Kürdistan yana yana!..

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

30 Ağustos 2021 Pazartesi - 22:13

  • Çıplak edilmiş günümüz Kürdistan’ında, orman kalıntılarını, tek kalmış ağacı da yakmaya devam ediyorlar. Lice’de, Bingöl, Şırnak ve Şemdinli’de yakılan kalıntılar, tükenince yangın kendiliğinden sönüyor. Türk’ün zafer meşalesi, insanlık yangınlarını söndürmek yasak. Yasağın karşılığı süngüye, namluya hedef olmak veya Türk’ün onurunu incitmekten zindanı boylamaktır.

1920-1930’ların Kürt kırımı boyunca, kılıç, süngü darbeleri ve kurşundan kurtulabilen Kürtler, yönlerini dağlara veriyor, ormanları birer saklanma, kurtuluş sığınağı, barınak biliyorlardı.

Sayısız insan, ormanda hayata tutundu. Bebekler bu alanlarda büyüdü.

Dersimli ünlü yazar Haydar Işık, Dersim’de kırım ve kan sesi yılları başladığında, kundakta bebekti. Annesi onu, Gameşlerin hücumuna uğramış anne aslan yavrusunu ağzına alması misali, kucağına bastırıp Ormana sığındı. Onu orada besledi, barbarların geçişini bekledi.

Haydar Işık bu sayede, eğlencelik yapılıp süngü ucunda havaya fırlatılarak ikinci vuruşta canı alınan bebek olmaktan kurtuldu. Yaşadı ve daha sonra barbarları yazdı.

Ama her Dersimli bebek, Haydar Işık kadar şanslı değildi. Pek çoğu, kaçış yollarında, yakalandı. Anne kucağından, Munzur nehrini geçerken sulara kapıldı. Bazıları ağlayarak yerini belli etmesin tedbirine kurban gitti. Sayısız genç ve tecrübesiz anne, ağlayan bebeğinin ağzını eliyle kapatıp sesini kısayım derken, bilmeden ve anlamadan, onun katili oldu.

Öte yandan doğa, özelde ise ormanlar direnenlerin silahıydı. Ormanda izlerini kaybedenler, uygun zaman ve yerde karşılarına çıkıyor, onları darbeliyorlardı. Ormanlarda gizlenerek Ermeniler, Süryani ve Rumlar gibi yakalanıp hayvan sürüsü muamelesiyle, topluca sürgün edilmekten kurtuluyorlardı.

Ormanlar, her haliyle, “Kürt soyunun kurutulmasına engel“di, bu durumda. Engeli ortadan kaldırmak için, yakmaya başladılar. Ama yakmakla da başa çıkamdılar. Kürtler gibi, ormanın da soyunu kurutamadılar.

1950’lerden itibaren, “yok ediciliği“ kazanca dönüştürmeye başladılar. Kürdistan ormanlarını parça parça, odunluk olarak ihaleye çıkardılar. Ormanlar, yıl boyu balta sesleriyle gümbürdedi. Kesilen ağaçlar kamyonlarla, yakacak olarak Türk ellerine taşındı. Bundan paralar kazanıldı.

Sonra, bir yıl katliama ara verildi. 1980’lerde, Türk’ün ormanlarla savaşı yeniden harlandı. Gelinen günde, bir zamanlar türlü türlü yaban yemişiyle süslü, her mevsim ayrı kokan ormanlık Kürdistan coğrafyası, bugün Yaşar Kemal’in “ez rutım“ demesi misali “rut“, yaz sıcağında çıplak, bir ağaç gölgesine hasret. Kürdistan yoksullaştı. Ayılar, tilki ve tavşanlar, güzelim yaban koyun ve keçileri çıplakta kalmaktan öldüler veya çekip gittiler. O renga renk ve sesli kuşlar yok, artık. Kelebeği, mozu, böceği de...

