Milyarlarca insan gizli açlığın pençesinde

Dizi Haberleri —

9 Haziran 2020 Salı - 12:54

  • Dünya nüfusunun yüzde 30’u, bir ya da daha fazla kritik önemdeki mikro besini yeterince alamıyor. Birçoğu bunun sonucu olarak yaşam boyu süren sağlık sorunları yaşıyor.
  • Biyo-güçlendirme giderek önem kazanmakta. Atmosferdeki karbondioksit içeriği artarken, mahsullerin daha düşük protein, demir ve çinko seviyelerine sahip olacağı bekleniyor.
  • Ağustos 2018’de yayınlanan bir çalışmaya göre, 175 milyon kişinin çinko yetersizliği, 122 milyon kişinin ise protein yetersizliği yaşıyor.

MICHAEL MARSHALL

Dünya üzerinde iki milyar insan, diyetlerinde yeterli mikro besinler almıyor ve bu ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
Yeni mahsul türleri, bu yetersizlikleri yenilgiye uğratacak daha iyi, daha besleyici gıdaların yaratılmasına yardımcı olabilir.
Çocuklar gıdalarında yeterli demir alamadığında, bunun yürek paralayan sonuçları olabiliyor. Konuşmayı daha geç söküyorlar, kısa süreli bellek konusunda sıkıntı yaşıyorlar, dikkat aralıkları daha kısa oluyor ve nihayetinde de okulda daha başarısız oluyorlar.
ABD’nin Washington kentinde, besleyici içeriği arttırılmış mahsuller geliştiren bir kuruluş olan HarvestPlus’ta AR-GE direktörü olan Wolfgang Pfeiffer, “Fiziksel ve mental kapasitelerini asla tam olarak gerçekleştiremiyorlar” diyor. “Çocukluklarında yetersiz beslenmişlerse, yetişkin olduklarında %20 daha düşük öğrenme kapasitesine sahip oluyorlar.”
Hindistan ve Çin’in en yoksul kesimlerinde milyonlarca çocuk yaşamlarını demir eksikliğinden kaynakları sorunlarla geçiriyor. Güney Asya’da, gebe kadınların %50’sinin demir eksikliği olduğu tahmin ediyor ve bu durum Güney Amerika ve Sahara Altı Afrika’da da yaygın.
Ama demir, bu hikayenin sadece küçük bir parçası. Sayısız başka “mikro besin” daha var: Sağlıklı kalabilmek için küçük miktarlarda ama düzenli olarak tüketmemiz gereken maddeler. Bunlar çinko, bakır, vitaminler ve folik asit ve B9 vitamini gibi folatlar.

