165 yıl önce Haymana Kürtleri
Dosya Haberleri —

Haymana Kürtleri,1960
- Haymana’da 1861’de yalnızca 12 gün kalan Fransız arkeolog Georges Perrot, Anadolu’nun kalbinde Türklerden tamamen farklı, kadim ve köklü bir halkla karşılaşır. Perrot’nun Revue des Deux Mondes dergisindeki canlı tanıklığı, bugün asimilasyon politikalarına, tarihsel inkarlara dışarıdan bir karşı kayıt niteliği taşıyor.
- 1861 yılının sıcak bir yazında Perrot, Anadolu’nun içlerine, Ankara, Afyonkarahisar ve Konya arasında uzanan geniş bozkırlara doğru yola çıktı. Hedefi, antik kalıntıları araştırmaktı. Bu tecrübesini şu sözlerle ifade eder: “Kürt köylerini ziyaret ettim, konakladım, onlarla yemek yedim ve onları konuşturmaya çalıştım.”
- Perrot, Kürtlere dair köken arayışını daha da derinleştirerek Firdevsî’nin destanı Şahname’ye başvurur. Kürtlerin, dağlara sürgün edilen bir topluluğun soyundan geldiklerini aktarır. Antik Yunan kaynaklarını da devreye sokan Perrot, Ksenofon’un Anabasis’inde bahsettiği dağlık Carduchoi halkının tarifinin, Kürtlere uyduğunu belirtir.
BARIŞ BALSEÇER
Haymana’da 1861’de yalnızca 12 gün kalan Fransız arkeolog Georges Perrot, Anadolu’nun kalbinde Türklerden tamamen farklı, kadim ve köklü bir halkla karşılaşır: Kürtler. Çadırlarla taş evlerin yan yana durduğu köylerde, yüzleri açık kadınların özgür görünürlüğünü, geniş hayvan sürülerinin ekonomik gücünü ve Osmanlı idaresini dahi temkinli kılan bir etkiyi yakından gözlemler. Perrot’nun Revue des Deux Mondes dergisindeki canlı tanıklığı, bugün asimilasyon politikalarına, tarihsel inkarlara ve Kürtlere ait maddi-kültürel izlerin sistematik olarak yok edilmesine karşı hâlâ güçlü ve dışarıdan bir karşı kayıt niteliği taşıyor.
1829’da Paris’te çıkmaya başlayan ve hâlâ da yayın hayatına devam eden kültür dergisi Revue des Deux Mondes, özellikle 19. yüzyıl Batı dünyasında entelektüel alanın en önemli yayınlarından biriydi. Bu prestijli yayın, edebiyat, siyaset, tarih ve gezi notlarını ustaca harmanlayarak Batı’nın Doğu’ya dair algısını derinden şekillendiriyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun uçsuz bucaksız toprakları, egzotik dağları, gizemli halkları ve kadim uygarlık kalıntıları, derginin sayfalarında hem merak uyandıran bir keşif alanı hem de Avrupa merkezli bir üstünlük anlatısının malzemesi haline geliyordu. Günümüze dek kesintisiz yayın hayatını sürdüren dergi, bugün bile 19. yüzyıl düşünce iklimini anlamak için vazgeçilmez bir kaynak niteliği taşıyor.
Dergide yazan isimlerden biri de Fransız arkeolog ve tarihçi Georges Perrot idi. 1832 doğumlu Perrot yaşadığı dönemde, özellikle Anadolu ve Yakın Doğu üzerine yaptığı saha araştırmalarıyla tanınan birisiydi. Osmanlı coğrafyasını bizzat dolaşmış, antik kalıntıları incelemiş, yerel halklarla temas kurmuş ve hem arkeolojik hem etnografik gözlemlerini titizlikle kaleme almıştı.
Perrot’nun ziyareti
1861 yılının sıcak bir yazında Perrot, Anadolu’nun içlerine, Ankara, Afyonkarahisar ve Konya arasında uzanan geniş bozkırlara doğru yola çıktı. Hedefi, antik kalıntıları araştırmaktı. Ancak Haymana civarında geçirdiği yalnızca 12 gün, onun için sıradan bir konaklamadan çok daha derin bir tecrübeye dönüştü. Bu tecrübesini şu sözlerle ifade eder: “Kürt köylerini ziyaret ettim, konakladım, onlarla yemek yedim ve onları konuşturmaya çalıştım.” Bu kısa ama yoğun temas, metnini masa başı bir yorum olmaktan çıkarıp, sahada nefes alan, tozunu yutan, seslerini duyan canlı bir tanıklığa çevirdi.
‘Bizim uzak akrabalarımız’
Haymana’ya ayak bastığında Perrot’nun dikkatini ilk çeken şey, bölgenin demografik dokusu oldu. Geniş ovalar ve dalgalı tepeler arasında yaşayan nüfusu inceledikten sonra vardığı hüküm oldukça net ve çarpıcıydı: “Ancyra (Ankara), Afion-Kara-Hissar (Afyonkarahisar) ve Konieh (Konya) arasında kalan bu geniş alanda yaşayan halk, Türklerden tamamen farklı bir ırka mensuptur. Bunlar Kürtlerdir.”
