- Rojavalı şair Amir Darwish Batı’da mülteci edebiyatının hak ettiği değeri görmediğini belirtti ve ekledi: “Bence mülteci edebiyatı başlı başına bir edebiyat türü olarak görülmeli. Britanya edebiyatında mülteci yazarlar hâlâ çok az. Görünür olduklarında ise çoğu zaman yardıma muhtaç, kırılgan insanlar olarak sunuluyorlar. Oysa mülteci yazarlar edebiyatın ayrılmaz bir parçasıdır farklı bir kategoriye konulmamalıdır.”
AYTEN TEKİN BAGOK / LONDRA
Britanya’da yaşayan Rojavalı şair Amir Darwish, şiirlerinde sürgün, aidiyet ve mültecilik deneyimlerini ele alıyor. Kürdistan üzerine yazdığı Arapça bir şiir nedeniyle Suriye’de gözaltına alınan ve işkence gören Darwish, 2023 yılında Britanya’ya sığınmacı olarak geldi. Britanya’da şimdiye kadar Dear Refugee (Sevgili Mülteci) ve Don’t Forget the Couscous (Kuskusu Unutma) adlı kitapları yayımlanan Darwish’in şiirleri de birçok dile çevrildi. Mülteci yazarların edebiyatın ayrılmaz bir parçası olduğunu belirten Amir Darwish Batı’da mülteci edebiyatının hak ettiği değeri görmediğini ifade ederek, “Bence mülteci edebiyatı başlı başına bir edebiyat türü olarak görülmeli. Çünkü burada anlatılanlar yalnızca göç hikayeleri değil anlaşılması gereken çok güçlü insani deneyimlerdir” diyor. Amir Darwish’le konuştuk.
Britanya’ya sığınmacı olarak geldiniz. Yerinden edilmek ve yaşamınızı yeni bir ülkede yeniden kurmak sizi bir şair olarak nasıl şekillendirdi?
Bir yazarın özellikle de bir şairin yeni eserler üretebilmesi için duyularını farklı kültürlere açması gerektiğine inanıyorum. 2003’te Britanya’ya geldiğimde yaşadığım kültür şoku bugün hâlâ kalemimi besliyor. Başlangıçta yerinden edilmenin üzerimde yalnızca olumsuz bir etkisi olacağını düşünüyordum. Ancak zamanla bunun çevremdeki dünyaya yaratıcı biçimde karşılık vermemi sağlayan bir araca dönüşebileceğini gördüm. Britanya’da hayatımı yeniden kurup ayaklarımın üzerinde durmaya başladıkça, şiirin ve yazının benim kaderim olduğunu daha güçlü biçimde hissettim. Bu kolay bir süreç değildi. Önce yeni çevreme hem içsel hem de dışsal olarak uyum sağlamam, ardından İngilizceyi bu dilde yazabilecek düzeyde öğrenmem gerekti. Saklandığım gemi büyük bir şehre değil, İngiltere’nin kuzeydoğusundaki Teesside bölgesine ulaştı. 2003’te orada çok küçük bir azınlığın parçası olmak, karşılaştığım zorlukları daha da artırdı.
Kürt, Rojavalı ve Britanyalı kimlikleriniz yaşamınızda ve şiirinizde nasıl iç içe geçiyor?
Kendimi tek bir kimlikle tanımlamıyorum. Bu yüzden biyografimde bütün kimliklerime yer veriyorum. Kürt’üm, Rojavalıyım, Britanyalıyım aynı zamanda Ortadoğulu, orta yaşlı bir erkeğim. Liste uzayıp gidebilir. Kendimi bunlardan yalnızca biri olarak değil hepsi olarak görüyorum ve bunda huzur buluyorum. Ama bütün bunların ötesinde, her şeyden önce insanım. Britanya’ya ilk geldiğimde “ev”i belirli bir coğrafyayla, binalarla, parklarla ve somut bir yerle ilişkilendiriyordum. Fakat hem yaşamda hem de yazarlıkta olgunlaştıkça, insana evinde olduğunu hissettirenin insanlar olduğunu anladım. Sonuçta bir evi yuva yapan insanlardır.
Kürdistan üzerine yazdığınız bir şiir nedeniyle Suriye’de gözaltına alındınız ve işkence gördünüz. Bu deneyim şiirle ilişkinizi nasıl etkiledi?
Bu olay hayatımın dönüm noktalarından biriydi. Yazmanın ne kadar tehlikeli bir uğraş olabileceğini gösterdi. Fakat aynı zamanda şunu fark ettim: Devletler ve otoriteler bir şiirden bu kadar korkuyorsa, şiir gerçekten güçlü bir araç olmalıdır. Bu deneyim, şair ve yazar olarak yoluma devam etme kararlılığımı güçlendirdi. Bana bunun, yapmak için doğduğum şey olduğunu hissettirdi. Yazmak daha gerekli ve daha vazgeçilmez hale geldi. Dünyadaki her şeyi sözcüklerle ifade etmenin bir yoluna dönüştü. Belki tuhaf gelebilir ama bu olayın hayatımın erken bir döneminde yaşanmış olmasından memnunum. Çünkü o deneyim olmasaydı bugün olduğum kişi olamaz, bugün yazdığım şiirleri de yazamazdım.
Sürgün, aidiyet ve yerinden edilme gibi acı deneyimleri zaman zaman mizahla anlatıyorsunuz. Mizah ile umudu nasıl bir araya getiriyorsunuz?