Demir eksikliği ciddi sorun
Tahminen iki milyar insan, yani dünya nüfusunun yüzde 30’u, bir ya da daha fazla kritik önemdeki mikro besini yeterince alamıyor. Birçoğu bunun sonucu olarak ciddi ve yaşam boyu süren sağlık sorunları yaşıyor.
Dünya nüfusu hızla büyümeye devam ederken, gıdaların yalnızca miktarını değil kalitesini de arttırmak daha da bastıran bir gereklilik. Uygun seviye mikro besin olmaksızın, büyüme gecikmesi, doğum kusurları ve körlük gibi sağlık sorunları daha büyük bir risk haline geliyor.
Ama demir eksikliği gibi mikro besin yetersizliklerini aşmanın yeni yolları da ortaya çıkıyor. 2012’de, HarvestPlus, Hindistan’daki temel gıda maddelerinden biri olan hintdarısının yeni bir versiyonunu üretti. Danaşakti olarak bilinen bu darı, çok daha yüksek demir seviyelerine sahip olacak şekilde yetiştirildi (bkz. http://oar.icrisat.org/8602/). 2017 itibariyle, birçok insanın temel besin kaynağı olarak hintdarısına bel bağladığı çoğunluğu Maharaştra eyaletindeki 70 bin çiftçiye satıldı. On binlerce Hintli çocuk şimdi bu demir yönünden zengin hintdarısını yiyor.
Bunun “harika” sonuçları olduğunu söylüyor Pfeiffer. Amaç dünyanın en yoksul, en savunmasız insanlarının sağlık ve esenliğini geliştirmek.
Mikro besin eksiklerine yönelik geleneksel çözüm, yaygın gıdalara daha fazla mikro besin eklemek ya da besin takviyesi haplar almak şeklinde olmuştur. Örneğin, birçok ülkede gebe kadınlara yeterli folatı almaları için folik asit takviyesi tavsiye edilir. Birçok kahvaltı gevreği demir ve vitaminle zenginleştirilmiştir ve bazı ülkeler insanlar yeterince alsın diye tuza iyot katar.
Ama bu stratejilerin sınırı var. İnsanlar takviye hapları alamıyorsa veya eczaneye erişimleri yoksa, mikro besin alamayacaklardır. Dahası, gıdalara mikro besin eklemek düzenli olması gereken bir iştir: Her kahvaltıya suni olarak demir ve vitamin eklenmelidir.
Bunun çok daha basit yolu, gevreğin üretildiği mahsul bitkiye kadar geri gitmek ve onun kendisinin mikro besinlerle dolu olmasını sağlamaktır.
“Biyo-güçlendirme”nin arkasındaki mantık da budur; demir gibi mikro besinleri olağan halde yüksek seviyede içeren mahsuller üretmek. HarvestPlus, 2003’te ekonomist Howarth Bouis tarafından, on yıl süren lobi faaliyetlerinin ve biyo-güçlendirilmiş mahsuller üretmek ve bunları ihtiyaç duyuldukları yerde tüketime sunmak üzere para toplanması ardından kuruldu. Bugün HarvestPlus’ın 20’den fazla ülkede üyeleri var ve kuruluş pirinçten tatlı patatese kadar bir düzineden fazla mahsulü biyo-güçlendirdi.
“Şu an itibariyle tüm mahsullerden 300’den fazla çeşidimiz var ve bunlar 35’ten fazla ülkede tüketime sunuldu,” diyor Pfeiffer. “50 milyondan fazla insan halihazırda bu mahsulleri tüketiyor.”

Süper gıdalar
“Biyo-güçlendirilmiş mahsul üretmek için, HarvestPlus üç soruya yanıt bulmalı” diyor Pfeiffer.
* Birincisi, arzu edilen besini daha yüksek seviyede içeren bir mahsulü, verimlilik ya da kuraklığa dayanıklılık gibi özelliklere zarar vermeden yetiştirmek mümkün mü?
* İkincisi, yeni mahsulü tüketen insanlar bu ekstra besinleri gerçekten de absorbe edebilir mi ve bu onların sağlığına faydalı olur mu? Bu azınsanmayacak bir nokta: “Süper gıdalar” çoğu zaman olağan halde belirli besinler bakımından zengin diye sunuluyorlar ama bu insan vücudunun bu zengin besin içeriğini tam olarak alabileceği anlamına gelmiyor.
* Üçüncüsü de, çiftçiler ve tüketiciler, biyo-güçlendirilmiş mahsulü benimsemeye istekli mi? Burada, kültürel faktörler kritik hale gelebiliyor. Yeni mahsulün rengi veya biçimi, alışıldık halinden farkıysa, insanlar çekinebilir. Görünümü yüzünden sağlıklı bir gıdayı reddetmek aptalca görünebilir ama bunu hepimiz yapmıyor muyuz? Birçok insan, örneğin esmer makarna yemeye isteksiz.
HarvestPlus’ın Latin Amerika direktörü Marilia Regini Nuti, Güney Afrika’da aşılması gereken zorluk Afrika veya Asya’dan daha karmaşık, diyor. Mesele, insanların geniş çoğunluğunun beslenmek için bel bağladığı, Zambiya için mısır gibi, tek bir temel gıda ürünü mahsulün olmaması.
Onun yerine insanlar pirinç, fasulye, manyok, mısır ve bir dizi başka gıda tüketiyor. Ve bunların tüketim oranları ülkeden ülkeye çok farklılık gösteriyor. Bu yüzden Nuti ile ekibi, bir “gıda sepeti yaklaşımı” geliştirmiş. Yani insanların diyetinde mümkün olduğunca büyük etkisi olsun diye, seçici yetiştirme üzerinden birden fazla mahsulde biyo-güçlendirme uygulamak.
“Börülce Brezilya için çok önemli çünkü fasulyelerin büyüyemediği verimsiz toprakta büyüyebiliyor” diyor Nuti. Bu özelliği börülceyi ülkenin yoksul, kuru kuzeydoğusunda kritik önemde bir temel gıda maddesi haline getiriyor. Bu yüzden de onların demir ve çinko bakımından güçlendirilmesi iyi bir yaklaşım gibi görünmüş. 2011 tarihli bir çalışma, farklı börülce cinsleri arasında demir ve çinko seviyelerinin ciddi değişim gösterdiğini ortaya koymuş. Bu yüzden yetiştirme programında üzerinde çalışılabilecek epeyce hammadde olmuş.

