- Toplumsal koşullar değiştiğinde, insanların birlikte hareket etmesini sağlayan ortak anlatılar da değişiyor. Milyonlarca insanın aynı siyasi düzen içinde birlikte yaşamasını ve hareket etmesini sağlayan ortak inançlar çözülüyorsa, onların yerini ne alacak?
- Avrupa'da 16. yüzyıldan itibaren belirleyici güç iletişim teknolojileri oldu: Matbaa Reform'u, gazeteler Aydınlanma'yı, radyo ve sinema totaliter kitle siyasetini, televizyon ise savaş sonrası liberal demokrasinin ortak kamusal alanını mümkün kıldı. Şimdi aynı dönüşümün yeni bir aşamasındayız.
- Sosyal medya, televizyonun milyonları aynı 'odada' buluşturduğu dünyayı parçaladı. Algoritmalar, kimlikler, öfkeler, komplolar ortak gerçeklik duygusunu aşındırdı. İnsanlar artık algoritmaların kopardığı sosyal medya balonlarında yaşıyorsa, onları yeniden bir araya getirecek ortak anlatı ne olacak?
- Yapay zekâ, algoritmalar ve milyarlarca insanın oluşturduğu ağ, geleceğin ortak anlatısının altyapısını hazırlıyor olabilir. Ama bunun nasıl bir anlatı olacağını henüz bilmiyoruz. Belki de bugün yaşadığımız siyasi ve kültürel çatışmalar, bu yeni düzenin nasıl olması gerektiğine ilişkin büyük bir mücadelenin ilk aşamalarıdır.
BAHAR AVJÎN
14 Şubat 2025'te Münih Güvenlik Konferansı'nda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in Avrupa'ya verdiği mesaj, yalnızca transatlantik ittifakın geleceğine ilişkin sert bir uyarı değildi. Daha derinde, Batı'nın kendisini tanımladığı ortak siyasi ve ahlaki çerçevenin artık eskisi kadar sağlam olmadığını ilan ediyordu. Vance, kıtanın en büyük tehdidinin dışarıdan değil içeriden geldiğini söyledi: Kendi halkına güvenmeyen hükümetler, seçimleri iptal eden mahkemeler, gerileyen ifade özgürlüğü. ABD, artık kendi değerlerini paylaşmayan bir Avrupa'yı savunmak zorunda değildi. Saatler sonra Dışişleri Bakanı Marco Rubio aynı mesajı yineledi: Savaş sonrası düzen bitmişti, bundan sonra işler çıkara dayalı al-ver ile ve çok kutuplu yürüyecekti. Almanya Şansölyesi olmasına günler kalan Friedrich Merz, Avrupa'nın artık Washington'a güvenemeyeceğini söyledi.
Avrupa'da yükselen bu tepki, Washington ile Avrupa arasındaki bir politika anlaşmazlığından çok daha büyük bir kırılmaya işaret ediyordu. Çünkü tartışmanın merkezinde artık NATO'nun, ticaretin ya da güvenlik garantilerinin ötesinde bir soru vardı: Milyonlarca insanın aynı siyasi düzen içinde birlikte yaşamasını ve hareket etmesini sağlayan ortak inançlar çözülüyorsa, onların yerini ne alacaktı?
Yeni bir aşama
Meksikalı tarihçi Macario Schettino'nun Noema'da yayımlanan makalesi bu sorunun peşine düşüyor. Schettino'ya göre liberal demokrasinin bugün yaşadığı kriz, yalnızca kurumların başarısızlığıyla ya da popülizmin yükselişiyle açıklanamaz. Asıl sorun, bu kurumları bir arada tutan "ortak anlatı"nın, yani milyonlarca insanın aynı gerçeklik ve değerler dünyasında buluşmasını sağlayan "aşkın inanç" çerçevesinin parçalanması.
