Kürt halkı sınırları yıktı

Dosya Haberleri —

Cemil Bayık

Cemil Bayık

  • KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık: “Halkımızın ortaya koyduğu bu demokratik ulusal birlik tutumu artık demokratik ulusal birliğin bir söylemden çıkıp pratiğe geçmesini beklemektedir. Ortak öz savunma, ortak diplomasi başta olmak üzere Kürt halkının sorunlarına çözüm bulacak bir ulusal platformu gerçekleştirme imkanı her zamankinden daha fazlasıyla vardır.”

Rojava'ya yönelik saldırıların çok boyutlu etkileri tartışılmaya devam ediyor. Ortadoğu'yu etkileyen ve dünyada tüm Kürtleri harekete geçiren saldırının yankıları sürüyor. Kürtler ve dünyanın her yerindeki dostları harekete geçerek Rojava için sokaklara akın etti. Uluslararası güçler ve Türkiye'nin desteklediği HTŞ saldırıları, direnişle Rojava sınırlarında durduruldu. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Türkiye'nin hesaplarını, Rojava'ya yönelik saldırıların uluslararası alanda yaptığı yankıları, Kürt ulusal birliğinin imkanlarını değerlendirdi.   

Bu süreçte dünyanın birçok yerinde oldukça güçlü ve yaygın enternasyonal dayanışma eylemleri gerçekleşti. Farklı halkların ve toplumsal kesimlerin katıldığı bu eylemler, 68 kuşağıyla anılan enternasyonal dayanışma dalgasıyla kıyaslanıyor. Öncelikle, bu düzeyde güçlü bir uluslararası dayanışmanın ortaya çıkmasının temel nedenleri nelerdir?

2014 Kobanê direnişi sırasında da sosyalist güçler, devrimci demokratik güçler dünyanın her yerinde önemli dayanışma eylemleri gerçekleştirdiler. Yüzlercesi Kobanê direnişine ve Rojava Devrim alanına koştular, onlarca enternasyonalist sosyalist bu alanda şehit düştü. Bu açıdan enternasyonallerle Rojava Devrimi arasındaki bağ uzun yıllara dayanmaktadır.

68 kuşağı gençliği kapitalist modernist sisteme karşı bir isyanı ifade ediyordu. Aynı zamanda reel sosyalizme karşı da bir başkaldırıyı ifade ediyordu. Sistematik bir ideolojik ve teorik doğrultuları yoktu. Hatta en radikal yansımasını Türkiye’de buldular. Türkiye’de 68 kuşağı sosyalizmi benimseyen ve bu temelde örgütlenip mücadele etmeyi hedefleyen bir eğilim içindeydi. Rojava etrafında gelişen dayanışmayı geliştirenlerin büyük bölümü Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü ekolojik demokratik toplum paradigmasını benimseyen bir topluluğu ifade etmektedir. Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigmasının etkisi dünyanın dört bir köşesine yayılmıştır. Öte yandan Avrupa demokratik kamuoyu birçok katliam yapan DAİŞ’i yenilgiye uğratan ve Avrupa’yı bu beladan kurtaran Rojava’ya yardımı bir borç bilmektedir. Sadece Avrupa’daki halklar değil dünyanın her tarafındaki halklar DAİŞ’i yenilgiye uğratanın Rojavalı devrimciler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu da Rojava direnişiyle dayanışma eylemlerine kitlesel bir enternasyonal topluluğun katılmasını sağlamıştır. Kürtler bu düzeyde dostları olduğu için de gurur duymalıdırlar. Avrupa’daki Kürtlerin bir görevi de bir Avrupalıyı kendine dost yapıp bu tür eylemlere katması olmalıdır. Bunu yapmamak ve başarmamak yanlıştır.

Rojava’ya dönük saldırılar Kürt halkında geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde bir ulusal birlik tutumunun gelişmesine yol açtı.  Yine Kürt parti ve örgütlerinin bu süreçte belli olumlu tutumları oldu. Kürt partilerinin ortak bir platformda buluşması için herhangi bir girişiminiz olacak mı?