Çıplak edilmiş günümüz Kürdistan’ında, orman kalıntılarını, tek kalmış ağacı da yakmaya devam ediyorlar. Lice’de, Bingöl, Şırnak ve Şemdinli’de yakılan kalıntılar, tükenince yangın kendiliğinden sönüyor. Türk’ün zafer meşalesi, insanlık yangınlarını söndürmek yasak. Yasağın karşılığı süngüye, namluya hedef olmak veya Türk’ün onurunu incitmekten zindanı boylamaktır.

Türk’ün doğa ve medeniyetle son “imtihanı“, 17 Ağustos 2021 günü Dersim’de yaşandı. Türk ordusu durup dururken,  Dersim dağlarını örten son orman parçalarına, oralarda yaşayan ve bir kutsal gibi esirgenen dünyalar güzeli yaban keçileri, hayvanat literatürünün evrensel listesine “Kürdistan Kızıl Tilkisi“ olarak kayıtlı, yer yüzünün en sevimli, en oyunbaz tilkilerine karşı karadan, havadan büyük taarruza geçti.

Havadan yağdırılan yangın bombalarıyla, ormanlar dört ayrı yerden alevlendi.

Söndürmeye koşan Dersimlilerin önüne, yasak barikatları kuruldu. 13 gün boyunca Kürt’ün yardımı engellendi. Engelin gerisinde orman, orman canlıları yandı. Türk kamu vicdanı, bu yangını seyretti. İnsanlık adına bir tek yaprak kımıldamadı.

Onüçüncü gün, düşman toprağındaki yangın hedefine varınca, su serpen bir uçak, iki tane de helikopter gönderdiler, yangın dağlarına.

Buraya kadar, olanlar Türk devletinin “normali“dir. Türk devleti, daha kurulmadan düşmandı. Onlar, Kürtler sözkonusu ise eğer, salt yakmak, yıkmak ve öldürmek için vardı, vardır. Bu, ta başından beri böyle.

Dinci-ırkçı AKP rejimi oto yollar, hava alanları inşa ediyor ve “işte Kürt kardeşlerimize yatırım hizmeti“ diyorlardı.

Oysa Kürtler, yüz yıldır vergi ödüyorlar, bugüne dek hizmet ya da yatırım adına tek kuruşluk bir harcama yapmamışlardı. Tersine aralıklarla kırıma, hırsızlığa, talana, soyguna çıkıyor, o arada götüremediklerini yakıyor, yıkıyorlardı. Hizmetse eğer Kürtlerin gördükleri buydu.

Bizler yüz yıllık uygulamayı bilerek, AKP yatırımlarının aldatmaca, göz bağı olduğunu söylüyor, “kanmayın, kandırılmayın, bunlar ölüm yolları, savaş hazırlıkları“ diye nefes tüketiyorduk. 1937’de Dersimi vurmadan, yıllar öncesinden giriştikleri hazırlıkları hatırlatıyorduk.

Ama, “vaziyetten“ nemalanan kimi Kürtler ise “AKP yartırımlarını“ alkışlıyor ve de sevinçten göbek atıyorlardı. Yazık ki, bizler haklı çıktık. Cizîra Botan, Şırnak, Sur ve diğer şehirlerin kuşatılmasını, füzelerin ateşlenmesini gözlerimizle gördük.

Türk devleti, Kürt düşman doğdu. Düşman kaldı. Ama gerçeği kimi Kürtlere anlat, deveyi hendekten atlatmaktan zor. Çünkü çıkarları anlamamayı, gerçeği görmemeyi gerektiriyor.

Hüzün ama, Dersim yangını sırasında, kimileri hesaplı, planlı hareket eden katilden yardım umuyordu. Yangıncıdan, yangını söndürme istiyorlardı. Kendini hala hak ile hukuk sahibi yurttaş gibi gören bazıları, “biz de vatandaşız“ diyerek ağız eğiyor, yangına müdahale edilmesini dileniyorlardı. Hatta kardeşlikten söz edenler bile vardı.

Oysa, bir dostumuzun deyimiyle, “yangını başlatıp söndürmüyorlarsa bir bildikleri var“ demektir. Onlar, yüz yıldır kararlılıkla, bu “bildiklerinin izinden gidiyor“lar. Anlasana sen de. Kürt düşmandır. Doğası da...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.