Pişirilmiş ve işlenmiş gıdalar
Ama Güney Amerika için bir başka sıkıntılı nokta daha var: Böyle yetersizliklerin büyük oranda kırsal bölgelerle sınırlı olduğu dünyanın diğer yerlerinin aksine, Güney Amerika’da şehirlerde yaşayan insanlarda da mikro besin yetersizliği sık görülüyor.
Şehirlerde mikro besin yetersizliklerine çözüm üretmek için, Nuti, gıda endüstrisinin kullanabileceği mahsuller üzerinde çalışıyor. Örneğin Kolombiya’da, çinko bakımından güçlendirilmiş mısır üretimine yardımcı oldu. Bir sonraki adım, bu mısırın unundan arepa ekmeği üretmek. Arepa ekmekleri, bir miktar İngilizlerin muffinlerine benzeyen, yuvarlak, yassı tombul ekmek benzeri yiyecekler.
“Üstüne yağ sürüyorsunuz,” diyor Nuti. “Nüfusun çok yediği bir şey.”
Bir gıda şirketi ile birlikte çalışan ekibi, şehirlerde satılabilecek, çinko bakımından zenginleştirilmiş arepa ekmekleri geliştiriyor. Hazır gıdalara odaklanmanın, kent nüfusunun beslenmesini, tek başına biyo-güçlendirilmiş mahsullerin yapamayacağı kadar iyileştireceği umuluyor.
Pişirilmiş ve işlenmiş gıdalar, mikro besin bakımından zayıf olmakla bilinir ama bu illa ki öyle olmak zorunda değildir. örneğin, şimdi ABD Gıda ve İlaç İdaresi’nde çalışan Fabiana de Moura, insanların pişirilmiş muzdan çiğ muz kadar demir aldığını gösterdi.
Embrapa’dan Leonardo Silva Boiteux da işlenmiş gıdalarda kullanılabilecek biyo-güçlendirilmiş mahsuller geliştiriyor. Ketçap gibi ürünlerde kullanıma yönelik yeni domates cinslerinin geliştirilesi konusunda onlarca yıl çalışmış biri. Boiteux, hem bunların besleyici içeriğini geliştirmeyi hem de onları kuraklık ve hastalık gibi tehditlere daha dayanıklı yapmayı hedefliyor.
Boiteux’nün beslenme yönünde temel odak noktası, domateslerdeki likopen miktarı. Likopen, domateslere rengini veren kırmızı bir pigmenttir ve kimyasal olarak A vitaminine benzerdir.
Bol likopen yemenin, hem kansere hem de kalp hastalıklarına karşı koruyabileceği söylenmektedir. Başta, likopenin serbest radikaller olarak bilinen ve temizlenmedikleri durumda hücrelere zarar verecek olan yüksek oranda reaktif kimyasalları temizleyebilen bir antioksidan vazifesi gördüğüne inanılıyordu. Ancak araştırmalar, antioksidan takviyesi almanın çok az faydası olduğunu, hatta aşırı tüketilmesi halinde zararlı bile olabileceğini gösteriyor. Bu yüzden, sırf bir antioksidan olması, likopenin bizim için faydalı olduğu anlamına gelmiyor.Ama karmaşık beslenme biliminin çoğunluğu gibi, bu konu da hala kesinleşmiş değil. 2016 tarihli bir inceleme, iltihabı önlemek gibi başka mekanizmalar üzerinden olsa bile, likopenin kalbimizi gerçekten de koruyor olabileceği sonucuna vardı. Benzer şekilde, 2015 tarihli bir meta analiz, daha fazla likopen yiyen erkeklerin prostat kanseri riskinin düşük olduğunu buldu.
Boiteux, aşırı likopenli bir dizi domates çeşidi geliştirdi. “Meyvelerin sayısı 3,3 kat arttı,” diyor Boiteux. Boiteux’nün ekibinin yetiştirdiği cins, kültür domateslerinde ana hastalık olan yaprak küllemesine de dirençli.
Bunun gibi programlar çok şey başarabilir. Ancak sadece daha yüksek besleyiciliğe sahip mahsuller yaratmak yetmiyor. Günümüzde mahsuller aynı zamanda sıcaklık dalgaları ve kuraklık gibi, iklim değişikliğinin sonucu olarak giderek sıklaşan ekstrem hava koşullarına da dirençli olmalı ve hastalıklara ve tarım ilaçlarına da dayanmalı.

