• “Halil Cibran’ın ağaçları şiirlere benzettiği özdeyişini okuyunca, onları güzellikleriyle resmetmeye karar verdim. Amacım, insanları doğaya ve onun güzelliğine karşı daha duyarlı hale getirmek.”
  • “1982’de doğdum ve doğduğumdan beri Lübnan savaş halinde. Her 10 yılda bir kriz yaşıyoruz. Her günü son günümüzmüş gibi yaşıyoruz. Hiçbir şeyi ertelemiyor, gelecek için büyük planlar yapmıyoruz.”

 

DEVRİŞ ÇİMEN/BADEN

Lübnanlı ressam Tamara Haddad doğayı merkeze alan çalışmalarıyla, savaşa, ekolojik yıkıma ve yeryüzündeki fiziksel dönüşümlere odaklanıyor. Sanatçı, Nisan 2026’da Galerie Tanit’te açılan ve babasına adadığı “À Mon Père” sergisinde, ağaçları canlı varlıklar olarak ele alıyor. Kum, ağaç kabuğu, taş ve dal parçalarını kullanan Haddad, Lübnan dağlarından Beyrut Limanı’na uzanan gözlemlerini tuvaline aktarıyor.

Haddad ile çalışmalarını, savaşın gölgesindeki Beyrut’u, Lübnanlıların hayatta kalma refleksini ve sanatçının toplumdaki rolünü konuştuk.

Sanatsal çalışmalarınızda çevreye ve doğa manzaralarına odaklanmanızın altında nasıl bir hikaye yatıyor?

15 yıl önce, evime yaklaşık bir mil uzaklıktaki reklam ajansında çalışıyor ve işe yürüyerek gidip geliyordum. Yol boyu arabalardan çıkan kirli hava ve egzoz gazlarını soluyordum. Yıllarca her gün bunu solumak zorunda kalacağım fikri beni dehşete düşürüyordu. Ayrıca Lübnan’daki çöp krizine de takıntılıydım; ülkenin her yerinde dağlar gibi yığılmış çöpler vardı ve hiçbir geri dönüşüm planı yoktu. Beyrut’un, hükümetin çevre konularındaki ihmali nedeniyle dünyanın en kirli şehirlerinden biri olduğunun da farkındaydım. Bu ihmaller özellikle Lübnan dağlarında peyzajın tahrip edilerek yüksek binaların yapılmasına yol açıyordu. Sanatın yoğun olduğu bir evde büyümüş, doğaya büyük saygı duyan mimar bir babanın kızı olarak bu meselelerle hem o zaman hem de şimdi çok ilgileniyorum.

Babanıza adadığınız ‘À Mon Père’ sergisi nasıl ortaya çıktı? Bu sergide ağaçlar neden önemli bir yerde duruyor?

Galerie Tanit Beirut’taki mevcut sergimin adı “Babam İçin.” Bu sergi üzerinde çalışırken, Ocak ayında aramızdan ayrılan babama ithaf edildi. Babam ağaçları çok sever, onları diker ve onlarla ilgilenirdi. Zaten üzerinde çalıştığım birçok çevresel konudan biri ağaçlar. Seriye 2024’te, ormansızlaşmayı ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan orman yangınlarını resmederek başladım. Daha sonra Halil Cibran’ın ağaçları şiirlere benzettiği bir özdeyişini okudum ve ağaçları güzellikleriyle resmetmeye karar verdim. Amacım, insanları doğaya ve onun güzelliğine karşı daha duyarlı hale getirmek. Lübnan’da ve yurtdışında yaptığım birçok doğa yürüyüşü sırasında çektiğim fotoğraflardan ilham alıyorum.

Resimlerimde kum, akrilik ve yağlı boya katmanlarıyla çalışıyorum, ayrıca dallar, yapraklar ve ağaç kabukları gibi doğal malzemeler de ekliyorum. Bu, sürecimin temel bir parçası çünkü dokuların çeşitliliğini yansıtıyorlar.

Sergi açıklamasında şöyle yazıyor: “Ağaçlar durur, büyür ve kalır. Hafızayı toprağa bağlı bir şekilde tutarlar.” Ağaçlar ve hafıza sizin için nasıl bir anlam taşıyor?