Rojava Kürdistan'ı sahiplenme eylemleri Kürdistan’ın 4 parçası ve yurt dışında çok kitlesel gerçekleşti. Bu aynı zamanda Kürt halkının özgürlük tutkusunun yükseldiğini ortaya koyuyor. Halkımızın baskıya ve zulme karşı 100 yıllık direnişi ve birikmiş öfkesi var. Özellikle Rêber Apo önderliğinde kesintisiz 52 yıllık mücadele Kürt halkını yeniden yarattı. Kürt halkı on yıllardır ayakta olan bir halktır. Serhildanın defalarca gerçekleşmediği il ve ilçe kalmadı. Bakurê Kürdistan’da on yıllardır ağır bedeller verilerek yürütülen bir mücadele var. Kürt halkında yurtseverlik ve özgürlük tutkusu yükseldi. Bakurê Kürdistan’daki bu mücadele Kürdistan’ın 4 parçasını derinden etkiledi. Bu mücadele Kürtlerin güvencesi, geleceği ve onuru olarak görüldü. Rêber Apo’nun ve PKK’nin Kürdistan’ın 4 parçasındaki itibarı ve etkisi çok arttı. Kürdistan’ın 4 parçası bu önderi kendi önderleri ve mücadeleyi de kendilerinin mücadelesi olarak gördü. Bu 52 yıllık mücadelenin Kürdistan’da yarattığı psikoloji ve iklim Kürtler açısından büyük bir kazanım olmuştur. Rojava’ya yönelik saldırılara karşı mücadeleyi sahiplenme eylemlerini de yaratan esas olarak bu gerçekliktir. Kadir kıymet bilen, emek bilen halkımız büyük mücadele veren, büyük değerler yaratan Önderliğimizin ve Hareketimizin Kürdistan halkı ve tarihi içindeki yerini çok iyi bilmektedir.

Önceleri çizilen suni sınırlar duyguda, düşüncede ve tepkilerde de bazı sınırlar yaratmıştı. Bizim Kürdistan’ın 4 parçasında verdiğimiz mücadele bu sınırları kaldırdı, duyguları birleştirdi. Rêber Apo’nun düşünceleri ve paradigması Kürdistan’ın 4 parçasında da örgüt ve mücadele olarak pratikleşti. Kürdistan’ın 4 parçasını bu düzeyde etkilemek bugün açığa çıkan sonuçlarda önemli rol oynamıştır. Bunu esas olarak Hareketimizin yarattığını 4 parçadaki halkımız çok iyi bilmektedir.

Halkın bu tutumu tüm Kürt siyasi güçlerini de etkiledi. Rojava’yı sahiplenme eylemlerinin gelişmesinde olumlu bir rol oynadılar. Artık halkımızın iradesine denk bir siyasi tutum gösterme gerekliliğinin tüm siyasi güçler açısından ortaya çıktığına inanıyoruz. Halkımızın birlik tutumuyla yarattığı bir ortamın siyasal alanda da sonuçları olacaktır. Demokratik ulusal birlik ihtiyacı daha güçlü biçimde kendini ortaya koyacaktır. Kürt siyasi partilerinin yanında demokratik toplum örgütlenmelerinin de bu demokratik ulusal birliğin parçası olarak güçlü bir ulusal birlik yaratmada rollerini oynamaları tarihsel bir sorumluluk haline gelmiştir.

Halkımızın ortaya koyduğu bu demokratik ulusal birlik tutumu artık demokratik ulusal birliğin bir söylemden çıkıp pratiğe geçmesini beklemektedir. Ortak öz savunma, ortak diplomasi başta olmak üzere Kürt halkının sorunlarına çözüm bulacak bir ulusal platformu gerçekleştirme imkanı her zamankinden daha fazlasıyla vardır. Umarız Rojava’ya sahiplenme eylemlerinden sonra bu yönlü pratikleşmeleri gerçekleştirebiliriz.

