• Lübnan’da siyasi Marunilik ile siyasi Şiilik arasında bir hegemonya mücadelesi sürüyor. Maruni kanadı ülkenin dış politikasını yeniden Batı’ya yöneltmek isterken, Şii-Müslüman kanat ise buna karşı çıkarak ABD ile İran arasında gelişebilecek siyasi anlaşmaya kadar baskıya direnmeyi hedefliyor.
  • İsrail Lübnan hükümetiyle görüşmeler yürütürken, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle bütün yerleşimlerin sistematik biçimde yok edilmesi devam ediyor. Bint Cbeyl, Hiyam, Kfar Kila gibi önemli kentleri harabeye dönmüş durumda. İsrail, kalıcı olarak insansızlaştırılmış bir bölge oluşturmak istiyor.
  • Güney Lübnan’da 85 bin konut yıkıldı ya da hasar gördü. Güneydeki işgal bölgesini belirleyen ve “sarı hat” içinde yer alan bu alanda, ülkenin yüzde 6’sına denk gelen 62 köy ve kent bulunuyor. 270 bin insanın evine geri dönemeyeceği tahmin ediliyor. Tarım alanlarının beşte biri ile 2.500 kilometrelik su altyapısı da yok edilmiş durumda.
  • Sarı hattın dışında kalan Sur ve Nebatiye gibi kentler hayalet şehirleri andırıyor. Bir zamanlar canlı olan mahalleler şimdi ıssız. Özellikle Sur, savaştan önce Beyrut’la dahi rekabet eden önemli bir turizm ve ticaret merkeziydi. Bugün ise bundan geriye neredeyse hiçbir şey kalmadı.

İmad Mustafa/medico - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Lübnan'ın güneyindeki Sayda kentinde yer alan Ein el-Hilweh, ülkenin en büyük Filistin mülteci kampıdır. 1948 Arap-İsrail Savaşı (Nakba) sırasında kuzey Filistin'den kaçan mülteciler tarafından kurulan kamp, zamanla diğer çatışmalardan kaçan grupların da sığınmasıyla büyümüştür. Günümüzde, yaklaşık 1,5 kilometrekarelik dar bir alana sıkışmış olan kamptaki temel insani yardım, eğitim ve sağlık hizmetleri UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) tarafından koordine edilmektedir.

Ein el-Hilweh’de mültecilere yönelik yardım çalışmaları yapan Nashet adlı sosyal merkez, aynı zamanda uluslararası yardım kuruluşu medico international’ın Lübnan’daki partnerliğini yürütmektedir.

Medico temsilcisi İmad Mustafa; Lübnan’ın güneyindeki İsrail işgal ve saldırıları nedeniyle insanların geçim kaynaklarının sistematik olarak yok edilmesini ve göçe zorlanmasını, ülkedeki siyasi Marunilik ile siyasi Şiilik arasındaki hegemonya mücadelesini ve Ein el-Hilweh Kampı'ndaki mültecilerin durumunu Nashet Başkanı Zafer al-Khateeb ile görüştü.

medico: Son aylarda acil yardım çalışmaları yürüttünüz, yerinden edilmiş kişilere psikososyal destek sağladınız. Nashet’in merkezinin bulunduğu ve çok sayıda ailenin sığındığı Ein el-Hilweh’de de bu çalışmaları sürdürdünüz. Yaklaşık üç yıldır devam eden savaş insanları nasıl etkiliyor?

Zafer al-Khateeb: Şok ve travma çok derin. İnsanlar evlerini kaybetti, geri dönemiyorlar. Yeni bir hayata uyum sağlamak ve geçimlerini sürdürebilmek zorundalar. Çocuklar okula gidemiyor, çiftçiler ürünlerini toplamak için tarlalarına ulaşamıyor. Bütün bunlar insanlarda derin bir kaygı, yas ve öfke yaratıyor.

Bu öfkenin bir kısmı, kendilerine neredeyse hiç yardım etmeyen, işlevsiz bir devlete yöneliyor. Çok sayıda insan, ailelerini savaştan uzak tutabilmek için Sayda’da ya da Beyrut’ta ev kiralamak üzere ellerindeki son parayı harcadı. Şimdi hayatlarının geriye kalanıyla baş başalar ve bundan sonra ne yapacaklarını bilmiyorlar.

Geri dönenler bile her an İsrail tarafından yeni zorunlu tahliye emirleri verilebileceği korkusuyla yaşamlarını sürdürüyor. Bazıları defalarca kaçmak ve ardından geri dönmek zorunda kaldı.