İnsanlık tarihinde bu tür kırılmalar daha önce de yaşandı. Ancak Schettino'nun iddiasına göre geçmişte onları çoğunlukla iklim değişimleri tetiklerken, 16. yüzyıldan itibaren belirleyici güç iletişim teknolojileri oldu: Matbaa Reformasyon'u, gazeteler Aydınlanma'yı, radyo ve sinema totaliter kitle siyasetini, televizyon ise savaş sonrası liberal demokrasinin ortak kamusal alanını mümkün kıldı. Şimdi aynı dönüşümün yeni bir aşamasındayız. Sosyal medya, televizyonun milyonlarca insanı aynı "odada" buluşturduğu dünyayı parçaladı; algoritmalar, kimlikler, öfkeler, komplolar ve kültür savaşları ortak gerçeklik duygusunu aşındırdı. Schettino bu tablodan hareketle şu soruyu soruyor: İnsanlar artık paralel gerçekliklerde, algoritmaların birbirinden iyice kopardığı sosyal medya balonlarında yaşıyorsa, onları yeniden birlikte hareket ettirecek ortak anlatı ne olacak?
Ortak anlatılar neden önemli?
Schettino'nun argümanını anlamak için önce "ortak anlatı"dan ne kastettiğine bakmak gerekiyor. İnsanlar yalnızca fiziksel ihtiyaçları nedeniyle büyük topluluklar halinde yaşamıyor, birbirlerini tanımadıkları halde milyonlarca insanın aynı düzen içinde işbirliği yapabilmesi, ortak bir anlam dünyasını paylaşmalarını gerektiriyor. Para bunun en basit örneklerinden biri: Bir banknotun kendi başına taşıdığı maddi değer sınırlıdır; onu değerli kılan, milyonlarca insanın aynı anda onun bir değişim aracı olduğuna inanmasıdır. Dinler, uluslar, hukuk sistemleri ve vatandaşlık da benzer biçimde, tek tek bireylerin hayatını aşan ortak kabullere dayanır.
Schettino bu tür inançları "aşkın" olarak ele alıyor; çünkü insanlar kendilerinden daha büyük ve daha uzun ömürlü olduğuna inandıkları bir düzenin parçası olduklarında, yalnızca bugün için değil, gelecek kuşaklar için de hareket edebiliyor. Bir devletin, bir dinin ya da bir ulusun devamlılığı da büyük ölçüde bu ortak kabule dayanıyor. Bu nedenle kurumların kendisi kadar, kurumlara neden inanılması gerektiğini açıklayan anlatı da önemli.
Önce iklim değişti, sonra inançlar
Schettino, insanlık tarihindeki büyük dönüşümlerin izini sürerken önce iklim değişikliklerine bakıyor. Buzul Çağı'nın sona ermesiyle birlikte insanların yaşam biçimleri değişti; bununla birlikte doğaya, atalara ve tanrılara ilişkin inançlar da dönüşmeye başladı. Ona göre daha sonraki büyük iklim olayları da benzer biçimde insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini etkiledi. Buradaki temel mekanizma önemli: Toplumsal koşullar değiştiğinde, insanların birlikte hareket etmesini sağlayan ortak anlatılar da değişiyor.
Daha büyük toplulukların ortaya çıkması, yalnızca daha fazla insanın bir araya gelmesi anlamına gelmiyordu. Bu insanların birbirlerine neden güvenmeleri gerektiğini, hangi kurallara uyacaklarını ve kendilerinden daha büyük hangi düzenin parçası olduklarını da açıklamak gerekiyordu. Fakat Schettino'ya göre modern döneme gelindiğinde bu dönüşümlerin temel motoru giderek iklimden çok başka bir şeye dönüşecekti: iletişim teknolojilerine.
