Hacire, Ahmet ve barışın annesi
Dosya Haberleri —

Nuran Seçkin
- Barış Annesi Nuran Seçkin, Rojava’da, Qamişlo’ya yakın bir köyde dünyaya gelir. Nuran anne, zaten yurtsever bir ailede doğmuştu ama evlendikten sonra kayınbiraderi Mehmet Can Seçkin’in etkisiyle kendini mücadelenin içinde bulur. Mehmet Can, bırakıldıktan üç gün sonra katledilir. İşte Nuran annenin ağır hikayesi asıl o zaman başlar.
- Annesi, gerillaya katılan Hacire Seçkin'e hasretini şöyle anlatıyor: "Üzerinden seneler geçmesine rağmen her gün ‘Belki gelmiştir’ umuduyla evin çevresini, sokağı, mahalleyi yokluyorum. Hâlâ onu bekliyorum. Bir saniye dahi çıkmıyor aklımdan. İnsan tavuğunu bile kaybetse meraklanır, ben 29 yıldır kızımı merak ediyorum."
MIHEME PORGEBOL
Barış Annesi Nuran Seçkin, Rojava’da, Qamişlo’ya yakın bir köyde dünyaya geldi. 17 yaşında Batman’a yerleşti, bir yıl sonra da evlendi. 11 çocuğu da Batman’da dünyaya geldi. Nuran anne, zaten yurtsever bir ailede doğmuştu ama evlendikten sonra kayınbiraderi Mehmet Can Seçkin’in etkisiyle kendini mücadelenin içinde buldu. Kayınbiraderi Mehmet Can, 1991’den itibaren defalarca gözaltına alındı. Bir seferinde Mehmet Can, pazar günü serbest bırakıldığı için “Pazar günü kimsenin bırakıldığı görülmemiş. Demek ki Mehmet Can ajan olmuş” diye söylenti çıkar. Oysa, Mehmet Can bırakıldıktan sonra aileye haber gelir: “Mehmet Can bir süre ortadan kaybolsun. Kendi kulaklarımla duydum, onu öldürmek için bıraktılar.” Bu haber karşısında Mehmet Can hiçbir yere gitmeyeceğini, çünkü hiçbir şey yapmadığını söyler. Nuran anne, alır onu karşısına konuşur, “Bir süre git, 8 çocuğun var” der. Mehmet Can ise ona maruz kaldığı işkenceleri anlatır: “Önderliğe küfürler ettiler, ben de dayanamayıp karşılık verdim. 5 kiloluk tartı külçesini dilime bağlayıp işkence ettiler. Göğsüm yara bere içinde. Kendimi toparlamadan bir yere kıpırdayamam. ”
Mehmet Can, bırakıldıktan üç gün sonra katledilir. İşte Nuran annenin ağır hikayesi asıl o zaman başlar.
Hacire yemin etti: Gideceğim
Mehmet Can katledildiğinde Nuran Seçkin’in eşi zindandadır. Diğer kayınbiraderi Şahin ise kayıp… 33 gün boyunca hiç haber alamazlar Şahin’den. Onun da öldürüldüğünü düşünmeye başlarlar. Bir gün ikindi vakti polis eve getirir Şahin’i. Sonrasını Nuran anne anlatıyor: “Kızım Hacire amcasını görür görmez boynuna sarıldı. Polisler kızıma hakaret etti. O da karşılık verdi: ‘... anandır.’ Kızımın üstüne yürüdüler, o da kaçıp odaya kapattı kendini. Şahin, polisleri ‘daha çocuktur, uymayın ona, amcasını görünce heyecanlandı’ diyerek sakinleştirmeye çalışıyordu. Şahin’i polisler götürdüler. O gün kızım yemin etti ‘bunları kabul etmiyorum, ben gideceğim’ diye. 1997’de de gitti, gerillaya katıldı. 2013’te yeğenim gitti. 6 ay sonra da oğlum Ahmet gitti. Ahmet’ten sonra bir başka yeğenim daha gitti. Her birinin hikayesini anlatmaya kalksak sayfalara sığmaz. Ömrümüz bu savaşın ve esaretin içerisinde geçti. Bugün hâlâ aynı durumdayız.”