Mezopotamya’da evcilleştirilen Nohut
Ekstrem koşullara direnme konusunda muazzam bir potansiyeli olan mahsullerden biri nohut. Bugün nohut tropik kuşakta yetişiyor ve Hindistan ve Ortadoğu’da özellikle önemli. Ama ilk olarak Mezopotamya’da evcilleştirilmişti ve o bölgede birçok yaban cinsi halen büyümekte.
“Malzemenin çeşitliliğinin kapsamı ve kökenleri anlaşılmış değildi, evcilleştirmenin etkileri de” diyor Douglas Cook. Kendisi California Üniversitesi’ndeki (Davis) İklime Dirençli Nohut İnovasyon Laboratuvarı’nın çalışmalarına öncülük ediyor. “Sonuç olarak, bu yaban türlerinin tarımda ne gibi faydaları olabileceğini kimse bilmiyordu. Bu sorulara yanıt bulmak için beş yıl çalıştık.”
Ekip yaban türlerini evcilleştirilmiş nohutla melezleştirdi ve şimdi mevcut türleri geliştirmek için kullanmayı umdukları devasa bir genetik varyasyon kaynağı yarattı. Kuraklık toleransı, sıcaklık toleransı, hastalık direnci ve tarımsal ilaç direnci gibi upuzun bir özellik listesinde gelişme kaydetmek istiyorlar.
“Tohumun beslenme açısından son ürünü ile ilgileniyorsanız bunların tümünü hesaba katmanız gerekiyor” diyor Cook. “Kuraklık, proteinleri ortaya çıkaran nitrojen fiksasyonunu olumsuz etkiler. Kuraklık varsa, protein üretimi düşer.” Yani kuraklığa dayanamayan nohut bitkisi, daha az besleyici nohutlar verir. “Bunlar sıkı sıkıya birbirine bağlı şeyler.”

