- Kürt meselesi, Kürtlerin özneleşmesi ve özne olarak tanınması ve bu sayede Kürt meselesinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Özneleşme, sadece pratik değil, aynı zamanda hukuki ve normatif bir içeriğe de sahip.
Irak Kürdistanı’nın 1991’de trajik koşullarda kısmi bir özerkliğe kavuştuğu, 2010-2020’lerde Kobanê direnişinin ve Rojava tecrübesinin ve İran’daki “jin, jiyan, azadî” gösterilerinin dünya çapında önemli bir yankı yarattığı, 1992’de başlayan demokratik sosyalist Halkın Emek Partisi (HEP) geleneğinin Türkiye’de güçlü bir siyasi hareketin oluşmasına yol açtığı koşullarda, artık Kürtlerin varlığını inkâr edebilmek mümkün değil. Asıl soru, Kürt meselesinin nasıl tanımlanacağı.
İsmet Şerif Vanlı, 1971’de Irak Kürdistanı üzerine yazdığı çığır açıcı kitabında bu soruyu, Kürt meselesinin ne olmadığı şeklinde yeniden formüle ediyordu. Türkiye’de henüz ismi konmamış olan ve nereye varacağı bilinmeyen bir “sürecin” başladığı günümüzde, Vanlı’nın yaklaşımı bizim için de önemli bir başlangıç noktası. Kökenleri, 19. yüzyıla uzanan ve değişik dönemlerinde İran, Türkiye, Irak ve Suriye tarihlerini belirleyen Kürt meselesi, “40 yıllık” bir “terör ve terörün sona erdirilmesi meselesi” değil, aynı şekilde 1920’lerin başında Londra ve Paris tarafından Irak ve Suriye manda devletlerinin oluşturulmasıyla yeniden tanımlanan bu meseleyi, “emperyalizm” ve “siyonizm"in manipülasyonlarıyla açıklayabilmek imkânsız. Son olarak da Türkiye’deki İslamcı ve milliyetçi çevrelerin iddialarının aksine, Kürt meselesi bir “ümmet meselesi” değil: “Hristiyan kardeşliği” ile açıklanamayacak ve bu “kardeşlik” içinde çözülemeyecek Bask, Katalan, Kebek ya da İskoçya meseleleri gibi, Kürt meselesi de İslam âleminde ortaya çıkan ama “İslam kardeşliği” ile çözülemeyecek olan milli bir meseledir.
Tarihsel dinamikler ve Kürdistan
Kürt meselesinin anlaşılması için her şeyden önce Yakındoğu, Küçük Asya ve Kafkasya’nın kesişim noktasında oluşan Kürdistan olgusuna değinmek gerekli. Tarihsel süreçler, kırılmalar ve yeni yapılanmaların sonucu olan bu oluşum ile bir din ve bir imparatorluk olarak İslam’ın yükselmesi arasında yakın ilişki var. Yeni bir din olarak İslam, birleştirici bir rol oynarken, diğer imparatorluklar gibi Emevi ve Abbasi imparatorlukları da aralarında Kürtlerin de bulunduğu grupların etnik yapılar olarak sınıflandırılmalarına, özerkleşmelerine ve kendilerine has birer kimlik geliştirmelerine imkân sağlıyorlardı. Bu ikili dinamik, Kürtlerin İslam öncesindeki ilk mekânlarını oluşturan Zagros dağlarından çok daha geniş bir alana yayılmalarını ve bu coğrafyada “emirlikler” yoluyla alt-devletleşme olarak tanımlayabileceğimiz bir kurumsallaşmaya girişmelerini mümkün kılıyordu.
