var” diyerek hem bilimle oynadı hem de insanlara hakaret etti. Başından beri insanların yaşamlarını hiçe sayan açıklamalardı bunlar. 
Bu dönemde bilim insanlarından çok siyasetçiler konuştu. Sonuçta siyasi parti liderleri, kanaat önderleri. İnsanlar onları dinliyorlar. İnsanlar “Koca profesör böyle diyorsa böyledir” diye düşünüyorlar. Bu akıl almaz açıklamalardan dolayı birçok insan ya yaşamını kaybetmiş ya da başkasının yaşamını yitirmesine sebep olmuş olabilir. Dolayısıyla bunlar sorumsuzca açıklamalar. Zaten siyaset de burada devreye giriyor. 
Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son konuşması… Prompter hatası denildi ama “Bizim insanların yaşamları hiçbir şeyden değerli değildir” dedi ve birçok medya organı da düzeltme gereksinimi bile duymayarak aynı şekilde yansıttı. Sanırım ne dediğinin bir önemi yoktu artık.”

 

‘Salgını tetikleyen mevsimler değil temas’

Pandeminin ilk zamanlarında sıcaklık artışıyla virüsün etkinliğinin azalacağı söyleniyordu. Buna itiraz etmiştiniz. Mevsimsel sıcaklık farklarının virüs yayılımı üzerine etkisi oldu mu?
Virüs yoğunluğunun çok yüksek olduğu pandeminin ilk dönemlerinde mevsimsel sıcaklık değişimlerinin virüsün yayılma hızı üzerinde bir etkisinin olmayacağını belirtmiştim. Durum da bundan ibarettir. 
Mevsimsel bir etki olduğu şüphesiz. Avrupa’da Temmuz ayında 12 bin vaka tespit ediliyordu. Sonbahar ile birlikte vaka sayısı 250 bine yükselmiş durumda. Evet, vaka sayısında çok fazla bir yükseliş söz konusu. Sonbaharda sıcaklıklar düştü ama vaka sayısındaki artışın sebebi bu değil. Bunun ana nedeni insanların sonbaharla birlikte kapalı ortamlarda çok fazla kalmasıdır. Kapalı ortamda insanların birbiriyle olan teması da artıyor. Geçen hafta Robert Koch Enstitüsü özellikle de Almanya için yaptığı bir açıklamada virüs yayılımının çoğunun kapalı ve kalabalık ortamlardan kaynaklandığını belirtti. 
Özellikle yaz döneminde, tatil dönemlerinde böyle bir artış yoktu. Açık havada çalışılabiliyordu. Okulların bir kısmı kapalıydı. Fakat şu anda okullar, fabrikalar vb. açık olduğundan virüsün yayılımı da artmış bulunuyor. Diğer taraftan tatile gidenlerin geri dönmesi de önemli bir etken çünkü kontrol altına alınmış bir közün üzerine benzin döküldü. 
Ayrıca şunu da unutmayalım: Pandeminin ilk dönemlerinde Arjantin, Brezilya gibi sıcak ülkelerde artış devam ediyordu. Pandemi ortaya çıktığında orada yaz mevsimi yaşanıyordu. Bu artış sürekli şekilde devam etti. Belki ileriki yıllarda virüsün etkinliği yazın azalacak, kış mevsiminde artacaktır. 
Öte yandan maske takıldığı için dünyadaki gribe yakalanma oranında ciddi bir düşüşün olduğunu da belirteyim. Mevcut bu veriden, gribin etkinliğini sağlayan faktörün sıcaklıklardan öte kapalı alanlar ve insan teması olduğu sonucuna varabiliriz.

 

‘Türkiye’ye nota çok gecikti’