Yine Rojava’ya yönelik saldırıları fırsata çevirmek isteyen bazı Kürt partileri ve milliyetçi eğilimler de olumlu sözler söylese ve ulusal birlikten yana görünse de pratikte tam tersi bir duruş gösterdi. Sömürgeci ve işgalci güçlerle işbirliğini sürdürdü. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Biz bu süreçte bu tür şeyleri değerlendirme konusu yapmayacağız. Pozitif yönden bakmaya çalışıyoruz. Zaten en temel sorun Kürt partilerinin birbirine açık olmamasıdır. Görünüşte olumlu yaklaşım olduğunda dahi olumsuz yaklaşımlar görülüyor. Artık bu durumu aşmalıyız. Her partinin ideolojisi, düşüncesi ve politikası kendisine aittir. Mücadele demokratik zeminde sürebilir. Kürt halkı hangi düşünceyi doğru bulursa onu sahiplenir, onunla hareket eder. Siyasal partiler açısından bu süreçte olumlu yana bakmayı tercih ediyoruz. Bardağın dolu ve boş tarafı derler ya… biz dolu tarafına bakıyoruz.

Milliyetçilik adına bu süreçte Önderliğimize ve Hareketimize yönelik bir karalama kampanyası yürüttüklerini görüyoruz. Onları Kürtlerle ilgili kaygıları değil, Rêber Apo ve PKK karşıtlığı konuşturuyor. Onlara çok şey söylenebilir; ama biz onlarla uğraşma yerine mücadele nasıl geliştirilir, Kürtler için her yerde hangi kazanımı yaratabiliriz, bunlara yoğunlaşıyoruz. Biz zaten sanal medyadan çok halkımızın ve siyasi güçlerin açık kaynaklarda ortaya koyduğu düşüncelerini dikkate alıyoruz. Bize zaman zaman sanal medyada olup bitenler aktarılıyor. Yoksa bizim ne sanal medyayla uğraşacak ne de orada söylenenlerin peşine düşecek zamanımız var!

Suriye-Rojava’da gelişen saldırılar ile eşzamanlı olarak özgür basına yönelik saldırılar gelişti. Özgür basına yönelik bu saldırıları nasıl değerlendirmek gerekir, Türk özel savaş medyasının kullandığı bu dil, kime hizmet ediyor?

Türk devletinin 100 yıllık Kürt düşmanı, Kürt’ü yok sayan ve Kürt soykırımına hizmet eden bir basın geleneği var. Özellikle son 15-20 yılda bu Kürt düşmanı ve soykırım politikasına hizmet eden Türkiye’deki basın daha da pervasız hale geldi. Eskiden basının, basıncılığın bir ahlakı ve kültürü vardı. Bu, Türkiye’de tümüyle bitirilmiştir. Tamamen Kürt halkının özgürlük mücadelesini bastırmaya hizmet eden ve bir merkezden yönetilen bir basın haline gelmiştir. Muhalif basının önemli bölümü de inkarcı ve soykırımcı devlet politikasının savunucusu durumuna düşürülmüştür.

Türkiye’nin şimdiye kadar yürüttüğü politika o kadar gerçekleri çarpıtıcı ve özel savaş karakterindedir ki, bir-iki özgür ve muhalif basın organının ve söylenecek birkaç doğru sözün politikalarını çökerteceğini düşünmektedirler. Öyle ki, Tele1 gibi muhalif basının genel yayın yönetmeni olmadık gerekçelerle tutuklanmış, Tele1’e kayyum atanmıştır. Yine özgür basın ve Kürt gazetecilere yönelik baskı ve tutuklamalar devam etmektedir. Onlarca TV, onlarca gazete olmasına rağmen sınırlı özgür basın karşısında etkisiz kalıyorlar, gerçekler ve yalanlar tümüyle açığa çıkıyor. Kürtlere karşı mücadele ancak yalan ve çarpıtmayla, özel savaşla sürdürülebilir. Normal politika ve basın organlarıyla Kürtlere karşı yürütülen mücadelede başarılı olamazlar. Bu açıdan Türkiye ne resmi yasalarla yönetiliyor ne de normal basınla.

Türkiye’de Rêber Apo ile sürdürülen bir süreç vardır. Biz de hareket olarak bu sürecin içindeyiz; gelişmeleri yakından takip ediyoruz. AKP-MHP iktidarına yakın basının dili süreç karşıtlarına hizmet ediyor. Süreç karşıtlarının tutumlarını bu yandaş basın meşrulaştırıyor. Bu dil, bir çözümsüzlük dili olduğundan acaba bu basını bazı dış güçler mi yönlendiriyor, diye düşündüğümüz de oluyor!