Bu ayrım, Perrot için yalnızca tarihsel ve dilsel değil, aynı zamanda belirleyici bir çerçeve oluşturur. Nitekim Perrot, Kürtleri “Perslerin yakın akrabaları ve bizim de uzak akrabalarımız” olarak tanımlayarak Avrupa okuruyla Kürtler arasında tanıdık bir bağ kurar. Karşılaştırmalı dilbilimin o dönemde yeni yeni parlayan ufku içinde Kürtçeyi, İrani diller grubuna yerleştirerek; Kürtleri Hint-Avrupa dil ailesinin bir parçası olarak konumlandırır.
Kadim ve yerleşik bir halk
“Farsça’da ‘kourd’ ya da ‘gourd’ kelimesi güçlü, cesur anlamına gelir” diye ekler. Bu etimolojik not, Kürtleri romantik bir cesaret ve direnç imgesiyle donatır.
Perrot, Kürtlere dair köken arayışını daha da derinleştirerek Firdevsî’nin ünlü destanı Şahname’ye başvurur. Kürtlerin, dağlara sürgün edilen bir topluluğun soyundan geldiklerini, sabit bir yurtları olmadığını ve evlerinin çadırlardan ibaret olduğunu aktarır. Antik Yunan kaynaklarını da devreye sokan Perrot, Ksenofon’un Anabasis’inde bahsettiği dağlık Carduchoi halkının tarifinin, neredeyse kelimesi kelimesine Kürtlere uyduğunu belirttir. “Bu dağlık bölgenin halkı hiçbir zaman tamamen yerinden edilmemiş ya da yok edilmemiştir” diye yazar. Haymana’daki gözlemlerini bu vurgu ile aydınlatan Perrot, Kürtleri Anadolu’nun ortasında yeni gelmiş göçmenler olarak değil, kadim bir yerleşik hayata sahip, tarih boyunca dağlık coğrafyada varlığını koruyan bir halk olarak değerlendiriyordu.
İnler-Katrancı Köyü
Perrot’nun Haymana’da karşılaştığı Kürt toplulukları, tek bir yaşam biçimiyle tanımlanamayacak kadar karmaşık bir geçiş halindedir. Göçebe ile yerleşik düzenin, adeta aynı hayatın iki yüzü gibi yan yana var olduğunu “Evler yapmışlardır ancak hâlâ çadırları da vardır” notuyla kayda alır. Özellikle yaz aylarında bu ikililiğin daha belirgin hale geldiğini okuyoruz. Perrot bunu şu cümlelerle aktarır: “Yaz gecelerinde çadırlarda daha rahat ederler; daha serbest nefes alır, daha derin uyurlar.” Bu tercihin nedenini, yalnızca iklimsel bir alışkanlık değil, Kürtlerin göçebe geçmişlerinin hâlâ damarlarında dolaşmasına bağlar. İnler-Katrancı Köyü’nü, bu geçişin en güzel örneği olarak not düşer: ''Vadinin yeşil yamaçlarına yayılmış yerleşiminde, bazı aileler hâlâ büyük siyah çadırların gölgesinde yaşarken, diğerleri çoktan kışlık taş evlerine dönmüştü. Tarım yapılıyordu ama sınırlıydı: Kendi ihtiyaçlarına yetecek kadar arpa ve buğday ekiliyor, fazla ürün pek nadiren pazara çıkıyordu. Asıl zenginlik ve geçim kaynağı, geniş hayvan sürüleriydi. Atlar, koyunlar, keçiler… Bu sürüler hem ekonomik güç hem de hareket özgürlüğünün simgesiydi.''
Perrot, Haymana’daki manzarayı gözlemlerken Kürtlerin kadim bir yerleşik hayata da sahip olduklarını fark ediyor. Ona göre köyler kurulmuş, evler inşa edilmiş, vadiler tarıma açılmıştı ve yeni bir yere yerleşmeden önce uzun süre arazi dolaşılıp en uygun vadi veya yamaçlar seçilirdi. Bu süreç, hareket ile yerleşiklik arasında keskin bir kopuş değil, kademeli ve organik bir uyum olduğunu gösteriyordu. Perrot’ya göre Haymana, göçebe mirasın yavaş yavaş yerleşik hayata evrildiği, ancak kadim sürekliliğin hiç kesilmediği bir ara evreyi yansıtıyordu.
Türkler, Kürtlerden etkileniyor
Perrot’nun notlarında en dikkat çekici temalardan biri, Kürtlerin çevrelerindeki topluluklar üzerindeki etkisiydi. Bu etkiyi en yalın haliyle şöyle özetliyor: “Türkler aslında Kürtlerden çekinirler.”