Matbaa yalnızca kitap basmadı
16. yüzyılda matbaanın yaygınlaşması, insanların bilgiye ulaşma biçimini kökten değiştirdi. Fikirler daha hızlı yayıldı, daha geniş kitlelere ulaştı ve daha önce yerel kalan tartışmalar Avrupa'nın farklı bölgelerinde ortak tartışmalara dönüşmeye başladı. Martin Luther'in 1517'de Katolik Kilisesi'nin otoritesine meydan okuması bu dönüşümün en önemli örneklerinden biriydi. Matbaa sayesinde dini metinler ve Luther'in fikirleri daha önce görülmemiş bir hızla yayıldı. Bunun sonucu yalnızca dini bir bölünme olmadı; insanların hakikatin kaynağına ve otoritenin meşruiyetine ilişkin ortak kabulleri de parçalanmaya başladı.
Matbaanın hızlandırdığı dini reform hareketleri (Reformasyon) Avrupa'yı sarstı. Eski düzen bu taleplere şiddetle direndi; Katolik Kilisesi ve ona bağlı siyasi güçler otoritelerini korumak için reform hareketlerini bastırmaya çalıştı, Avrupa uzun süreli ve kanlı çatışmalara sürüklendi. Fakat bu çatışmaların sonunda ortaya çıkan sorun daha büyüktü: İnsanların artık aynı dini inanca sahip olmadığı bir dünyada, farklı inançlara sahip insanlar nasıl aynı siyasi düzen içinde yaşayacaktı? Eski ortak anlatı parçalanmıştı, yeni bir ortak çerçeveye ihtiyaç vardı.
Aydınlanma: Tanrı'nın yerine vatandaş
18. yüzyılda gazeteler, kahvehaneler ve yeni kamusal tartışma alanları bu ihtiyacın karşılanmasında önemli rol oynadı. İnsanlar artık yalnızca kilisenin ya da sarayın belirlediği bir dünyayı dinlemek yerine, toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğini tartışabiliyordu. Bu yeni iletişim ortamı, Aydınlanma düşüncesinin yayılmasına katkıda bulundu. 1755'te Lizbon'u yıkan deprem ise Avrupa'nın düşünsel dünyasında önemli bir sarsıntı yarattı, büyük bir felaket karşısında Tanrı'nın düzeni ve insanın bu düzen içindeki yeri yeniden sorgulanmaya başladı.
Fransız Devrimi ile birlikte yeni bir siyasi figür öne çıktı: vatandaş. Artık insanları bir arada tutan şey yalnızca aynı dine inanmak değildi; ortak bir siyasi topluluğun üyesi olmak, belirli haklara sahip olmak ve bu topluluğun geleceğinde söz sahibi olmak da yeni bir meşruiyet kaynağı haline geliyordu. Böylece eski aşkın çerçevelerin yerini giderek ulus, vatandaşlık, haklar ve halk egemenliği etrafında şekillenen yeni bir ortak anlatı almaya başladı.
Radyo ve sinema: Kitlelerin ortaya çıkışı
20. yüzyıla gelindiğinde iletişim teknolojileri bir kez daha sıçradı. Bu kez radyo ve sinema, milyonlarca insanın aynı anda aynı mesajla karşılaşmasını mümkün kıldı. Bu teknolojilerin siyasi sonuçları son derece güçlüydü: Mussolini ve Hitler, kitle iletişim araçlarını siyasi seferberliğin merkezine yerleştirdi, sinema propaganda için kullanıldı, Leni Riefenstahl'ın filmleri Nazi rejiminin kendisini nasıl göstermek istediğinin örnekleri haline geldi, Sovyetler Birliği de sinemayı yeni toplum anlayışını yaymak için kullandı. Artık siyasi liderler yalnızca insanlara konuşmuyordu, milyonlarca insanın aynı anda aynı duyguyu paylaşmasını sağlayabiliyorlardı. Schettino'ya göre totalitarizmin ayırt edici özelliklerinden biri de buydu: İmal edilmiş ulusal duygu. Fakat savaş sonrasında bu teknolojilerin yarattığı ortak kamusal alan farklı bir biçim aldı.