Sultan Selahaddin (1138-1193) döneminde “iç dayanışma” olarak tanımlayabileceğimiz “Kürt asabiyyesi”nin Haçlılara karşı yürütülen “İslam dava”sının hizmetine konulması, bir Kürt hanedanının devletleşmesini sağlamış ama Boris James’in ve Metin Atmaca’nın da gösterdiği gibi, 13. yüzyıldan sonra Kürt emirlikleri daha çok “imparatorluklar arası” bir periferide, kısmi bir özerkliğe sahip olarak devam edebilmişlerdi. 1514-1515 Fars-Osmanlı Savaşı sonrası hem Tahran hem de İstanbul, bu sınır bölgesinde Kürt emirliklerinin statüsünün korunmasını garanti altına almıştı. 19. yüzyılda, özellikle de Tanzimat’ın ilanından sonra bu göreceli özerklikler, büyük bir şiddet kullanılarak yok edilmiş ve yerlerini bir yandan merkezi iktidarların kurumlarına, diğer yandan da aşiret ve tarikatlara bırakmışlardı. I. Dünya Savaşı ve 1915 Ermeni Soykırımı'ndan sonra Kürdistan, bu sefer de Türkiye ve yeni kurulan Irak ve Suriye arasında bölüştürülecekti.
Bu yeni kurulan devletlerin ve İran’ın sınırlarının askerileştirilmesi, rejimlerin radikal milliyetçi ideolojileri ve inkâr ya da baskı siyasetleri, Kürdistan’da 1920’lerden 1946’ya uzanan bir isyan dalgasının başlamasına yol açacaktı. Bu dönemde Kürt hareketi, bu devletlerarası bölünmeye ortak bir tarih okumasını, bir coğrafi tahayyülü, bir milli bayrağı, bir Panteon’u ve bir “milli marşı” da içeren sembolik bir birleşmeyle cevap verecekti. 1946 sonrasında önemli sosyoekonomik ve politik değişimlere tanıklık eden Kürdistan, 1961’de Irak’taki Barzani isyanı, 1975’te bu hareketin çöküşünden sonra başlatılan yeni bir isyan, 1979 İran İslam Devrimi ve Kürt direnişi ve 1984’te PKK’nin başlattığı silahlı mücadeleyle birlikte, on yıllara yayılan bir baskı, savaş ve şiddet dönemine geçecekti.
İslam içi etnik farklılaşmalar konusunda son derece duyarlı olan vakanüvislerin de gösterdiği gibi, neredeyse 1500 yıla yayılan bu tarih, aynı zamanda bir Kürtlük bilincinin oluşmasını da sağlıyordu. 17. yüzyıl şairi Ehmed-ê Xanî (1650-1706), “Tacikler” (Farslar) ve “Rumlar”ın (Türkler) egemenliğine tabi tutulan Kürtlerin birleşememesinden, dolayısıyla da devletleşmemesinden şikayetçiydi.
19. yüzyılda Tanzimat’ın büyük bir şiddet kullanarak ezdiği Kürt emirlikleri, kendilerini imparatorluğa bağlayan ama İstanbul’un ihanet ettiği tarihsel senetten bahsediyor ve direnişlerini “Kürd kavgası” diye sunuyorlardı.
19. yüzyılın sonunda sürgünde yayınlanan Kürdistan gazetesi ile birlikte Osmanlı’dan ya da Fars’tan ayrılmayı hedeflemeyen Kürt davası yeni bir ivme kazanıyordu.
“Minör”den “majör”e geçiş
Bu tarihsel süreçler, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında oluşan “Kürt meselesi”nin arka planını oluşturuyor. Kürt meselesi, özellikle Rus ve Osmanlı imparatorluklarında görülen makro-etnik kimliklerin “millileşmesi” ya da “milletlerin uyanışı” sürecinden ayrı değil. Bu süreç ise Marx’ın tabiriyle an sich’ten (“kendinde”) für sich’e (“kendi için”) bilinçlenme yoluyla geçişi sağlıyor. Bu sürecin anlaşılması, Kantçı bir perspektife başvurulmasını kaçınılmaz kılıyor. “Aydınlanma Nedir?” adlı önemli makalesinde (1784) Kant, hem “ergenliğe ulaşmamış” hem de “azınlık” kavramlarına denk düşen “minör” kavramından yola çıkıyordu.