29 yıldır kızını bekliyor
Hacire Seçkin, 1980’de dünyaya gelir. Çok çekingen bir çocuktur. Annesinin anlatımlarına göre kapının önündeki tandıra su getirmeye bile utanır, birileri görür diye bahçeyi o süpürmez; narin, nazik ve düşüncelidir. Annesi, Hacire’nin gerillaya katılım sürecini şöyle anlatıyor: “Bir kardeşi katledildiği diğeri de zindanda olduğu için yeğenlerimizin sorumluluğu eşimin üzerine kalmıştı. 30 nüfusa bakıyordu. Kızım, babasına yardımcı olmak için sabahtan akşama kadar kazaklar örerdi. Kızım çok güzeldi, hünerliydi, kıymet bilirdi. Zaten hepimizin önünde yemin etmişti gideceğine dair. O daha gitmeden biri gelip ‘Kızın gidecek, haberin olsun’ diye uyardı beni. ‘Kafasına koymuşsa ne yapabilirim ki’ dedim. Ama akşam kızımı aldım karşıma konuştum. ‘Bak kızım’ dedim, ‘Babanın yükü çok ağır. Onca işkence yaptılar ona, yine de bu kadar nüfusa bakıyor.’ Durdu, baktı bana, ‘Zaten kararımın sebebi o işkenceler’ dedi. Biz bu konuşmayı yaptıktan üç gün sonra gitti Hacire. Gittikten tam 17 gün sonra ‘Hakkınızı helal edin, ben ulaşmam gereken yere ulaştım’ diye haber gönderdi. Gidişinin üzerinden henüz bir ay bile geçmeden polisler evi basıp ‘Kızınız örgüte katılmış’ dediler. Korkudan ‘Kızım örgüte katılmadı. Onu ailemin yanına, Rojava’ya gönderdim’ dedim. O zamandan bu yana kızımdan haber almadım. Hakkında en ufak bir bilgim bile yok. Şehit mi düştü, yaşıyor mu hâlâ bilmiyoruz. Ulaşabildiğimiz her yere sorduruyoruz. Şehit düştüğü yeri bile öğrensem yeter bana. Üzerinden seneler geçmesine rağmen her gün ‘Belki gelmiştir’ umuduyla evin çevresini, sokağı, mahalleyi yokluyorum. Hâlâ onu bekliyorum. Bir saniye dahi çıkmıyor aklımdan. İnsan tavuğunu bile kaybetse meraklanır, ben 29 yıldır kızımı merak ediyorum. Onun acısı, sağ olduğum sürece gittiği gün gibi taze kalacak.”
9’u da kardeşlerinin davasında
Devlet baskısının tüm çocuklarının üzerinde büyük etkiler yarattığını söyleyen Nuran anne, yine de onurlarından taviz vermediklerini ve asla vermeyeceklerini söylüyor. “11 çocuğum vardı, 9 kaldı. Onlar da sağ oldukları sürece kardeşlerinin davasını savunacaklar” diyerek oğlu Ahmet Seçkin’in (Çekjîn Êlih) hikayesini anlatmaya başlıyor: “Ahmet çok yetenekli, cömert, çalışkan ve sevdiklerine düşkün biriydi. Mesela kuzeni cezaevine girdikten sonra Ahmet tek bir gün bile kendisi için bir şey yapmadı. İnşaatlarda kalıpçı olarak çalışıyordu ve tüm emeğini, kazancını cezaevlerine gönderiyordu. Kardeşleriyle, arkadaşlarıyla, akrabalarıyla çok iyi geçinirdi. Daha çocukken cebinde bir lirası varsa onu da arkadaşlarıyla paylaşırdı. ‘Biraz kendini düşün, sabah akşam çalışıyorsun, kazandığını dağıtıyorsun’ dediğimiz zaman kızıp ‘Size mi çalışıyorum sanki? Ben yoksullara bir faydam olsun diye çalışıyorum. Siz yoksul musunuz? Hayır. Ama etrafınıza bakın, insanlar yoksulluktan perişan olmuş, ben onlar için çalışıyorum’ derdi.”
Yaşadıkları bu kararı aldırttı
Annenin aktarımlarına göre Ahmet, iki defa katılım yapar. İlkinde yakalanır ve henüz çocuk olduğu için serbest bırakılır. Birkaç sene sonra tekrar gider. Gittiğinde 21 yaşındadır. 4 yıl gerillada kaldıktan sonra da şehit düşer. Ahmet’in liseye kadar okuduğunu, gördüğü ayrımcılık nedeniyle okulu bıraktığını anlatan Nuran anne şöyle devam ediyor: “Kürt düşmanı bir okul müdürleri vardı. Her Allah’ın günü Ahmet’e bir sorun çıkarıyordu. Ahmet ‘Müdür bize eziyet ediyor. Haksızlık yapıyor’ diyordu. Okulu da bu yüzden bıraktı. Gerek ailenin yaşadıkları gerekse de Kürt toplumunun yaşadıkları Ahmet’in katılım kararı almasında etkili oldu. Amcasının, dayısının, ablasının, kuzeninin gördüğü işkenceler, Kürtlere yaşatılanlar… Bunların hepsi Ahmet üzerinde büyük etkiler yarattı. Aslında Ahmet’in katılım gerekçeleri bütün gençlerimizin gerekçeleriyle aynı. Onun etkilendiği şeylerden hangi gencimiz etkilenmedi ki?”
