Trump'ın arkasındaki kapitalist çıkarlar
Dosya Haberleri —

Donald Trump / Foto:AFP
- Trump’ın motivasyonu aile servetini büyütmek olabilir; tutarlı bir ideolojiye sahip olmayabilir. Ama Trumpizm, Trump’tan büyük. İçinde hem sermaye fraksiyonlarının koalisyonu hem de tabi sınıf fraksiyonları (küçük burjuvazi ve işçi sınıfı) var.
- Küresel sistemin merkezindeki bir güç için, yalnızca iç dinamiklerle Trumpizmi açıklamak kaçınılmaz biçimde eksik kalır. Ticaret savaşları dünyaya “kaos” mu yayıyor, yoksa belirli sınıf fraksiyonlarına mı hizmet ediyor? Askerî bütçede yüzde 50’yi aşan artış taslağı kişiselleşmiş siyaset mi, yoksa belirli bir sanayiye ve az sayıda şirkete mi yarıyor?
- OpenAI ve Palantir gibi şirketlerle özdeşleşen bu teknoloji-askeri fraksiyon, Trumpçı hegemonya projesinde direksiyonda görünüyor: içeride otoriter-neoliberalizm, dışarıda saldırgan emperyalizm. Yani ABD statükosundan kopuş değil; onun daha da radikalleştirilmesi
Vladimir BORTUN*-Çeviri: Yeni Özgür Politika
Donald Trump’ın yükselişi, düşüşü ve “geri dönüşü”, son on yılın en çok tartışılan ama en az derinleştirilen siyasal gelişmelerinden biri. Yorumların çoğu yüzeyi kazıyor.
Ana akım anlatı, Trump’ın gerici söylemine ve kişiselleşmiş siyasetine odaklanıyor. Daha “ileri” analizler sanayisizleşmeyi ya da Demokrat Parti’nin şirketlerce kuşatılmasını, ABD işçi sınıfının bir bölümündeki cazibenin kökü olarak gösteriyor.
Yerleşik okuma Trumpizmi, (neo)liberal küreselleşmenin geride bıraktığı kesimlerin “aşağıdan isyanı” diye sunuyor. Trump’ın işçi sınıfı desteği sıkça abartılsa da, bunun bir doğruluk payı var. Ama resim bundan ibaret değil.
Seçmen-merkezli hikâyeler, partilerin yalnızca seçmen davranışının yansıması değil; sınıflar-arası ittifakların taşıyıcıları olduğunu perdeleyebiliyor. ABD’de bu durum, zengin bağışçıların olağanüstü etkisi nedeniyle daha da belirleyici.
Trump: Sınıf-parti ilişkisi ve aşırı sağın yükselişi
Paul Heideman’ın Rogue Elephant: How Republicans Went from the Party of Business to the Party of Chaos adlı çalışması, odağı sandık dışına kaydırarak sınıf–parti ilişkisinin nasıl işlediğine bakıyor.
Heideman’a göre Trump, Cumhuriyetçi Parti’yi iki yapısal nedenle ele geçirdi. Birincisi; özellikle siyasal bağışları düzenleyen gevşek kuralların da etkisiyle, ABD de iki büyük parti Avrupa’daki muadilleri kadar bütünlüklü ve merkezîleşmedi. Bu da “isyancı” adaylara, parti kurmaylarına rağmen yükselme alanı açıyor. Savaş sonrası dönemde bu tür adaylar, Cumhuriyetçi Parti’yi hem ekonomi hem de sözde “kültürel” başlıklarda sürekli sağa itti; böylece son on yılda açığa çıkan Trumpçı aşırı sağ projeye zemin döşendi.
İkincisi; Cumhuriyetçiler kararlılıkla “iş dünyasının partisi” olsa da ABD kapitalist sınıfı çoğu zaman ortak çıkar bilinciyle tek bir sınıf gibi örgütlenmedi. Bu birlik ancak emek hareketinin siyasal örgütlenmesine ve sınıf mücadelesinin yükseldiği anlara tepki olarak belirdi. Bir tarafın sınıf birliği zayıfsa ötekininki de zayıflar; ABD tarihinde (başka gelişmiş kapitalist ülkelere kıyasla) bu sık görüldü.