Burada yalnızca işgal altındaki bölgeden söz etmiyorum; Zahrani Nehri’ne kadar uzanan bütün Güney Lübnan’dan bahsediyorum. Burası çok geniş bir bölge. Siyasi, ekonomik ve psikolojik belirsizliğin üst üste binmesi insanları çok ağır biçimde etkiliyor. Giderek daha fazla kendilerini çaresiz ve hayatları üzerinde hiçbir söz hakkı olmayan insanlar gibi hissediyorlar.

Yardım kuruluşlarına, özellikle de UNRWA’ya yönelik sistematik saldırılar da var. Bu durum Ein el-Hilweh’deki çalışmalarınızı etkiliyor mu? Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Kampta, Filistinlilerin uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınmış geri dönüş hakkının siyasi nedenlerle giderek önemsizleştirilmesinden duyulan kaygı çok büyük.

Bu kaygıyı, Lübnan’da ve bölgede Filistin mülteci kamplarının nasıl “doğru” biçimde yönetileceğine ilişkin tartışmalar da artırıyor. Buradaki fikir, kampların silahsızlandırılması ve Filistinlilerin kendi yönetimlerinden alınarak teknokratik bir yönetime devredilmesi.

Bütün bunları UNRWA’ya yönelik saldırılarla birlikte değerlendirmek gerekiyor. UNRWA’nın finansmanına yönelik saldırılar, Filistinli mülteciler meselesinin ve geri dönüş hakkının ortadan kaldırılması yönünde bir sürece işaret ediyor.

Öte yandan, finansman yetersizliğini günlük çalışmalarımızda da hissediyoruz. Eskiden Ein el-Hilweh’de ve diğer kamplarda yürüttüğümüz çalışmalar için ihtiyaç duyduğumuz destekler hızlı bir şekilde onaylanırdı. Artık böyle değil.

On binlerce Filistinli mültecinin Ein el-Hilweh kampında; 2023'ün Ağustos ve Eylülünde El-Fetih ve diğer Filistinli gruplar arasında yaşanan, onlarca ölüm ve yüzlerce yaralanmaya çatışmaların ardından yıkılan bina ve dükkanlar görülüyor./foto:AFP

Ekim 2023’te İsrail ile Hizbullah arasında çatışmaların başlamasından bu yana üçüncü ateşkes haziran ortasında ilan edildi. Aynı zamanda Roma’da İsrail ve Lübnan hükümetleri arasında görüşmeler sürüyor. Bu görüşmelerden kalıcı bir anlaşma çıkacağını düşünüyor musun?

Ülkenin siyasi geleceği ve istikrarı konusunda bölgesel ve uluslararası güçlere bağımlıyız. Batı yanlısı hükümet kanadı da Hizbullah çevresindeki İran yanlısı kanat da kendisini haklı görüyor ve ülkeyi yıkıma sürüklemeye çalışan sözde bir dış komploya karşı mücadele ettiğini düşünüyor. Elbette her biri bunu kendi bakış açısından ve kendi yöntemleriyle yapıyor.

Aynı zamanda bugüne kadar yapılan her ateşkesin İsrail tarafından ihlal edildiğini görüyoruz. Zamanla, tıpkı Gazze’de olduğu gibi, “egemenlik karşılığında silahsızlanma” şeklinde bir formül ortaya çıkmış görünüyor. Buna göre işgal ve bombardımanlar ancak Hizbullah bütün silahlarını teslim ettiğinde sona erecek. Devam eden müzakereler ya da ateşkes anlaşmaları bunun dışında tutuluyor.

Bu siyasi ayrışmalar çoğu zaman mezhepsel çatışma hatlarına, yani Hristiyanlarla Şiiler arasındaki bir mücadeleye indirgeniyor. Sen nasıl görüyorsun?

Tarihsel olarak Lübnan’daki siyasi kamplar mezhepsel hatlar boyunca şekillendi. Ancak bu, bu grupların kendi içinde homojen olduğu anlamına gelmiyor. Bugünkü çatışmayı, Lübnan’daki en büyük Hristiyan mezhebi olan siyasi Marunilik ile siyasi Şiilik arasındaki bir hegemonya mücadelesi olarak okumak mümkün. Bunların çevresinde de çeşitli ittifaklar bulunuyor.

Öte yandan Lübnan tarihi bize, devlet içindeki iktidarı tek elde toplama yönündeki her girişimin, bunu kim yaparsa yapsın, felaketle sonuçlandığını gösteriyor.

Maruni kanadın amacı, Lübnan’daki Hristiyan hegemonyasını yeniden tesis etmek ve ülkenin dış politikasını yeniden Batı’ya yöneltmek. Dolayısıyla 1990’da iç savaşı sona erdiren ve Şii kanadın güçlenmesine yol açan Taif Anlaşması’nın getirdiği uzlaşma formülünü aşmak istiyorlar.