Zapt edilemeyen bir savaşçı
Nuran anne, Ahmet gittikten sonra ona ulaşmak, onu görmek için çok uğraşır. Bir keresinde onu görmeye çok yaklaşır ama Ahmet eğitimde olduğu için görüşemez. Ona anlatılanlara göre Ahmet, aile içerisindeki karakterini orada da gösteriyormuş. Arkadaşları onu zapt edemiyormuş. Kobanê savaşı sırasında cepheye gitmek istediğini söylemiş ama onun gitmemesi için kesin karar varmış. Yine de üç arkadaşıyla birlikte bu kararı delip Kobanê’ye gider. Çatışmaya girer ve arkadaşlarıyla birlikte ölümden döner ama yine de cephede kalmakta ısrar eder. Komutanları onun cepheden getirilmesine dair talimat çıkarır. Talimat ona ulaştığında “Hayır, ben kararımı verdim, burada savaşacağım” diye yanıt verir. Bunu duyan komutanı “Gerekirse onu bağlayıp getirin” der, inatçı savaşçıyı zorla getirirler. Komutanı ona “Sen benden iyi mi bileceksin bu işleri. Komutan olan ben miyim yoksa sen misin” diye çıkışır. Buna rağmen de isteğinde ısrar ettiği görülünce Timên Taybet’e alınır. Gittiği ve eğitim gördüğü yerlerde arkadaşlarının geçişini kolaylaştırmak için köprüler, barınaklar inşa eder. Nuran anne, Ahmet’le ilk telefon konuşmalarını ise şöyle anlatıyor: “Telefonu açar açmaz ‘Da’ (Anne) dedi. Sanki hiç gitmemiş gibi cevap verdim ona: ‘Ha, da qurban?’ Biraz konuştuktan sonra ona teşekkür ettim bizi onurlandırdığı için. O da bana teşekkür etti, ‘Ellerinden ne kadar öpsem az’ dedi.”
Gece yarısı kaçırıp gömdüler
“Timên Taybet’e katıldığını zaten öğrenmiştim. Telefon gelişinden anladım ki artık eğitimi de bitmiş. Bu yüzden de telefondan sonra korkmaya başladım. Biliyordum, çünkü kanı kaynıyordu onun. Haksızlığa, zulme ve baskıya karşı tahammülü hiç yoktu. Nerede olursa olsun, konu ne olursa olsun hep öne atılırdı. Ömrünün kısa olacağını biliyordum” ifadeleriyle o günlerde yaşadığı duygu yoğunluğunu anlatan Nuran anne şöyle devam ediyor: “Telefonun üzerinden çok geçmeden, görevlendirildiği Kozluk’a doğru yola çıkmış. 5 arkadaş 40 gün boyunca yürümüş. Yolda erzak ve ekmekleri de tükenmiş. Velhasıl, ben bir taziyedeydim. Bir haber dolaştı ‘Kozluk’ta araçlı bir eylem olmuş’ dediler. Bunu duyar duymaz içimden bir şey koptu. Eve gittim, akşamüstü polisler geldi, ‘Sizin oğlunuz’ dediler. ‘Nereden biliyorsunuz o olduğunu. Bir fotoğrafı, bir görüntüsü var mı’ dedim. ‘Oğlun olduğuna eminiz’ dediler sadece. Komisere ‘Onu bana verin o zaman’ dedim, ‘Oğlun parçalanmış’ dedi. ‘Bir parmağı dahi olsa yok mu, onu verin’ dedim. Oğlumun cenazesini vermediler. Morga gittim, göstermediler. Savcılığa gittim üç defa, izin vermediler. 17 gün boyunca onu morgda beklettiler. Son olarak bayramdan iki gün önce savcılığa gidip ‘Eğer benim oğlumsa onu bana verin. Eğer değilse de bize bunu yapmaya ne hakkınız var?’ dedim. Bunun üzerine elime bir kağıt verip ‘Git morgdan al oğlunu’ dediler. Avukatımı çağırdım, çocuklarıma haber verdim ‘Gelin cenazemizi alacağız’ diye. Hepsi geldi. Morga gittik ama cenaze yok. ‘Cenaze nerede?’ dedim, ‘Yok’ dediler. Çocuklarımla birlikte hastaneyi ayağa kaldırdık. Avukat devreye girdi, orada birkaç saat bekledikten sonra ‘Gece yarısı götürüp gömdük onu biz’ dediler. Bizi götürüp bir mezar gösterdiler, ‘Mezarınız bu’ dediler. Mezar onun mu, değil mi hâlâ bilmiyoruz.”
