• Fakat son cümleye sakladığım şerhimi de düşmek zorundayım: Gospodinov’un bir an evvel aile travmalarından yahut eski işlerinden sıyrılıp ilk üç romanındaki yaratıcılığına geri dönmesi şart. Tuhaf bir noktadayız, ya önümüzdeki 20 yılı şekillendirecek bir yazarla karşı karşıyayız ya da piyasaya kurban gidecek harcanmış bir potansiyelle.

 

BİLGE AKSU

Gospodinov’un geçen yılın Eylül’ünde çıkan “Bahçıvan ve Ölüm”ü, tuhaf bir edebiyat meselesi oldu. Yazarı eskiden beri sevenler için bu kitabın neredeyse hiç olumlu yanı yok. Sosyal medyada yahut reel hayatta bildiğim, tanıdığım Gospodinov insanları, Bahçıvan ve Ölüm’ü hiç yaşanmamış bir şey olarak görmekte ısrar ettiler. Yazarın tamamen kendi duygu dünyasını paylaştığı, babasının yasını gereğince tutmaya çabaladığı bu kitapta o eski tadı, satırların arasında durduk yere insanı çarpıp geçen yaratıcı hissiyatı göremediklerinden yakındılar. Dışarıdan bakınca acımasız ama yazarı tanıyınca anlaşılabilir bir eğilim bu. Bir edebiyat meselesi olması ise bundan değil, yazarın okur kitlesini üç beş katına çıkarmasından kaynaklanıyor.

Metis Yayınları Nisan 2026’da, kısmen katıldığım yukarıdaki yakınmaları dindirmeye aday yeni bir Gospodinov kitabını müjdeledi. Yazarın 2007-2012 arasına yayılan bir dönemde kaleme aldığı 19 öykü, yine Hasine Şen Karadeniz çevirisiyle karşımıza çıktı. Bu sayfada daha evvel 3-4 Gospodinov yazısı yazdığıma göre, yeni kitaba bir bakış atmak en çok benim hakkımdır diyerek, bu yazıya giriştim.

Ve Her şey Aya Büründü, toplamda 140 sayfadan oluşan, çoğunluğu kısa öykülerden ibaret bir kitap. Gospodinov’u biz içeriği deneysel sınırlara taşıdığı romanlarıyla tanıdık. Bir sineğin gözünden, tuvaletlerden hüzünlü ayrılıklara uzanan tuhaf bir dünya kurduğu Doğal Roman; insanların zihninde yolculuk yaparak geçmişteki toplumsal travmaları ve terk edilme hissini bize aktardığı Hüznün Fiziği; bir hafıza kalesi inşa edip demansa sürüklenmiş insanlara 40’lı, 50’li, 60’lı yılları yeniden yaşatarak eski Bulgaristan’ı yad ettiği Zaman Sığınağı, bugün artık “Gospodinov insanları” diyebileceğim o kitleyi bir araya getiren kitaplardı. Bu üç romanda biz, edebiyatta görmeyi sevdiğimiz, takıntılı biçimde sürdürülen yazar izlekleriyle yavaş yavaş tanışmıştık: çocukluk anıları, Post-Sovyet travmaları, terk edilmişlik, Balkan melankolisi ve hafıza…

Gospodinov insanları hassastır

Ve Her Şey Aya Büründü, Gospodinov’un bir retrospektifi sayılır. En çok da bu sebeple Bahçıvan ve Ölüm’ün yarattığı travmayı iyileştirmeye aday buluyorum (Gospodinov insanları hassastır). Kitaptaki 19 öykünün çoğunu yukarıdaki temalara yerleştirmek mümkün. Bunu yaptıktan sonra elde kalan üç beş öykü ise, günün birinde illaki tanışacağımız yeni kitapların hazırlığı mahiyetinde. Şimdi yavaş yavaş açalım bunları…