Önder Apo’nun başlattığı ‘barış ve demokratik toplum süreci’ ve Türk devletiyle doğrudan müzakereler nereye doğru gidiyor?

Barış ve demokratik toplum sürecinin ne olduğu Rêber Apo’nun 27 Şubat çağrısında öz ve yalın biçimde ortaya konulmuştur. Rêber Apo o çizgide süreci ilerletmek istiyor. Ancak bu konuda rol oynaması gereken meclis komisyonu üstüne düşen sorumluluğu şimdiye kadar yerine getirmedi. En son umut hakkı konusunda görüşlerin yakınlaştığı açıklaması var. Türkiye’de her zaman sözler belirtilebilir. Ancak bizim için pratik esastır. Rêber Apo’nun özgürlüğü, serbest çalışır hale gelmesi önemlidir. Ne zaman bunu görürsek umut hakkının yerine getirildiğini anlarız. Zaten Rêber Apo özgür çalışır hale gelmeden ve rolünü oynayacağı bir konum sağlanmadan sürecin geliştirilmesi zordur.

Türkiye’de demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü olursa birçok kesimin çıkarı sarsılacak; onlar için akan musluklar kesilecektir. Bu açıdan Türkiye içinde süreci engellemek isteyenler de oldukça fazla. Öte yandan AKP-MHP iktidarı da hala tutarlı bir sahiplenme ve gerekli adımları atma yönünde bir irade ortaya koymadı. Bu da kamuoyunda süreç ne kadar ilerler sorularını akla getiriyor. Tabi ki Rêber Apo da biz de sabırla süreci ilerletmek istiyoruz. Bizim çabalarımız ancak bir yere kadar olur. Çünkü bu tek taraflı yürütülecek bir süreç değildir. En önemlisi de Rêber Apo’nun çeşitli kişi ve çevrelerle görüşebileceği bir konuma kavuşmasıdır.

Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü istemeyen kesimler sadece içerde yok. Türkiye dışında birçok ülke de Kürt sorununun demokratik çözümünü kendi çıkarlarına görmüyorlar. Bu açıdan sürecin bozulması yönlü politikalar yürütüyorlar. Aslında 6 Ocak’ta HTŞ’nin Kürt mahallesine saldırtılması sonrasında Kuzey-Doğu Suriye’ye yönlendirilmesi bir yönüyle de demokratik toplum sürecini bozmaya yönelikti. Uluslararası güçler ve Türkiye’nin dahil olduğu bir saldırı sürecini bu nedenle uluslararası bir komplo olarak değerlendiriyoruz.

Barış ve demokratik toplum sürecini başarıya ulaştırıp komploları ve provokasyon yaratanları boşa çıkarmak için Kürt halkının birlik içinde örgütlenerek ve mücadele ederek bu sürece sahiplenmesi gerekir. Ya böyle bir anlayış ve mücadele ile komplocular boşa çıkarılıp süreç başarıya ulaştırılacaktır ya da iç ve dış güçlerin çatışmaya dayalı planları devreye girecektir. Rêber Apo ve biz, bu planı boşa çıkarmaya çalışıyoruz. Ancak tümüyle boşa çıkarılmazsa yeniden Türkiye’yi kaosa ve belirsizliklere sürükleyecek bir çatışma döneminin başlama olasılığı vardır. Bu durumda örgüt ve mücadele yöntemlerinde değişiklik olur ama saldırılara karşı tüm imkanlar kullanılarak direnilir de. Süreç bu durumlara son vermek için başlatılmıştı. Bu açıdan bu durumun ortaya çıkmaması için barış ve demokratik toplum sürecini başarıya ulaştırmamız önemlidir. Bunun için de Kürt halkı ve dostlarımız açısından örgütlenme ve çok yönlü mücadele esastır.

ABD’nin ve genel olarak Batılı devletlerin tutumuna ilişkin yoğun tartışmalar yürütülüyor. Bir yandan bu tutum “Kürtlere ihanet” olarak yorumlanırken, diğer yandan Rojava’daki sürecin ABD varlığına fazla güvenilmesinin bir sonucu olduğu yönünde eleştiriler dile getiriliyor. Bu değerlendirmeler ışığında, ABD’nin ve Batı’nın Rojava’ya yönelik yaklaşımını nasıl tarif etmek gerekir?