Ağaçlar tıpkı insanlar gibidir. Büyürler, nefes alırlar, kökleri vardır ama en önemlisi insan hayatı için vazgeçilmezdirler. Onlar bizim akciğerlerimizdir. Artık görmediğimiz, dikkat etmediğimiz bir doğa unsurudurlar. Günlük hayatımıza odaklanmış, doğadan uzaklaşmış durumdayız ve doğanın hayatımızdaki önemini ve etkisini görmezden geliyoruz. Bugün hayatımızı ve sağlığımızı doğrudan etkileyen çevresel sorunlarla karşı karşıyayız ancak bir tür inkar içindeyiz. Bu sergiyle insanları doğanın önemi konusunda uyandırmayı; ağaçların, ışığın ve renklerin temaşa etmelerini sağlayarak zamanı yavaşlatmalarını amaçlıyorum.

Bugün sanatçılar kapitalist tüketime, çevre krizlerine ve şiddete karşı daha güçlü bir toplumsal rol oynamalı mı?

Dünyada çevre sorunları üzerinde çalışan birçok sanatçı var; özellikle Edward Burtynsky ve Yann Arthus-Bertrand gibi fotoğrafçılar ile iklim değişikliği ve tüketim üzerine sanat enstelasyonları yaratan Julian Charrière gibi isimler. Harika işler çıkarıyorlar.

Sanatçılar insanlara dokunan sergiler yaratıyor ancak siyasi kısıtlamalarla karşılaştıkları için önemli toplumsal farkındalıklar yaratamıyorlar. Siyaset ekonomik meselelerle ve özellikle Lübnan’da sıklıkla kişisel çıkarlarla iç içe. Ne yazık ki Lübnan ve Ortadoğu ile Afrika’daki diğer gelişmekte olan ülkeler ekonomik sorunlar, yoksulluk ve yolsuzlukla boğuştuğu için çevre meseleleri daha az öncelikli hale geliyor.

Kriz, şiddet ve savaş, Lübnan’da insanların hayata bakışını nasıl değiştiriyor?

1982’de doğdum ve doğduğumdan beri Lübnan savaş halinde. Her 10 yılda bir kriz yaşıyoruz. Bu hayata alışkınız, başka türlüsünü hiç yaşamadık. Krize uyum sağladık, onunla nasıl yüzleşeceğimizi ve hayatımızı nasıl idame ettireceğimizi öğrendik. Bunun olumlu bir yanı da var: Her günü son günümüzmüş gibi yaşıyoruz. Hiçbir şeyi ertelemiyoruz, gelecek için büyük planlar yapmıyoruz, çünkü gelecek yalnızca yarından ibaret. Her anın tadını çıkarmayı ve bugün sahip olduklarımız için minnettar olmayı öğrendik.

Güney Lübnan, İsrail işgali altında. Yüz binlerce insan göç ediyor. Lübnan toplumu, siyasi ayrımları aşarak bu varoluşsal krize nasıl yanıt veriyor?

Güney Lübnan halkı her şeyden önce Lübnanlıdır. Topraklarından ilk kez ayrılmıyorlar. Diğer bölgelerdeki Lübnanlılar tarafından misafir edilip yardım görmeleri de ilk kez olmuyor. Lübnan, her zaman farklı toplulukların bir arada yaşadığı ve birbirine destek olduğu bir ülke olmuştur. İç savaşı zaten yaşadık. Bugün Lübnan’ın bir yenisini daha kaldıramayacağını biliyoruz ve kimse bunu istemiyor. Bu nedenle yeni bir iç savaşı önlemeye yönelik güçlü bir farkındalık var. Ayrıca dayanışma, Lübnanlıların en önemli niteliklerinden biridir. Tüm yaşadıklarımıza rağmen doğamız gereği yardımsever bir toplumuz.

Tamara Haddad kimdir?