Bu anlaşmaya göre iktidar Şiiler, Sünniler ve Maruniler arasında paylaşılıyor: Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Sünni, Meclis Başkanı ise Şii oluyor.

Peki diğer taraf?

Şii-Müslüman kanat, ABD’yi İran’la yaşanan çatışmanın kaybedeni olarak görüyor. Bunun kaçınılmaz olarak Lübnan’ı da kapsayan bir siyasi anlaşmaya yol açacağını düşünüyorlar. Şu anda kendilerini, bu anlaşmaya kadar baskıya direnmek ve en azından ABD ile İran arasında bir anlaşma imzalanana kadar silahlarını ellerinde tutmakla yükümlü görüyorlar. Dış politika açısından ise Lübnan’ın Batı’ya yönelmesine kesinlikle karşı çıkıyorlar.

Nisan ayında Lübnan’a yaptığımız çalışma ziyareti sırasında, güneyden yaşanan zorunlu yerinden edilmeler nedeniyle çok sayıda toplumsal çatışma yaşanıyordu. Bir iç savaş çıkacağı yönündeki kaygı da giderek daha fazla dile getiriliyordu.

Mevcut siyasi tablo kaygı verici ve toplumun birçok alanını olumsuz etkiliyor. Toplumda derin bölünmeler var. Ancak neyse ki yaklaşan bir iç savaş korkusu azaldı. Son aylarda hiçbir siyasi gücün böyle bir şey istemediği açıkça görüldü.

Öte yandan enflasyon baş döndürücü boyutlara ulaşıyor, insanların satın alma gücü giderek daha fazla düşüyor. İnsanların giderek hissizleştiğini gözlemliyoruz. Hayatta kalma moduna geçmiş durumdalar. Ülkenin güneyinde olup bitenler onlara giderek daha uzak geliyor.

Lübnan/foto:AFP

Oradaki durum nasıl?

Felaket. İsrail Lübnan hükümetiyle görüşmeler yürütürken, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle bütün yerleşimlerin sistematik biçimde yok edilmesi devam ediyor. Bint Cbeyl, Hiyam, Kfar Kila… Lübnan’ın önemli kentleri bugün harabeye dönmüş durumda. İsrail, kalıcı olarak insansızlaştırılmış bir bölge oluşturmak istiyor.

Financial Times’ın ağustos ayında yayımladığı bir araştırmadan elde edilen son verilere göre, Güney Lübnan’da bugüne kadar 85 bin konut yıkıldı ya da hasar gördü. İşgal bölgesini güneyde belirleyen ve “sarı hat” olarak adlandırılan sınırın içinde 62 köy ve kent bulunuyor. Bu alan, ülke topraklarının yaklaşık yüzde 6’sına denk geliyor. 270 bin insanın evlerine geri dönemeyeceği tahmin ediliyor. Tarım alanlarının beşte biri ve 2.500 kilometrelik su altyapısı da yok edilmiş durumda.

Güneyin geleceğini nasıl görüyorsun?

Orada yaşananlar toplumsal yapıyı kalıcı olarak değiştirecek. Artık çok sayıda insan işgal bölgesinin dışında yaşıyor ve öngörülebilir bir gelecekte geri dönmeleri mümkün görünmüyor. Yerinden edilenlerin çoğu, 2023’ten bu yana zaman zaman acil yardım çalışmaları yürüttüğümüz Sayda’ya yerleşti. Daha önce güneyde küçük bir dükkân işletenler şimdi burada yeniden iş kurmaya çalışıyor. Bu da doğal olarak yerel halkla toplumsal gerilimlere yol açıyor.

Beyrut’un güney mahalleleri anlamına gelen Dahiye de 1980’lerde benzer bir şekilde ortaya çıkmıştı. Bugün Hizbullah’ın kalesi olarak bilinen bu bölgeye, iç savaş sırasında yerinden edilmeler ve savaş nedeniyle Güney Lübnan’dan ve Bekaa Vadisi’nden insanlar gelmişti.

Ancak bugünkü sorun bunun katbekat ötesinde. Sarı hattın dışında kalan Sur ve Nebatiye gibi kentler hayalet şehirleri andırıyor. Bir zamanlar canlı olan mahalleler şimdi ıssız. Özellikle Sur, savaştan önce Beyrut’la dahi rekabet eden önemli bir turizm ve ticaret merkeziydi. Bugün ise bundan geriye neredeyse hiçbir şey kalmadı.

Kaynak: İmad Mustafa gerçekleştirdiği söyleşi ilk olarak medico rundschreiben dergisinin 03/2026 sayısında yayımlandı.

Kaynak link: https://www.medico.de/blog/immer-noch-da-20660