Gıdalara müdahale mi?
Tüm bu biyo-güçlendirme planları, sadece ve sadece geleneksel ıslah ve yetiştirme pratiklerine dayanıyor. Ama mahsullere genetik mühendislik de uygulanabilir. Bu Avrupa’da tartışma yaratan bir konu. Bazı ülkeler genetiği değiştirilmiş mahsulleri, öngörülmemiş çevresel veya sağlık sonuçlarına sebep olabilecekleri korkusuyla yasakladı.
Bazı durumlarda, belirli bir iyileşmeyi elde etmenin tek yolu, genetik mühendislik ya da modern gen düzenleme yöntemleri oluyor. Bir mahsulün cinslerinin tümü, belirli bir besin maddesinden aynı miktarda içeriyorsa, ne kadar geleneksel ıslah/yetiştirme yöntemi uygularsanız uygulayın, o besin maddesinin seviyesini arttıramazsınız.
Belçika’daki Gent Üniversitesi’nden Dominique Van Der Straeten ile meslektaşları, beyaz pirincin folat içeriğini güçlendirmek için bu yüzden genetik mühendisliğine başvurdular. Hindistan ve diğer ülkelerde temel bir gıda maddesi olmasına rağmen, beyaz pirinçte folat seviyesi düşük.
“Gebe bir kadın, yeterli folatı almak için günde 12 kilo haşlamış pirinç yemek zorunda” diyor Van Der Straeten. “Ki bu imkansız.”
Önce, laboratuvar çalışmalarında sıkça kullanılan bir bitki olan Arabidopsis thaliana’dan (fare kulağı teresi), folat yapımında rol oynayan iki gen eklediler. Ardından, bu genleri “aşırı ürettiler” ve böylece daha aktif hale getirdiler. Sonuç, folat seviyesi sıradan beyaz pirinçten 100 kat yüksek olan pirinç tohumları oldu.
Ancak bu yeterli değildi çünkü folatlar, pirinç aylarca depolandığında çözülüyordu, bu yüzden ekip mühendisliğe devam etti. Denedikleri dört genden oluşan bir birleşim işe yaramış gibiydi.
“Folat seviyelerini etkili şekilde stabilize edebildiler ve aslında daha yüksek seviyelere de eriştiler çünkü artık yaban pirinçten 150 kat daha fazla folat içeren prototip pirinç türlerimiz var” diyor Van Der Straeten. Gebe kadınların yeterli folatı almak için yalnızca 150 gram haşlanmış pirinç yemesi yeterli olacak “Bir kap pirinç onlara yeterli miktarı verecek.”
Ekip, patateslerle de benzer bir şeyi denedi ve folat seviyelerinde 12 kat artış elde etti: “Spektaküler” değil, diyor Van Der Straeten, ama “fena da değil.” Sonraki adım, mühendislik uygulanmış çeşitleri, bölgenin çevre koşullarına adapte olmuş yerel çeşitlerle melezleyerek Hindistan ve diğer ülkelerde yetişebilecek bir versiyon üretmek.
“Birincil olarak hedefimiz, gerçekten ihtiyaç içindeki insanlara, yani toplumda en dezavantajlı olanlara yardım etmek” diyor.
Yüksek folatlı pirinç ve patateslerin çiftçiler, tüketiciler ve hükümetler tarafından kabul görüp görmeyeceği henüz belli değil. Genetik mühendislik yoluyla biyo-güçlendirme konusunda daha önceki iddialı bir girişim (yüksek A vitamini seviyelerine dahip olacak şekilde mühendislik uygulanmış “altın pirinç”), Greenpeace öncülüğündeki ateşli protestoların konusu olmuştu. 2013’te, Filipinler’deki bir deneysel arsa militan çiftçiler tarafından basılıp bitkiler sökülmüştü.
Yine de, Şubat 2019’da Bangladeş’in tarım bakanı, altın pirincin kısa süre içinde geniş ölçekli kullanım için onaylanacağını açıkladı.
“Altın pirinç burada yetiştirilebilirse, insanlar ne işe yaradığını gerçekten görürse, etkisini görürse ve insanlar altın pirinç tükettikleri için körlükten korunursa, işte o zaman bunun tüm alan açısından bir duyuru olacağını ve Avrupa’da da kabul görmesini sağlayacağını düşünüyorum” diyor Van Der Straeten.

Sorunun kökeni yoksulluk
En iyi senaryo gerçekleşse bile, kimse biyo-güçlendirmenin mikro besin yetersizliği sorununu ortadan kaldırmayacağını biliyor. Nuti, hükümetlerin bu besin yetersizliklerine çözüm olarak uzun süredir takviye hapları dağıttığını ama bunun yetersizlikleri ortadan kaldırmadığını söylüyor çünkü sorunun kökeni yoksulluk ve gıdaya erişimin sınırlı olması.
Buna rağmen, biyo-güçlendirme giderek önem kazanmakta. Atmosferdeki karbondioksit içeriği artarken, mahsullerin daha düşük protein, demir ve çinko seviyelerine sahip olacağı bekleniyor. Ağustos 2018’de yayınlanan bir çalışmaya göre, bu ekstradan 175 milyon kişinin çinko yetersizliği, 122 milyon kişinin ise protein yetersizliği çekmesine sebep olabilir.
Temel gıda maddesi olan mahsulleri biyo-güçlendirmek, sera gazı emisyonlarımızın bu sinsi etkisini ortadan kaldırmaya yardımcı olarak açlıkla mücadelemizde kat ettiğimiz yolu geri gitmememizi sağlayabilir.

Çeviren: Serap Güneş
Kaynak: BBC

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.