Mahşerin dört atlısı ve Kürt petrolü

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

8 Ağustos 2020 Cumartesi - 09:49

  • Dördü bir arada, Kürt mahşerinin tepesinde, elleri kan damlayan dört atlı gibiydi. Kan konuştuklarında, ağızlarından katledilmiş Kürt çocuklarının kişiliğinde Cemile’nin, Uğur’un, Enes, Ceylan ve Şîlan bebeğin, boğazlarına tıkanmış kanı saçılıyordu, etrafa.

 

Dörtlünün başı her dakika, televizyonların ortak yayınındaydı. Her kimse o Türkler, onları “sevindirik” etmek için, “öldürdük“ naraları atıyor, tekmil magandalar “bizi de götür reiz” avazeleriyle peşine takılıyorlardı.

Gün, Kürt kanını dökme, hasadı toplama günüydü. Eğer biri Arjantin’de soluk alıyorsa, oraya kadar gidileceklerdi. Vandalcasına buna yeminliydiler...

Mahşerin kanlıları, Atatürk yolunun takipçisi Süleyman Demirel’in, 1990’lar Kürdistan’ın yangınları üstüne dökülen, “öldüre öldüre bitireceğiz” sözünü, yerden kaldırıp kutsal rehber edinmişlerdi, sanki.

Yakıp yıkarak, kandan nehirler “herık”leştirerek, ters yoldan gidip Asya içleri yerine, Arabistan çöllerini zapt ve fethederek, İhttihatçıların “Büyük Turan Türk imparatorluğu” rüyasını, orada ihya edeceklerdi.

İttihatçılar ve mahşerin kanlıları da Türk değildi. Ama Türk ırkçılarıydı. Dörtlü çetenin başı, Rum-Gürcü kırması mı, her neyse bir dönmesiydi. Beriki, kaçırılıp pazarda satışa çıkarılmış kölelerden birinin soyundan mı bilmiyorum, ama günümüzde dili, kültürü hala yasaklı olan bir Çerkezdi. Öteki ikisi, yüz yıldır kırılan Kürtlerin, kendi soyuna ihanet edenler familyasındandı. Kürtleri kıran baltaya sap ola gelenler soyundan...

Bunlara, “sıçan suratlı” ve soyu belirsiz biri de katıldı, sonra. Mahşerin beş kanlısı oldular. Bu “sıçan suratlı”, daha sonra hayatı, sanatı ve eserleriyle övünürken, hiç bir gangster ruhlunun kullanmadığı ağızla, “gece yarısından sonra, tam saat 00.3’de, tesbit edilmiş 16 Kürt şehrinin aynı anda vurulması emrini verdim” diyordu.

***

Kürtleri hedef alan, dünya ölçeğinde bir savaştı, bu. Ta Amerika’nın göbeği Washington’a gidip Kürtleri, döve döve öldürme seansları düzenleniyor, Tokyo’da tesbit edilen Kürt’ün ardına düşülüyor, Paris’te, kadın katliamı düzenliyorlardı.

Ancak, ilk çağlardan beri, bütün savaş değirmenlerinin çarkı paraydı. Talana, hırsızlığa çıkma çeteciliği imkanını yitirdikleri çağdan beri, birbirini veya çete devletin kasalarını soyarak geçinenler düzeninde, para yoktu. Hiç bir zaman da olmadı.

Olan parayı, “hatırlı-güçlü” hırsızlar çalmıştı. Çalınmış paralar, İsviçre’nin yerini alan Malta, Man Adası zulalarına gitmiş, geride kalanı, iş ortağı müteahhitlere bölüşülmüş, “zevk u sefa” görgüsüzlüğünde “itibarlı” görünme adına saraylara, uçaklara, sarayda kurulan sofralara harcanmış, geride, Kürtleri kıran kiralık tetikçilere bile bir şey kalmamıştı.

Hal böyle olunca, çare olarak, Londra bankerlerinin kapısında el bağlanmış, para Katar’a dağlar, otlak ve meralar pazarlanmış, liman, fabrikalar peş-keş çekilmiş, Kanadalılara altın aramaları için ormanları ve baştan başa doğayı “siyanürleme” izni verilmişti.

Bu arada, açlıktan teslim olsunlar beklentisiyle, Kürtlerin hayatı kuşatma (ambargo) altına alınıyor, tarım arazisi yaylalar, meralar yasaklanıyor, ekili, dikili alanlar ateşe veriliyordu.

Mesala Mardin, Kızıltepe, Derik, Nusaybin sebze, meyve ve buğday deposuydu. Bu alanın elektriği borç gerekçesiyle, kesilince sussuzluk başlıyor, olgunlaşan başaklar da yangına veriliyordu.

Savaşın öteki cephesi olan kuzeyde, ayrıca 16 şehri yok edilerek, milyon kişi mültecileştirilerek üretimden koparılıyordu. Rojava’yı yok etmek, Güneyi işgal etmek için 60 bin kiralık İslamcı hayduttan ordular kurulup seferber ediliyor, Rojava toprakları bir kısmının işgal izni için, Ruslara 3 milyar dolar veriliyor, bir kısmı için de Trump’ın TC’deki yatırımları şantaj aracı olarak kullanılıyordu.

Kısacası borçla, ülke satışıyla alınan paralar, Kürtleri yok etme davasına harcadılar. Büyük acılar da yaşattılar. Ama onları bitiremediler. Kendileri ekonomilerini, bu hayal uğrunda yok ettiler.

Kürtlerin tarlalarını yakanlar, bir dünya rekoru olarak 2.3 milyar dolarlık buğday ithal etmek zorunda kaldılar. Açlık salgınına karşı sebze, meyve, et konusunda dışa bağımlı kaldılar.

Bu satırları yazdığımız sırada bir dolar, 7,5 liraya koşuyordu. Bu tükenişin haberciliği idi.

Kürtler ise ayaktaydı. Rojava ise petrollerini işletmek için, bir Amerikan şirketiyle imzaladıkları anlaşma ile dünya ticaretinde, yerini alıyordu.

Kürtlerin, nefes almasına bile tahammül edemeyen “mahşerin dört kanlısı”, bu gelişme karşısında çaresizdi. Yattığı yerde, avına bakıp iç geçirerek, uluma yerine sadece inleme sesi çıkarabilen “keftar” kurt gibi, iç monologla kendi kendilerine homurdanıyorlardı:

“Suriye’nin doğal kaynakları, Suriye’ye aittir. ABD uluslararası hukuku hiçe sayarak, Suriye’nin toprak bütünlüğüne, birlik ve egemenliğine kasdeden bu adımını esefle karşılıyoruz.”

Şu diyene bakın, “Suriye’nin egemenlik hakları” diyenler, bu homurdanmayla, adeta aynaya bakıp kendi yüzlerine tükürüyorlardı. Çünkü, onlar Suriye’de işgalci ve ilhakçıydı. Kendi yönetimlerini kurmuş, dillerini egemen kılmış, zenginliklerine el koymuş, talan mallarını pazarlara sürmüşlerdi.

Oysa, Kürtler ve birlikte yaşadıkları halklar, işgalci değil, Suriyeli’ydi. Yaşadıkları o topraklar, ana yurtlarıydı. Kendi petrollerini işletmek için, anlaşma yapmışlardı.

Bilmem, Kürt mahşerinin tepesindeki eli kanlılara anlatabildim mi?

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.