- Dünya Meteoroloji Örgütü’nün güncel su raporu, küresel su kaynakları açısından alarm veren bir tablo çiziyor. Son yıllarda nehirlerden akan su azaldı, buzullar küçüldü ve birçok bölgede yeraltı su seviyesi düştü.
- Bilim insanlarına göre su döngüsünün giderek daha düzensiz ve öngörülemez hale gelmesi, yalnızca doğal ekosistemleri değil, tarımdan enerji üretimine, sanayiden kentlerin su güvenliğine kadar çok geniş bir alanı etkileyebilir.
- İklim değişikliği dünyanın su döngüsünü değiştirirken, bu değişimin etkileri yalnızca su kaynaklarında değil, suyun bulunduğu dağların kendisinde hissediliyor. Bilim insanları, yüksek dağlık bölgelerde iklim değişikliği ile jeolojik tehlikeler arasındaki ilişkinin anlaşılmadığına dikkat çekiyor.
BAHAR AVJÎN
Dünyanın su kaynakları giderek azalıyor. Buzullar küçülüyor, nehirlerin debisi düşüyor, yeraltı suları çekiliyor. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) son raporu, su döngüsündeki dengenin giderek bozulduğunu ortaya koyuyor. Himalayalar’da yaşanan kaya çökmesi ve sel felaketi ise iklim değişikliğinin yüksek dağlık bölgelerdeki yıkıcı etkilerine dair yeni kanıtlar sunuyor.
WMO’nun güncel su raporu, küresel su kaynakları açısından alarm veren bir tablo çiziyor. Son yıllarda nehirlerden akan su azaldı, buzullar küçüldü ve birçok bölgede yeraltı su seviyesi düştü.
Özellikle Orta ve Doğu Avrupa’da 2025 yılında yeraltı su seviyelerinde dikkat çekici bir gerileme yaşandı. WMO verilerine göre bu bölgede, 2014-2024 dönemi ortalamasına kıyasla en büyük açık kaydedildi. Kuzey Avrupa’nın büyük bölümünde ise tablo farklıydı; yeraltı su seviyeleri uzun vadeli ortalamanın üzerinde seyretti.
Hesabımızdaki su tükeniyor
WMO Hidroloji ve Kriosfer Dairesi Başkanı Wayne Jenkinson, su kaynaklarındaki değişimin tek bir nedene bağlanamayacağını belirtiyor. İnsan kaynaklı iklim değişikliği, artan nüfusla birlikte yükselen su talebi ve doğal iklim dalgalanmaları, tabloyu şekillendiren başlıca etkenler arasında gösteriliyor.
Bilim insanlarına göre asıl dikkat çekici gelişme, su döngüsünün giderek daha düzensiz ve öngörülemez hale gelmesi. Bu durum yalnızca doğal ekosistemleri değil, tarımdan enerji üretimine, sanayiden kentlerin su güvenliğine kadar çok geniş bir alanı etkileyebilir.
WMO Başkanı Celeste Saulo, dünyadaki su rezervlerini geçmişte kuraklık dönemlerinde devreye giren bir “tasarruf hesabına” benzetiyor. Ancak bu hesabın artık hızla tüketildiğini söylüyor. Saulo’ya göre mevcut denge, toparlanmaya değil, “giderek artan bir açık” yönünde ilerliyor.
WMO’nun verileri de bu değerlendirmeyi destekliyor. İzlenen kuyuların neredeyse üçte ikisinde 2025 yılında su seviyesi uzun vadeli ortalamanın altında kaldı. Nehirlerden akan toplam su miktarı ise 2025’te son 35 yılın en düşük seviyelerinden birine geriledi.
Örgüt, raporu hazırlarken 2025 sonuna kadar elde edilen beş yıllık gözlem ve ölçümleri değerlendirdi. Son beş yılda kaydedilen suyla bağlantılı aşırı doğa olaylarının en az yarısının Asya ve Afrika’da meydana gelmesi de dikkat çekti. 2026 yazında Ren ve Tuna nehirlerinde görülen düşük su seviyeleri ise raporun veri kapsamına dahil edilmedi.
El Niño yeni bir baskı oluşturuyor
Su kaynakları üzerindeki baskının önümüzdeki dönemde de sürmesi bekleniyor. Bu süreçte etkisini güçlü şekilde artırması beklenen El Niño, su döngüsündeki düzensizliği daha da artırabilir.
Rüzgârları ve su döngülerini etkileyen El Niño, dünyanın farklı bölgelerinde birbirinden tamamen farklı sonuçlar doğurabiliyor. Bazı bölgelerde şiddetli kuraklıklara yol açarken, başka bölgelerde aşırı yağış ve sellere neden olabiliyor.
Ancak su kaynaklarındaki küresel değişimin en çarpıcı sonuçlarından biri yalnızca nehirlerde veya yeraltı sularında görülmüyor. Yüksek dağlarda yaşanan gelişmeler, iklim değişikliğinin su döngüsü ile jeolojik riskleri nasıl birbirine bağladığını da ortaya koyuyor.