“Birbirleriyle savaşan kardeşler”
İstisna 1970’ler ve 1980’lerdi: Büyük sermaye, New Deal mirasına karşı seferber oldu ve Reagan yönetimlerinin neoliberal projesine bütün ağırlığıyla yüklendi. Ama bu birlik kalıcı olmadı; sermaye fraksiyonları arasındaki yarıklar büyüdü. Marx’ın kapitalistleri “birbirleriyle savaşan kardeşler” diye anması boşuna değil; Heideman, bu iç çatışmayı açmaya çalışan az sayıdaki soldan çalışmadan biri.
İlk bölümler zaman zaman parti içi entrikaların ayrıntısına boğulsa da Heideman, Bill Clinton ve George W. Bush dönemlerini anlatırken en güçlü yerini buluyor: Sermayenin devlet üzerindeki araçsal (doğrudan) gücüne dair somut kanıtlar sunuyor. Bu tür kanıtlar, kapitalist devleti tartışan Marksist yazında çoğu kez eksik; ana akım siyaset bilimi ise tek-odaklı “oy verme davranışı” merakıyla bunları görmezden gelmeye yatkın.
Örneklerden biri Clinton’ın sağlık reformu. Başta, işverenlerin sağlık planı maliyetlerindeki artıştan bunalan imalatçılar ve müşteri tabanını büyütmek isteyen büyük sigorta şirketleri reformu destekliyor. Ne var ki düzenleme, sigorta primlerine kalıcı fiyat kontrolleri anlamına gelmeye başlayınca şirket desteği geri çekiliyor.
Bir başka örnek, Cumhuriyetçi kongre üyesi Tom Tancredo’nun göçmenlerin memlekete gönderdiği paralara vergi getirme önerisini, bölgesindeki bankalardan gelen tepki sonrası geri çekmesi.
Heideman bu vakaları tekil anekdotlar olarak bırakmıyor; ABD kapitalist sınıfı ile onun “ana” partisinin ilişkisinde tutarlı bir anlatıya yerleştiriyor. Böylece sınıf içi yarıkların, gündem kurma ve politika yapımındaki mücadeleleri nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor.
Yazar devlet teorisi tartışmalarına girmese de tablo net: Sermaye, ekonomik üstünlüğü sayesinde devlet üzerinde yapısal bir ağırlığa sahip. Ama aynı zamanda farklı sermaye fraksiyonları, kendi -kimi zaman birbiriyle uyumsuz- çıkar ve tercihlerini dayatmak için doğrudan araçsal güç de kullanıyor.
Bu durum, “devletin sermayeden görece özerkliği” fikrinin abartılmış olabileceğini düşündürüyor: Egemen partinin genel sermaye çıkarlarına aykırı göründüğü anlarda bile, çoğu kez bir fraksiyonun çıkarına çalıştığı ortaya çıkıyor. Clinton’ın azil sürecinde bunun izleri var: Kurumsal ABD’nin büyük bölümü Clinton karşıtı kampanyaya mesafeli dururken, Clinton’ın sıkı biçimde düzenlemek istediği tütün endüstrisi bu kampanyayı sert biçimde destekliyor.
Heideman, Cumhuriyetçilerin artık “sermayenin ortak çıkarlarını” temsil etmediğini iyi gösteriyor. Ancak Trump’ın yükselişi ve ilk iktidar yıllarına gelen son bölümlerde, sermaye fraksiyonlarının Cumhuriyetçi Parti üzerinden devlet politikası (ve devlet ihaleleri vb.) için yürüttüğü rekabet haritası zayıf kalıyor. Hikâye yeniden, bölünmüş iş dünyası ve adem-i merkezî bir partinin sunduğu fırsatı yakalayan “öngörülemez” bir siyasal girişimci Trump’a dönüyor. Sınır Ayarlama Vergisi (Border Adjustment Tax-BAT) tartışması dışında, sınıf içi ayrımlar doğru dürüst açılmıyor. Demokratları desteklemeyi sürdüren sermaye kesimlerine ve nedenlerine dair de az şey öğreniyoruz.