Bu çekingenliğin, hem siyasal hem de toplumsal düzlemde hissedildiğine dikkat çeker ve Osmanlı merkezi idaresi ile Kürtler arasında ilişkinin, açık bir çatışmadan ziyade temkinli bir denge üzerine kurulduğunu aktarır. “Kürtler vergiyi bazen öderler… Fakat direnç gösterdikleri zaman genellikle üzerlerine gidilmez” diye yazan Perrot, merkezi otoritenin, Kürt aşiretlerinin özerk damarını fazla zorlamamayı tercih ettiğini de not düşer. Bu güç ilişkisinin, gündelik hayata da yansıdığını gözlemlerinden elde ettiği bilgilerle güçlendirir. Perrot’nun ziyaret ettiği Çaltık köyünde Türk nüfus yaşamasına rağmen, kadınların yüzleri açık şekilde çadır önlerinde ve çeşme başında dolaşması dikkatini çeker. “Bu iki topluluktan biri diğerinin etkisine giriyorsa, bu Kürtler değil Türklerdir” diye yorumlar. Etkinin yalnızca korku veya saygıya bağlı değil, kültürel alışkanlıkların yavaş yavaş yayılması şeklinde de kendini gösterdiğini bu satırlardan anlıyoruz.
Kadınları dikkat çeken pozisyonu
Perrot’nun Haymana gözlemlerinde en çok ilgisini çeken unsurlardan biri, Kürt kadınlarının toplumsal konumudur. Bu konuda oldukça net bir ifade kullanıyor: “Kadınlarının yüzü açıktır; örtünmeyi düşünmezler.” Bu durumu, aynı coğrafyada yaşayan diğer Müslüman topluluklarla karşılaştırıp, çarpıcı bir farkı ortaya koyuyor Perrot. Kadınların yalnızca ev içinde değil, erkeklerin arasına karışıp sohbet ettiğini, çamaşır yıkarken, çeşme başında veya çadır önlerinde gündelik hayatın aktif parçası olduklarını; yabancılarla bile doğrudan temas kurabildiklerini şaşkınlıkla anlatır. Perrot bu görünürlüğü “özgürlük” ve “saygınlık” kavramlarıyla ilişkilendiriyor. Perrot, Müslüman kadınların daha kapalı ve sınırlı hayatını hatırlatarak, Haymana’daki tabloyu istisnai ve dikkat çekici bulduğunu özellikle belirtir.
Kürtler ticaretin merkezinde
Kürtlerin ekonomik hayatının büyük ölçüde hayvancılığa dayandıran Perrot, “Onların asıl zenginliği, yetiştirip sattıkları atlar ve hayvan sürüleridir” diye yazar. Haymana Kürtlerinde tarımın ikincil planda olduğunu ifade eden Perrot, Kürtlerin hayvan sürülerini yalnızca yerel tüketim için değil, Anadolu’nun uzak köşelerine, İstanbul’a, İzmir’e, hatta Trabzon’a kadar ulaştırdığını belirtir. Bu uzun kervan yolculuklarının haftalar, bazen aylar sürdüğünü, kervan taşımacılığının da önemli bir gelir kaynağı olduğunu yazar. Perrot, İnler-Katrancı Köyü’nde bol miktarda deve bulunduğunu, bunların tüccarlara kiralandığını gözlemlemiştir. Kürtlerin böylece yalnızca üretici değil, bölgesel ticaret ağlarının aktif taşıyıcısı haline geldiğini belirtir.
300 yıllık bir Kürt köyü
Aradan geçen 160 yıldan fazla zamana rağmen Perrot’nun Haymana notları hâlâ güçlü bir tarihsel değer taşıyor. Kürtlerin Anadolu’daki varlığını tek bir göç dalgasına veya kesin bir tarihe indirgeyen sadeleştirilmiş anlatılara karşı, metin daha karmaşık, daha süreklilik arz eden bir tablo sunuyor. Haymana’daki yaşlıların “Tam olarak buraya ne zaman geldiğimizi bilmiyoruz; yüz ya da iki yüz yıl önce gelmiş olmalıyız” sözleri, kesinlikten ziyade Anadolu’ya yerleşime dair derin bir sürekliliğin işaretidir.
Perrot’nun dışarıdan bakan Avrupalı gözü, Kürtlerin Anadolu’daki varlığının yalnızca demografik değil, toplumsal, ekonomik ve kültürel bir ağırlık taşıdığını da kayda geçiriyor. Bugün bile tartışılan maddi ve kültürel izler konusunda, 1865’te Revue des Deux Mondes’da yayımlanan bu tanıklık, basit bir seyahat notu olmanın çok ötesinde bir coğrafyanın, bir halkın ve bir dönemin kesişim noktasında yazılmış, dışarıdan bir kayıttır. Hem somut gözlemlerin hem de dönemin zihniyetinin izlerini taşıyan bu metin, Anadolu’nun zengin mozaiğini anlamak isteyenler için hâlâ değerli bir pencere açıyor.