Küresel ısınma dağ yamaçlarını yerinden oynatıyor
Nepal’deki Langtang Lirung’un 7.000 metrenin üzerindeki kuzey yamacında meydana gelen büyük kaya çökmesi ve ardından yaşanan yıkıcı sel, iklim değişikliğinin yüksek dağlık bölgelerdeki etkilerine ilişkin yeni bir tartışma başlattı.
World Weather Attribution (WWA) tarafından yayımlanan kapsamlı bir rapora göre, olayda iklim değişikliğinin rolü daha önce tahmin edilenden çok daha büyük.
Dağın yamacı zaten jeolojik açıdan kırılgan durumdaydı. 2015 yılında meydana gelen büyük deprem de bu yapıyı daha da zayıflatmış olabilir. Ancak araştırmacılara göre çöküşün arkasındaki kritik süreçler arasında buzulların geri çekilmesi, permafrostun (kalıcı don) çözülmesi, olağanüstü miktarda eriyik su ve kaya çökmesinden hemen önce yaşanan sıra dışı sıcaklıklar bulunuyor.
Başka bir deyişle, sıcaklık artışı yalnızca buzları eritmekle kalmıyor; yüksek dağların fiziksel dengesini de değiştirebiliyor.
Sıfır derece sınırı yukarı çıkıyor
Sanayileşme öncesi dönemden bu yana Himalaya bölgesinde sıcaklıklar yaklaşık 1,5 derece arttı. WWA’nın raporuna göre sıcaklıklardaki bu artış, muson ve muson sonrası dönemlerde sıfır derece sınırının her on yılda yaklaşık 100 metre yükselmesine neden oldu. Böylece daha önce yıl boyunca donmuş kalan buz ve permafrost (kalıcı don) alanları da giderek daha sıcak koşullara maruz kalmaya başladı.
Kaya çökmesinden önceki yıl olağanüstü sıcak geçti. Olaydan hemen önceki iki ay ise bölgede şimdiye kadar ölçülen en sıcak aylar oldu.
Bavyera Bilimler Akademisi’nden glasiyolog Christoph Mayer, yaşanan süreci şöyle değerlendiriyor: “Birçok gösterge, iklim değişikliğinin belirleyici bir rol oynadığına işaret ediyor. Permafrostun çözülmeye başladığı ya da buzul erimesinin zayıftan şiddetliye geçtiği bir yükseklik kuşağındayız.”
Kar yerine yağmur, buz yerine sel suyu
Himalayalar’daki sıcaklık artışının önemli sonuçlarından biri de yüksek rakımlarda yağış biçiminin değişmesi.
Sıcaklıkların yükselmesiyle birlikte daha önce kar olarak düşen yağışların bir bölümü artık yağmur olarak düşüyor. Karın buzulların üzerinde birikerek onlarca hatta yüzyıllar boyunca buz kütlesine dönüşmesi yerine, yağmur ve eriyik suyu buzul çatlaklarından hızla aşağı sızabiliyor.
Su, buzun altındaki kaya yarıklarına ulaşarak burada birikebiliyor. Permafrostun çözülmesiyle ortaya çıkan su da kayaların içine sızıyor ve kaya kütlesi üzerinde ilave basınç oluşturuyor.
Araştırmacılara göre bu süreçlerin bir araya gelmesi, yamacın giderek daha dengesiz hale gelmesine ve sonunda çökmesine katkıda bulundu.
Bu bulgu, yüksek dağlardaki tehlikelerin izlenmesi açısından da önem taşıyor. Kaya kütlelerinin içinde sanılandan çok daha fazla eriyik su birikebilmesi, yalnızca Himalayalar için değil, Alpler gibi diğer yüksek dağ sistemleri için de yeni sorular ortaya çıkarıyor.
Christoph Mayer, bu nedenle mevcut izleme çalışmalarının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor: “Artık kesinlikle daha dikkatli bakmak gerekiyor. Suyun etkisi biliniyordu, ancak Nepal’de görüldüğü gibi bu ölçekte olabileceği bilinmiyordu.”
Suyu değil, dağları da değiştiriyor
Himalaya’daki kaya çökmesi, iklim değişikliğinin etkilerinin yalnızca sıcaklık rekorları, kuraklık veya buzulların küçülmesiyle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Isınan iklim; yağış biçimlerini, kar ve buzun dağlardaki dağılımını, permafrostun durumunu ve kayaların içindeki su hareketini değiştirerek yüksek dağların fiziksel dengesini de etkileyebiliyor.
WWA’nın bulguları, Himalaya’daki ısınma yaşanmasaydı söz konusu olayın bu kadar hızlı gerçekleşmesinin ve muhtemelen aynı ölçekte yaşanmasının beklenmeyeceğine işaret ediyor.
Daha geniş tablo ise çok daha önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: İklim değişikliği dünyanın su döngüsünü değiştirirken, bu değişimin etkileri yalnızca su kaynaklarında değil, suyun bulunduğu dağların kendisinde de hissediliyor.
Bilim insanları, özellikle yüksek dağlık bölgelerde iklim değişikliği ile jeolojik tehlikeler arasındaki ilişkinin henüz tam olarak anlaşılmadığına dikkat çekiyor. Himalayalar’daki son olay da bu bilinmeyenlerin giderek daha somut sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.