Televizyon ve "ortak oda"
İkinci Dünya Savaşı sonrasında televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte milyonlarca insan her akşam aynı haberleri izlemeye, aynı tartışmaları takip etmeye ve aynı siyasi olaylar hakkında konuşmaya başladı. Televizyon, Schettino'nun anlatısında yalnızca bir eğlence aracı değildi, aynı zamanda modern demokrasinin ortak kamusal alanını kuran temel araçlardan biriydi. İnsanlar aynı programları izliyor, aynı siyasi liderleri görüyor ve aynı gündem etrafında tartışıyordu. Toplumun tamamı fiziksel olarak aynı yerde bulunmasa bile, sanki ortak bir odada yaşıyormuş gibi aynı gerçeklik alanını paylaşıyordu.
Liberal demokratik kurumlar da bu iletişim düzeniyle uyumlu biçimde şekillendi. Partiler politikalarını seçmene anlatıyor, gazeteciler ortak bir gündem oluşturuyor, televizyon kanalları siyasi tartışmaları milyonlarca insana aynı anda taşıyordu. Bu düzen kusursuz değildi, ancak önemli bir avantajı vardı: İnsanların en azından ne hakkında tartıştıkları konusunda ortak bir zemin bulunuyordu.
2006'dan sonra ortak oda dağıldı
Schettino'nun anlatısındaki kritik kırılma burada ortaya çıkıyor. 2006 civarında sosyal medyanın yükselişi ve kısa süre sonra akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte iletişim sistemi yeniden değişti; artık birkaç televizyon kanalının belirlediği ortak gündem yoktu. Herkes konuşabiliyordu, fakat herkes artık aynı şeyi dinlemiyordu. İletişim demokratikleşirken ortak kamusal alan parçalanmaya başladı; insanlar giderek kendi ilgi alanlarına, kimliklerine ve dünya görüşlerine göre ayrışan bilgi akışlarının içine girdi.
Algoritmalar hangi içeriği göreceğimizi belirlemeye başladı. Öfke, korku, kimlik ve çatışma içeren içerikler daha fazla dikkat çekti. Komplo teorileri, kültür savaşları ve birbirinden tamamen farklı gerçeklik algıları aynı dijital ortamda yan yana yaşamaya başladı. Televizyon çağının "paylaşılan odası", sosyal medya çağında giderek bir "bağırma pazarına" dönüştü. Sorun yalnızca insanların farklı düşünmesi değildi; sorun, artık hangi gerçeklik üzerinde anlaşılması gerektiğinin bile ortak olmamasıydı.
Münih'te kırılan şey
Bu nedenle Schettino, JD Vance'in 14 Şubat 2025'te Münih Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmayı yalnızca Avrupa ile ABD arasındaki güncel siyasi gerilim üzerinden okumuyor. Vance'in konuşması, Batı'nın kendisini tanımladığı siyasi anlatının ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteren bir işaret olarak okunabilir. Savaş sonrası Batı'nın ortak anlatısı; liberal demokrasi, bireysel haklar, hukuk devleti, vatandaşlık ve ortak güvenlik kurumları etrafında kurulmuştu. Bu düzenin temelinde basit ama güçlü bir varsayım vardı: Farklı insanlar, ortak siyasi kurumlar ve ortak haklar etrafında birlikte yaşayabilir. Fakat bu varsayımın kendisi de bir inanç gerektiriyor. İnsanların aynı ülkeye ait olduklarına, aynı hukuki düzenin parçası olduklarına ve farklılıklarına rağmen ortak bir siyasi topluluk oluşturabileceklerine inanmaları gerekiyor. Schettino'nun dikkat çektiği nokta şu: Bu çerçeve baştan kırılgandı. Çünkü insanlardan şunu kabul etmelerini istiyordu: Ruh yok, öteki boyut yok, bizi izleyen bir ata yok, bizi tanıyacak bir tanrı yok. Bir ulus içindeki milyonlarca yabancıyı birleştiren şeyin öncelikle piyasa fiyatları ve oylar dengesi olduğunu kabul etmemizi istiyordu. Bu, insanların yaşamaya çalıştığı en zor aşkın çerçeve; çünkü hiçbir teselli sunmuyor. Önceki her çerçeve, asla tamamen ölemeyecek bir şeyin parçası olduğumuz inancıyla birlikte geliyordu. Vatandaşlık çerçevesi ise bu teselliyi vermiyor.