Trumpizm, Trump’tan büyük
Kitabın alt başlığı, Cumhuriyetçi Parti’nin artık “iş dünyasının partisi” olmaktan çıkıp kaotik, kişiselleşmiş bir liderin eline geçtiğini ima ediyor. Bu, yaygın bir kör noktayı tekrarlıyor: Sınıf içi çatışmayı “kaos” sanmak. Trump’ın motivasyonu aile servetini büyütmek olabilir; tutarlı bir ideolojiye sahip olmayabilir. Ama Trumpizm, Trump’tan büyük. İçinde hem sermaye fraksiyonlarının koalisyonu hem de tabi sınıf fraksiyonları (küçük burjuvazi ve işçi sınıfı) var.
Üstelik “Proje 2025” (Project 2025), Başkan’ın kişisel heveslerinden bağımsız, son dönem yönetimlerin çoğundan daha bütünlüklü bir iç ve dış politika hattı sunuyor. Bu yeni güç blokunun çekirdeğinde belirli imalat sektörleri (ör. çelik, alüminyum), harfiyat/enerji-madencilik sektörleri, özel sermaye fonları (private equity), kripto sermayedarlar ve eski sanayi-askeri kompleks yerine yeni bir teknoloji-askeri kompleks bulunuyor.
Odadaki fil: Neo-liberalizm
OpenAI ve Palantir gibi şirketlerle özdeşleşen bu teknoloji-askeri fraksiyon, Trumpçı hegemonya projesinde direksiyonda görünüyor: içeride otoriter-neoliberalizm, dışarıda saldırgan emperyalizm. Yani ABD statükosundan kopuş değil; onun daha da radikalleştirilmesi.
Heideman’ın neredeyse hiç girmediği “neo-emperyalizm” ise odadaki fil. Küresel sistemin merkezindeki bir güç için, yalnızca iç dinamiklerle Trumpizmi açıklamak kaçınılmaz biçimde eksik kalır. Ticaret savaşları dünyaya “kaos” mu yayıyor, yoksa belirli sınıf fraksiyonlarına mı hizmet ediyor? Askerî bütçede yüzde 50’yi aşan artış taslağı kişiselleşmiş siyaset mi, yoksa belirli bir sanayiye ve az sayıda şirkete mi yarıyor? Doğal kaynaklara şahin bir yönelim; Venezuela’ya saldırı, Grönland üzerinden tehditler ve Ukrayna’yla maden erişimi anlaşmasıyla da görülmüyor mu?
Bazı başlıklar kitap çıktıktan sonra hızlandı; fakat bu hedefler Trump’ın ilk döneminde, ardından Proje 2025’te ve en önde gelen işbirlikçilerinin/bağışçılarının açık çıkarlarında zaten görünürdü.
Bu ABD-merkezcilik, karşılaştırmalı bakışı da buduyor. Sermayenin parçalanmasının Brexit gibi başka aşırı sağ “popülizm” başarılarında da payı olduğu ileri sürüldü. Marlène Benquet ve Théo Bourgeron’un tartıştığı üzere, Brexit; Tek Pazar’dan yararlanan geleneksel “City” finansı ile AB’nin yeterince neoliberal olmadığını savunup daha fazla deregülasyon isteyen “alternatif finans” arasında bir bölünmeye dayanıyordu. Bu sınıf içi çatışma sürüyor; Reform UK’nin yükselişi ve fosil yakıt, hedge fonları ve kripto gibi Trump’a benzer fraksiyonlarca finanse edilmesi de bunun işareti.
Sonuçta Rogue Elephant, bakışı söylem ve seçmenden sınıf çıkarlarına çevirmesiyle önemli. Tutarlılığı her yerde aynı düzeyde olmasa da, sınıf–parti ilişkisinin ampirik temelli nasıl kurulabileceğine dair değerli bir örnek sunuyor. Yine de Trumpizmin sınıflar-arası ittifakını, siyasal-iktisadi projesini ve iç çelişkilerini bütünlüklü biçimde haritalayan tam bir materyalist açıklama hâlâ yazılmayı bekliyor.
* Vladimir Bortun, Oxford Üniversitesi'nde siyaset bilimci olarak görev yapmakta olup, siyasi elitler, sınıf temsili ve radikal sol partiler üzerine çalışmaktadır.
Kaynak: https://jacobin.com