Zaman mefhumu, ilk olarak orada karşılaşmadıysak da, Proust’un alanı diyebiliriz. Fakat senin benim gibi sıradan insanın değil de, biraz daha şairane yaşayan insanların gözünde zaman dümdüz bir çizgi gibi ilerlemiyor. Bir çay yaprağından 400 sayfa roman üreten Proust’un zihni nasıl çalışıyorsa, Gospodinov’unki de öyle. Onda daha çok, çağın da getirisi elbet bu, içine doğduğu Sosyalist Bulgaristan’ın bölük pörçük anıları yer alıyor. Son kitabında yer alan “Bulgaristan Otelinin Önünde”, “Hayaletler”, “Fotoğraf” gibi öyküler bu damarı temsil ediyor. 40 yıllık bir buluşma planının reel zamana yenilmesi, artık yıkılıp gitmiş bir mozolenin hatıralarının bireyi capcanlı bir etki altında tutması yahut kadrajda o anı değil de seneler evvelki yaşantıları görmemiz bundan. Gospodinov’da zaman şimdiden sonraya doğru akmıyor; araya sürekli eski Bulgaristan’ın travmaları giriyor. Buna ek olarak, yazar bazen “Do Not Disturb” öyküsündeki gibi zamanın felsefi katmanlarına itiyor bizi; intiharı seçmek için en doğru an, Bergsonvari bir psikolojik doğru zaman değil de, dünyanın geri kalanının merceğine dahil olmayı başaracağımız, gerçek ve çizgisel doğru zaman olabilir. Neticede “Otellerin hafızası olmaz, çünkü çarşaflar yıkanır.” (S. 22)

İyi bir yazarın hiçbir zaman tek bir katmanda çalışmayacağını az çok biliyoruz. Balkan melankolisi Gospodinov’da herhangi bir temada somutlaşabilir. Artık popüler kültüre dahi yerleşmiş bir Tony Gatlif gerçekliğini, Gospodinov’un yapıtlarında tespit etmek son derece olasıdır. Burada da öyle. “Bulgaristan Otelinin Önünde”de yer alan berber koltuğunun somutlaştırdığı temkinli ama ağzı bozuk Balkan insanı en çok “Tören” öyküsünde kendini gösterir. Kitaptaki en uzun öykü ünvanını taşıyan Tören, bir film setinde canlandırılan düğün sahnesinin, ihtiyarların zihninde yarattığı kendine has travmalarıyla örülür. Her ne kadar eski dönemin kurallı Bulgaristan’ından kurtulmuş olsalar da ülkenin parlak bir geleceği yoktur ve gençler yalnızca şehirlere değil, dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Köyde yıllardır bir düğün bile gerçekleşmez ve çocuklarını 20 yıldır görmeyen nineler “Acı” ritüelini bir film seti gibi değil, mucize eseri yaşanmış gerçek bir düğün gibi deneyimler, bu sahne bir sağaltım ritüeline dönüşür. Benzer bir hissi “Ahir Zamandan Yüzler” öyküsünde de alırız. Dünyanın en Balkan enstrümanı akordeon, bu öyküde notalar değil umutsuz bir ülkenin yaşantısını seslendirir.

Gospodinov’da terk edilmişlik, bodrum katta yalnız kalan çocuk imgesiyle Hüznün Fiziği’nde çarpıcı şekilde somutlaşmıştı. Mitolojiden ödünç aldığı Minotaurus hikayesini, varoluşu itibarıyla çevresine istemsizce zarar veren bir karaktere dönüştürmüştü yazar. Bu son kitapta artık böyle edebi arka planlara ihtiyaç duymamış. “Baba Edinme”, “Kızı”, “Yaşlı Adam ve Deniz” öykülerinde (ve elbette ikinci bir katman olarak “Tören”de) dümdüz, arka plana gerek duymadan bu izleği sürdürmüş. İlk ikisinde çocukluk imgesi başroldeyken, sonuncusunda çocuklarının terk ettiği Bulgaristan’la aynı kaderi yaşayan yaşlı A.T.’yleyiz. Fakat burada açmam gereken bir parantez var: Gospodinov’da ilk kez böylesine belirgin bir Rus Edebiyatı damarı yakalıyoruz. Öyle mitolojiden falan değil de sıradan insanın çaresiz hislerinden yola çıkan bu öykülerde günümüz edebiyat piyasasının katmanlı hikaye arzusunu değil, Çehov’un, Gogol’ün gerçek karakterlerini görüyoruz.