Onlar zulme karşı durdular
Kürt gençlerinin gerillaya katılım gerekçelerinin ortak bir acı ve zulüme işaret ettiğine vurgu yapan Barış Annesi Nuran Seçkin, “Evde yalnız kaldığımda onunla konuşup ağlıyordum. ‘Sen beni görmüyorsun, rahat rahat ağlayabilirim. Senin parçalandığını söylüyorlar’ dedim, o gece rüyama girdi. Mezarı açıktı, bana bakıyordu. ‘Kurban olduğum yaşıyorsun işte, gözlerin açık’ dedim, bana gülümsedi. Şunu herkes bilmeli: Bizim çocuklarımız açlıktan, yoksulluktan, muhtaçlıktan gitmedi. Çocuklarımız doğdukları günden itibaren gördükleri zulme karşı durdular, bu yüzden gittiler. Hayatları boyunca hep devlet zulmü gördüler” diyor.
Yaşamın güzelliğini çocuklarımızda gördüm
Yıllardır çalışmalarda yer alıp barış için elinden gelen hiçbir şeyi esirgemediğini, gücü yettiğince barış mücadelesini sürdüreceğini söyleyen Nuran anne, mücadele ısrarının gerekçelerini anlatarak sözlerini tamamlıyor: “Sadece ve sadece çocuklar için. Kürtlerin, Türklerin ve bütün halkların çocukları için. Kendim için bir şey istiyorsam yarına çıkmayayım. Vicdanım rahat değil. Keşke 30 yıl önceki enerjim olsaydı da daha fazla yapsaydım. Bu toplum, bu halk ve bu çocuklar için daha çok çalışsaydım. Gece gündüz çalışsam da içim rahat etmiyor. Neden? Ben, yaşamın ne kadar güzel ve değerli bir şey olduğunu yaşamını yitiren çocuklarımızda gördüm. Herkes için güzel bir yaşam diliyorum.”
* * *
Önderliğimize güveniyoruz
Her şeye rağmen çözüm ve barış istediklerini, bunun için mücadele ettiklerini belirten Nuran anne, “2013’te umutlandık. Barış gelecek, çocuklarımızı göreceğiz dedik, kimse ölmeyecek dedik. Bugün de yine bir ihtimal var ve aynı şeyi söylüyoruz. Bu savaş bitsin, tek bir insanın kılına zarar gelmesin. Ömrümüzün sonlarında bile olsa bizim de gözlerimiz biraz olsun aydınlık görsün” diye belirtiyor.
“Devlet yetkilileri öyle çelişkili konuşuyor ki niyetlerinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu anlayamıyoruz. Bize hiçbir güven vermiyorlar” diyen Nuran anne şöyle devam ediyor: “Biz bu sürece dair üç şeye güveniyoruz: Allah’a, Allah’ın resulüne ve Önderliğimize. Bu süreci başlatanın Önderliğimiz olduğunu biliyor, ona güveniyor ve inanıyoruz. Herkes de biliyor ki Abdullah Öcalan’a imkan tanınmadığı sürece ne Kürtlere ne de Türklere özgürlük gelir. Çok mu zor, çıksın İmralı’dan, o da Erdoğan gibi, Bahçeli gibi, Özel gibi anlatsın kendi siyasetini. Dünya görsün davasının ne olduğunu. Gidip İmralı’da görüşüp konuşuyorlar, değil mi? Madem konuşunca ölüm olmuyor, öyleyse çıkın herkesin önünde konuşun. Bu şekilde milyonlarca insanın hayatı kolaylaşabilir, insanlar rahat bir nefes alabilir. Bakın devlet çözüme yanaşmadığı için çocuklarımız uyuşturucu ve fuhuşa karşı da korumasız. Ülkemiz bu hallere düşmek zorunda değil. Fabrikalarımız olur, atölyelerimiz olur, bağımız bahçemiz olur. Türkiye zengin bir ülke ama tank, top ve tüfekten vazgeçmediği için sefaletle boğuşuyor. Yazık değil mi? Bana gelip ‘Bu dille konuşamazsın’ diyor; ‘Git tercüman tut’ diyor. Dilimi bana parayla satmaya çalışıyor. Böyle kardeşlik mi olur.”