Almanya’nın Türkiye’ye verileri doğru yayınlamaması ile ilgili verdiği notayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Almanya’nın aldığı tedbirler yeterli miydi? 
Türkiye’ye böyle bir notanın verilmesi anlamlı olabilir ancak şunu da gözden kaçırmamak gerekli: Türkiye’nin açıkladığı verilerin doğru olmadığı çok önceden biliniyordu. TTB, bilim insanları, aylarca Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan verilerin gerçeği yansıtmadığını dile getirdi. Bu notanın çok önceden verilmesi gerekiyordu. Çok geç kalındı. 
Alınan önlemler bağlamında Almanya’nın da, Fransa’nın da sıkıntı yaşadığını belirtmek gerekiyor. Zaten Avrupa’ya baktığımızda vaka sayısında inanılmaz bir artış bulunuyor. Elbette ekonomiyi öncelemek, belli düzeyde anlaşılabilir. Uzun vadede toplumsal sorunları bertaraf etmek için ekonomik önlemlerin de alınması gerekiyor ama bunlar yapılırken olabildiğince tüm dengeler gözetilerek yapılmalıydı. Türkiye ise hiçbir dengeyi gözetmedi, sadece ekonomiyi önceleyerek sürece yaklaştı. 
Almanya biraz daha insan sağlığını gözetti ama Almanya’da da yapılan birtakım hatalar var. İnsanların yeterince bilgilendirilmemesi bu hatalardan bir tanesi. Berlin örneğinden gidersek, vaka sayısında inanılmaz bir artış var. İnsanlar maske takmadılar, sosyal mesafe kurallarına uymadılar; partiler, doğum günü kutlamaları vb. etkinlikler düzenlediler. Kapitalizmin tüketim kültürü etkin bir faktör olarak burada da sorunu büyüttü. Yani bencillik, bireysellik, evde kalmamayı bile kişisel özgürlük olarak tanımladı. Doğrudur, elbette kimse evde tutulmamalı. Bilinçli olarak birçok insan evde kaldı, maske taktı, görüşmelerini olabildiğince azalttı. Bu bencil, bireyci kesimin büyük bir kısmı ise bunlara riayet etmedi. Almanya’nın sıkıntısı buydu.
Almanya’da okulların açılması da başka bir sıkıntıydı. Bu hala eleştiriliyor. Yani Berlin’de okulların açılmaya başladığı ilk aşamada vakalarda artış ortaya çıktı. Ayrıca seyahatlere izin verildi. Her ülke için turizm önemliydi ama turizme izin verilmesiyle de virüsün taşınmasına olanak sağlandı. 
Bu tedbirleri doğru düzgün şekilde alan ülkeler elbette yok ama Yeni Zelanda, Tayland ve Güney Kore ellerinden gelenin en iyisini yaptı. Çin, teknik olarak virüsü denetim altına almayı başardı. Avrupa’nın içerisinde de belli bölgeler, ülkeler, aklı selim şeklinde tedbirlerini alıyorlar ama Türkiye maalesef önlemler bağlamında, yönetimsel olarak çok riskli bir yerde duruyor.

 

‘Yaşamı öncelemek politik bir duruş’

Doç. Dr. Kızıl: “Siyaset yapma, objektif ol” deniyor. Türkiye’de ve dünyada objektif olmak ve objektiviteyi istemek bile bir siyaset haline geldi. ABD’ye baktığımızda da bu durum söz konusu. Sağcı ırkçılar, maske karşıtları, bilim karşıtları bu argümanlara sarılıyor. ABD’de vakaların en çok arttığı yerlerin yüzde 93’ü, Cumhuriyetçi Partinin ve Trump’ın destekçilerinin yoğun olduğu yerler. Bu bir tesadüf olamaz. Bu, tüm dünyada politikleşen bir süreç; Türkiye’de de… Bu süreci siyasetten bağımsız ele almamız mümkün değil. 
Örneğin 6 Kasım, YÖK’ün kuruluş yıldönümüydü. Kırk yıla yakın bir süredir üniversitelerde özgür, bilimsel öğretimi ortadan kaldıran bir kurum, hala varlığını koruyor. Bu yapının aynısını artık sağlık alanında da görüyoruz. Sağlıkta da artık sesini çıkarmayan bir akademi var. Bu akademiden muhalif olan herkes atılmış durumda. 
Yani “objektif bilim yapalım, sağlıktaki sorunları birlikte konuşalım, tabipler sürece dahil olsun” talebi bile Türkiye’de politik bir duruştur. Milliyetçi lider çıkıp TTB için “Bunlar haindir, TTB’yi kapatalım” diyor. Böyle bir noktada hiç kimse “politik olamam” diyemez. 
Siyaset yapmıyoruz ama dile getirdiklerimiz bir siyasi duruşa tekabül ediyor. İnsanların sağlık haklarını savunmak, bilimselliği savunmak bir siyasi duruşa tekabül ediyor. Yaşamın kendisi bizatihi siyaset. İnsan yaşamını, doğayı, tüm canlıların yaşamını öncelemeye çalışmak zaten çok politik bir duruş. Ekolojik, demokratik bir duruş sergilemek zorundayız. Böylesine kritik bir süreç, bunları es geçerek, suya sabuna dokunmadan ele alınamaz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.