1982’de Beyrut’ta, sanat ve mimariyle iç içe bir ailede dünyaya gelen Tamara Haddad, Lübnan modern mimarisinin öncülerinden olan babası Georges Haddad’dan büyük ölçüde etkilendi. 2005’te Lübnan Güzel Sanatlar Akademisi’nde (ALBA) reklamcılık üzerine yüksek lisans yaptı. Bu alanda çalışırken, kendi kendini yetiştiren bir sanatçı olarak resim yapmaya başladı. 2011’den itibaren tamamen resim çalışmalarına yoğunlaşan sanatçı, bugün yaşamını sürdürdüğü Beyrut’tan dünyanın dört bir yanına uzanan sıra dışı seyahatlerini ve bu yolculuklardan edindiği izlenimleri eserlerine nakşediyor. Haddad, bugüne kadar pek çok farklı ülkede sergiler açtı.

Lübnan’daki genç sanatçılar bugün Lübnan’da nasıl üretim yapıyor? Savaşın ve ekonomik krizin içinde nasıl etkileşim kuruyorlar?

Bir sanatçı için Lübnan’da yaşam kolay değil. Çünkü sanatçılara neredeyse hiçbir kurumsal destek yok. Fakat bolca ilham var. Lübnan, özellikle Beyrut, çoğulculuğu ve bir arada yaşayan farklı kültürleri sayesinde her zaman önemli bir kültür-sanat merkezi olmuştur. Çok sayıda sanat galerisi ve kurumu barındırıyor. Lübnan, sanatçılara toplumsal ve siyasi krizlerden, güzel ve çeşitlilik dolu doğaya kadar pek çok zengin konu sunuyor. Oldukça dinamik bir ülke; sürekli bir şeyler oluyor ve bu da sanatçıların üzerinde çalışabileceği çok sayıda malzeme yaratıyor. Savaş ve şiddet, sanatçıların dilinde çok baskın. Hayat zor olsa da acı, çoğu zaman güçlü bir yaratım kaynağıdır. Gergin bir ortamda yaratmak her zaman kolay olmuyor. Fakat bence zor zamanlar ile yaratım arasında bir denge kurmayı başardılar. Ben şahsen sık sık doğaya kaçıyorum.

Bir de Beyrut her zaman canlı bir şehir olmuştur ve öyle de kalacaktır. Beyrutlular eğlenceyi seven, her anın tadını çıkarmayı bilen insanlardır. Dışarı çıkmak ve eğlenmek, krizlerle başa çıkabilmek için gereklidir. Sanat ise elbette bir direniş biçimidir, bir tür yumuşak güçtür.

Lübnan müziği, Ortadoğu’nun en büyüleyici ve en tanınan müzikleri arasında. Ülkenin mevcut kriz ortamında hala bir yaşam kaynağı olabiliyor mu?

Lübnan müziği en parlak ve başarılı dönemini 60’lar ve 70’lerde, Lübnan’ın altın çağında yaşadı. Günümüzde ise özellikle yapay zekayla birlikte çok sayıda müzisyen ve farklı tarz ortaya çıkıyor. Hiç şüphesiz müzik, Lübnan hayatında ve yaşama sevincinde her zaman büyük rol oynamıştır ve kültürümüzün vazgeçilmez bir parçasıdır. 2024’ten beri iki savaşın etkisiyle Lübnan konser düzenlemekte zorlanıyor. Buna rağmen Baalbek Uluslararası Festivali gibi bazı festivaller birkaç güzel konser gerçekleştirmeyi başardı. Bu yaz için de yeni konserler planlıyorlar.

Sürekli tehdit altında olmasına rağmen Beyrut’taki insanlar yaşama sevinçlerini nasıl koruyor? Sanatsal yaratım ve yaratıcı güzellik arayışı, bir direniş biçimi olarak nasıl bir rol oynuyor?

Beyrut her zaman canlı bir şehir olmuştur ve öyle de kalacaktır. Beyrutlular eğlenceyi seven, her anın tadını çıkarmayı bilen insanlardır. Dışarı çıkmak ve eğlenmek, krizlerle başa çıkabilmek ve hayata devam edebilmek için gereklidir. Sanat ise elbette bir direniş biçimidir; bir tür yumuşak güçtür. Sanatçılar eserleri aracılığıyla kendilerini özgürce ifade edebilmekte ve Lübnan kültürünü koruma konusunda her zaman bilinçlidir.