Bu da bizi yazarın bir başka takıntısına sürüklüyor. Evvelce de bahsettiğim gibi, Gospodinov’u bugünün edebiyatında bu denli önemli kılan şey yegane bir hikaye anlatıcısı olmaması. Onun romanlarında bir sineğin üzerinden çoklu anlatıcıyı, bodruma kapatılmış bir karakter üzerinden mitolojiyi okumanız mümkün. Burada da işin edebi katmanına yer vermeyi unutmuyor. “Ah Henry” ile O. Henry’e, “Vişne Çayı” ile Çehov’a, “Six Degrees of Seperation” ile biçimsel arayışların önemine vurgu yapıyor. Bu sonuncusunda öykü tamamıyla diyaloglardan ibaret örneğin. “Tören” öyküsünde şimdiki zaman kipiyle yazmayı denerken, şu ana kadar hiç bahsetmediğimiz “8 Dakika 19 Saniye” ile kısa ve eksiltili cümleleri külliyatına ekliyor. Arada bir karşımıza çıkan Gaustin karakteri ise yazarın kendi evrenine selam durduğu bir başka edebi katman.

Gospodinov’un travmaları

Bu kitapta hiç yeni bir arayış yok mu peki? O da son meselemiz olsun. Kitabın girişinde bizi karşılayan “8 Dakika 19 Saniye”, sonlara doğru okuduğumuz “Floral’le Karşılaşma” ve kapanış öyküsü “Ve Her Şey Aya Büründü”; Gospodinov için yeni konular sayılır. Zaman Sığınağı’ndaki Gaustin’in sebebi kendinden menkul teknolojisiyle yarattığı o evreni çağrıştırsa da bu öyküler belirgin şekilde daha distopik, daha bilimkurgu kokuyor. Hepsinde evvelki izleklerden bazı süslemeler dahil edilmiş, örneğin ilkinde yine entropik bir sonu, bir kıyameti bekleme halini; dolayısıyla belki Benjamin’in şimdi-zamanını değil de Schopenhaur’un pesimizmini görüyoruz ama neticede zaman mefhumu kendini her daim hissettiriyor. Yazarın son notlarda belirttiği üzere, kitabın adını taşıyan öyküsü “Ve Her Şey Aya Büründü” ise spesifik bir bilimkurgu seçkisi için kaleme alınmış; yine de burada bir baba/aile izleği yakalayarak sınırlı da olsa bildik sulara yaklaşıyoruz.

Ve Her Şey Aya Büründü, toplamı 700 sayfayı aşan Gospodinov romanlarının bir mikro örneği. Yazarın geçmişten bugüne inşa ettiği edebi ve felsefi katmanlarının bir özeti. Hani Breaking Bad için ilk bölümlerdeki kırık tabağı birleştirme sahnesi, dizinin devamını sevip sevmeyeceğinizin bir alametidir derler ya, biraz öyle. Bu kitabın her satırını beğenmeyebilirsiniz ama Gospodinov kimdir ve nesi meşhurdur sorularına tatmin edici cevaplar bulursunuz.

Fakat son cümleye sakladığım şerhimi de düşmek zorundayım: Gospodinov’un bir an evvel aile travmalarından yahut eski işlerinden sıyrılıp ilk üç romanındaki yaratıcılığına geri dönmesi şart. Tuhaf bir noktadayız, ya önümüzdeki 20 yılı şekillendirecek bir yazarla karşı karşıyayız ya da piyasaya kurban gidecek harcanmış bir potansiyelle.