Siyasal mücadeleler sadece stratejik ittifaklarla yürütülmez gerektiğinde taktik ittifaklar da kurulur. Her mücadele, bir yönüyle de ittifaklarla yürütülür. İttifaksız bir mücadele düşünülemez. İttifak yapmasını bilmeyenler, politik zeka ve yaratıcılığı olmayanlardır; kendini başarısızlığa mahkum edenlerdir. ABD ve koalisyon güçleriyle taktik ittifak, DAİŞ’e karşı mücadele çerçevesindeydi. Kuzey-Doğu Suriye özerk yönetiminin ilişkileri de 6 Ocak’a kadar bu çerçevede sürmüştü.

Zaten ABD ve koalisyon güçleri, Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’ye hiçbir zaman siyasal destek vermemiştir. Bunu da Rojavalılara açık söylediklerini bilmekteyiz. ABD’nin Rojava ile ilişkileri, HTŞ şahsında kendilerinin kullanacağı bir aparat bulunca sona ermiştir. Bu açıdan taktik bir ilişkinin son bulması, ihanet kavramı ile açıklanamaz.

Ancak New York’ta, İkiz Kuleler’i vurup üç bin Amerikalı’yı öldüren ve bu nedenle Afganistan işgaline gerekçe yapılan bir örgütle ABD’nin kurduğu ilişki, en başta da kendi halkına ihanettir. Bu, taktik ilişkinin özüne de ters bir yaklaşımdır. ABD’nin Rojava’yla kurduğu ilişki stratejik bir ilişki ve ittifak değildi ki ihanet denilsin. Ama HTŞ’ye bu kadar destek verme ve ön açma, siyasi ahlak ve insanlık değerleri açısından kirli bir politikadır. Bu açıdan teşhir edilmesi gereken bir politikadır. Zaten ABD’de ve Fransa’da kendi hükümetlerine karşı çıkan aydınlar, toplum ve siyasiler olmuştur. Hatta basın bile bu politikayı teşhir etmiştir.

Kuşkusuz Rojava yönetimi, ABD yönetiminin ve ABD’nin politika ve yaklaşımını biliyordu. Ancak halkın ve bazı çevrelerin taktik ilişkiyi doğru anlamamaları, fazla anlam yüklemeleri onlar açısından bir hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Nitekim böyle bir hayal kırıklığının yaşandığı da görülmektedir. Bu noktada, halkın yeterince bilgilendirilmemiş olması üzerinden Rojava yönetimine eleştiri yapılabilir. Bir mücadele, öz güce ve stratejik ilişkilere dayanılarak yürütüldüğünde gerçek anlamda başarı gelir. Taktik ilişkiler, öz güç ve stratejik ilişkiler çerçevesinde ve onu güçlendiren temelde ele alınırsa başarıda etkisi olur. Taktik ilişki kurmak yanlış değildir. Aksine, taktik ilişkiler de mücadelenin başarısı için yerinde ve gerektiğinde kurulması gereken ilişkilerdir.

Batı’nın ve ABD’nin Rojava’ya yaklaşımı, Ortadoğu genel politikaları ve çıkarlarıyla ilgilidir. Onlar sadece lokal bir ilişkiye dayanarak politika yürütmezler. Genel bir Ortadoğu politikaları vardır ve Rojava’yı da bu çerçevede ele alırlar; nitekim böyle ele almışlardır. Ortadoğu için demokrasiye ve halk iradesine dayalı yönetimleri değil; işbirlikçi ve bölgedeki hegemonyalarına hizmet edecek güçleri tercih etmektedirler.

Tom Barrack, demokrasinin değil, monarşilerin Ortadoğu gerçeğine daha uygun olduğunu söylemiştir. Bunu söylerken, Ortadoğu ülkelerinin her birinin tarihsel gelişiminin, toplumsal ve siyasal yapısının farklı olduğunu gözeterek değil ilişkide olduğu bazı ülkelere göre böyle bir yargı ortaya koymuştur. Zaten bu konuşmayı da monarşinin olduğu bir ülkede yapmıştır. HABER MERKEZİ

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.