Türkiye’de 20, Ortadoğu’da 40 milyonluk bir grubu oluşturan, bütün sürgünlere ve Araplaştırma, Farslaştırma/Azerileştirme ve Türkleştirme politikalarına rağmen kendi topraklarında ezici bir çoğunluk oluşturan Kürtlerin sayısal olarak bir “azınlık” olmadığı açık. Kant, azınlığı “majör”ün, yani “yetişkin”in statüsünden mahrum bırakılmak ya da kendini mahrum bırakmak olarak tanımlıyor. Bu perspektiften bakıldığında, Kürt mücadelesi, “azınlıklaştırılmış” ve “minör” statüsüne indirgenmiş bir halkın “majör” statüsüne geçiş için verdiği mücadele olarak tanımlanabilir.
Bu, aynı zamanda Kürtlüğün kolektif bir özne olarak kabul edilmesi ve diğer “majör”lerin sahip oldukları özgürlük ve sorumluluk haklarına kavuşması anlamına geliyor. “Nesne” statüsünden bilinçlenme yoluyla “özne”leşmeye geçen “minör”, kendi sübjektivitelerini geliştiriyor, kendi geçmişini öznel bir tarih perspektifinden yola çıkarak okuyor, kendi geleceğini kendi iradesiyle belirlemeye çalışıyor, yaşadığı anı ise geçmişi ve geleceği birleştiren kurucu bir an olarak tanımlıyor.
Özneleşme, sadece pratik değil, aynı zamanda hukuki ve normatif bir içeriğe de sahip. Özne, Hannah Arendt’in tanımıyla “hak sahibi olma hakkı”na ulaşıyor, yani “hak” kavramını kendi mücadelelerinden yola çıkarak yeniden tanımlıyor. Özgürleşme, sorumluluk kazanma ve diğer “majör”lerle eşit bir statüye sahip olma, “özne”nin bir “sorun” olmaktan çıkmasını da beraberinde getiriyor.
Dolayısıyla Kürt meselesi, Kürtlerin özneleşmesi ve özne olarak tanınması ve bu sayede Kürt meselesinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor.
(...)
Bu son 40 yıl, aynı zamanda Kürtlüğün kendini ifade ettiği dillerin çoğullaşmasına ve çok renklileşmesine, özellikle edebiyat ve sinema dallarında gözlemlenen büyük bir kültürel yaratıcılığa, onlarca Kürt'ün Avrupa parlamentolarında milletvekili olmasını sağlayan diaspora aktivizmine, Kürt sosyal bilimlerinin uluslararası akademik dünyada önemli bir yer kazanmasına da tanık oldu.
Dahası, hem yapısal ekonomik krizler hem de özellikle Irak ve Türkiye’de köy yıkımlarıyla beslenen kırsal göç, Kürdistan’ın şehirleşme sürecini hızlandırdı. Bugün yüzde 75’lere varan kentleşme oranı, aynı zamanda dinamik bir orta sınıflaşma olgusunun oluşmasına da sebep oldu.
Bu gelişmeler, 1960-1980’lerin karamsarlığından yeni ve çoğul dinamizmlere ve beklentilere geçilmesini de sağlıyor. Bu artık mazide kalan on yıllarda dünya çapında güçlü olan sol sentaksın ve silahlı mücadele kültünün sona ermesi de Kürt hareketinin sembolik evrenini belirleyen; yeni ifade ve direniş repertuvarlarına yönelmesini sağlayan önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyor.
Kürt hareketi ve toplumunun ulaştığı bu yeni ivmenin uzun erimli olması ve Ortadoğu’da demokratikleştirici bir rol oynaması ise ancak ve ancak İran, Türkiye, Suriye ve Irak toplumlarının yakın tarihlerine damgalarını vurmuş mezhepçilik, iç savaş, milis ve paramiliterleşme olguları, predatör iktidar icraatları ve antidemokratikleşme süreçlerinden çıkışları sayesinde mümkün.
* Paris'teki École des Hautes Études en Sciences Sociales (EHESS) bünyesinde görev yapan Kürt tarihçi ve siyaset bilimci Prof. Hamit Bozarslan'ın Heinrich Böll Stiftung Vakfı Türkiye Temsilciliği tarafından hazırlanan “Silahsızlanma ve Barış Arasında Kürt Meselesi” çalışmasında yer alan "2020’lerde Kürt meselesini tanımlamak" makalesinden alındı.