Bu inanç zayıfladığında kurumlar bir anda ortadan kalkmıyor. Seçimler yapılmaya, parlamentolar çalışmaya, mahkemeler karar vermeye devam ediyor. Ama bütün bunların neden birlikte var olması gerektiğine ilişkin ortak açıklama giderek zayıflıyor.
İki kaçış yolu
Schettino'ya göre böyle dönemlerde toplumlar genellikle geçmişe yöneliyor. Birinci yol, eski düzeni geri getirmeye çalışmak. Bu yaklaşım, geçmişte toplumu bir arada tuttuğu düşünülen dini, milli ya da kültürel değerleri yeniden merkeze koyuyor. Schettino bunu bir tür restorasyon arayışı olarak ele alıyor. Avrupa'daki sağ popülizmin bazı biçimleri ve ABD'deki MAGA hareketi bu eğilimin çağdaş örnekleri arasında değerlendiriliyor. Schettino'nun ifadesiyle, yapısal olarak hepsi kabile tanrısını geri getirme girişimi.
İkinci yol ise bunun tam tersi gibi görünüyor: Yeni ve kusursuz bir toplum yaratma iddiası. Bu yaklaşımda toplumun mevcut düzeni reddediliyor ve daha adil, daha eşit ya da daha özgür bir dünyanın belirli bir siyasi proje aracılığıyla kurulabileceği düşünülüyor. Schettino bu çizgiyi Fransız Devrimi'nin radikal döneminden Marksizm-Leninizm'e kadar uzanan farklı örneklerle ilişkilendiriyor. Böylece günümüzün siyasi çatışması yalnızca sağ ile sol arasında bir mücadele olmaktan çıkıyor. Daha derindeki mücadele, topluma anlamı kimin ve hangi anlatıyla vereceği üzerine kuruluyor. Schettino'nun çarpıcı ifadesiyle: "Çatışma artık üretim araçları üzerine değil, anlam üretimi üzerine."
Yeni aşkın anlatısı nereden gelecek?
Schettino kesin bir cevap vermiyor. Zaten makalenin asıl gücü de burada: Bugünün dünyasında hangi anlatının ortaya çıkacağını bildiğini iddia etmek yerine, neden yeni bir anlatıya ihtiyaç duyduğumuzu göstermeye çalışıyor. İnsanlık daha önce de benzer geçişlerden geçti: Eski anlatılar çöktü, yeni iletişim teknolojileri ortaya çıktı, toplumlar bir süre kaos yaşadı, ardından yeni bir ortak çerçeve oluştu. Bugün sosyal medya çağının yarattığı parçalanma da belki böyle bir geçiş döneminin başlangıcı.
Schettino'nun işaret ettiği tarihsel zaman ölçekleri bu konuda ufuk açıcı: Reform'un Westphalia Barışı'na oturması 131 yıl aldı; Aydınlanma daha uzun sürdü; kitle medyası geçişi, savaş sonrası düzen istikrara kavuşmadan önce iki dünya savaşı ve bir Soğuk Savaş üretti. Sosyal medya geçişi ise hâlâ çok genç. Yapay zekâ, algoritmalar ve birbirine bağlanmış milyarlarca insanın oluşturduğu ağ, geleceğin ortak anlatısının altyapısını şimdiden hazırlıyor olabilir. Ama bunun nasıl bir anlatı olacağını henüz bilmiyoruz. Belki de bugün yaşadığımız siyasi ve kültürel çatışmaların tamamı, bu yeni düzenin nasıl olması gerektiğine ilişkin daha büyük bir mücadelenin ilk aşamalarıdır.
Kaynak: Macario Schettino'nun Noema dergisinde yayımlanan "The Rise & Fall of Liberal Democracy's Shared Fiction" başlıklı yazısı
https://www.noemamag.com/the-rise-and-fall-of-liberal-democracys-shared-fiction/