Ölümlü olduğumuzu gerçekten kavradığımda, hayatı geçirmenin en iyi yollarından birinin mizah olduğunu fark ettim. Benim için mesele, çok ciddi konuları yazarken onları aynı zamanda gülümseten bir dille anlatabilmekti. Bu kolay değil, fakat bunu başarmaya çalışıyorum. Suriye’de öğretmenimizin bize söylediği bir Arap atasözü vardı: “Hayat bir gemiyse, yelkeni umuttur.” Bu sözü çok güçlü buluyorum. Çünkü umudumuzu kaybettiğimizde hayatta yapabileceğimiz pek bir şey kalmıyor. Hatta yaşamın kendisine olan ilgimizi yitirmeye başlıyoruz. Yazılarım bu düşünceyle mizah aracılığıyla hayat buldu. Umut, ülkesinden ayrılmak zorunda kalan, yerinden edilen ve yabancı bir yerde yeni bir hayat kurmaya çalışan insanlar için bir çapadır. Bazen sahip oldukları tek şey umuttur. Ben de bunu şiirlerime taşımaya çalışıyorum.
“Mülteci” kelimesi siyaset ve medya dilinde çoğu zaman kimliksiz, tek tip bir topluluğu anlatmak için kullanılıyor. Dear Refugee (Sevgili Mülteci) kitabınız ile neye itiraz etmek istediniz?
Medyada ve siyasette hakim olan olumsuz anlatılara karşı çıkmak, mültecilere ilişkin kalıplaşmış yargıları kırmak istedim. Yeniden görünür kılmayı amaçladığım şey ise bunu söylemek üzücü olsa da, mültecilerin insanlığıydı. Mülteciler siyasi söylemlerde çoğu zaman insan olmaktan çıkarılıyor. Sayılara, istatistiklere ve çözülmesi gereken bir soruna indirgeniyor. Bu, onların insanlığını yok sayan bir söylem. Ben hem Dear Refugee’de hem de diğer çalışmalarımda buna karşı çıkıyorum. Mülteciler de herkes gibi insandır. Severler, sevmezler, öfkelenirler, mutlu olurlar, ağlarlar. Kısacası herkes gibidirler. Mültecileri “öteki” olarak gören ve bizden farklıymış gibi sunanlar bunu anlayıncaya kadar bu gerçeği sürekli dile getirmek gerektiğini düşünüyorum.
Şiirleriniz birçok dile çevrildi. İngilizce size ne kazandırdı? Çeviride neler kayboluyor, neler yeniden keşfediliyor?
2010 yılında İngilizce yazmaya başladım. Benim için İngilizce özgürlüğün, ifade özgürlüğünün ve kendini rahatça dile getirebilmenin dili oldu. Arapçayla ilişkim ise yaşadıklarımdan dolayı çok daha karmaşık. Benim için Arapça, baskıyı ve bana işkence edenlerin sesini de taşıyan bir dil. İngilizce çok esnek bir dil. Arapça kadar köklü olmasa da metaforlar ve şiirsel imgeler kurarken bana büyük bir özgürlük sağlıyor. Buna rağmen şiirlerimde sık sık Arapça kelimeler kullanıyorum ve onları özellikle çevirmiyorum. Çünkü bazı kelimeler kendi dillerinde daha güçlüdür; okurun merakını canlı tutar ve metinle daha derin bir bağ kurmasını sağlar.
Çeviri ise her zaman zorlu bir süreçtir. Özellikle kültürel göndermeler büyük bir dikkat ister. Benim kültürümde çocukların büyüklerinin elini öpmesi Batılı bir okura yabancı gelebilir. Ama tam da bu yabancılık yeni bir merak yaratır. Edebiyatın güzelliği de burada başlıyor. Şiir çevirmek ise daha da güçtür. Özellikle ortak dil köklerine sahip olmayan diller arasında... Bu yüzden çevirmenin yalnızca iki dili değil, iki kültürü de iyi tanıması gerekir. Eğer çevirmen aynı zamanda şiir yazıyorsa, şiirin ruhunu koruma şansı çok daha yüksektir.
The Other Side of Hope (Umudun Öteki Yüzü) dergisiyle mültecilerin ve göçmenlerin kendi hikayelerini kendilerinin anlatabilecekleri bir alan yaratıyorsunuz. Sizce Britanya edebiyatı ve medyası yerinden edilmiş insanları anlatırken neyi eksik bırakıyor?
En büyük eksiklik insani bakış. Daha doğrusu, yerinden edilmiş insanlara gerçekten insan olarak yaklaşılmaması. Bunu 21. yüzyılda hâlâ söylemek zorunda olmamız üzücü ama gerçek bu. Britanya'da da, genel olarak Batı'da da mülteci edebiyatı hak ettiği değeri görmüyor. The Other Side of Hope tam da bu nedenle önemli. Amacı, marjinalleştirilen, susturulan insanların sesini duyurmak. Beni bu dergiye çeken de buydu. Bence mülteci edebiyatı başlı başına bir edebiyat türü olarak görülmeli. Çünkü burada anlatılanlar yalnızca göç hikayeleri değil anlaşılması gereken çok güçlü insani deneyimlerdir.
Britanya edebiyatında mülteci yazarlar hâlâ çok az. Görünür olduklarında ise çoğu zaman sürekli yardıma muhtaç, güçsüz ve kırılgan insanlar olarak sunuluyorlar. Benim kendi deneyimim bunun böyle olduğunu gösterdi. Oysa mülteci yazarlar edebiyatın ayrılmaz bir parçasıdır farklı bir kategoriye konulmamalıdır.
Yeni bir şiir kitabı üzerinde çalışıyorsunuz. İlk kitaplarınızdan bu yana şiiriniz nasıl değişti?
Şu sıralar üçüncü şiir kitabım üzerinde çalışıyorum. Son düzenlemelerini yapıyorum. Mülteciler ve göçmenler hâlâ tek tipleştiriliyor, dışlanıyor ve ayrımcılığa uğruyor. Bu nedenle yazmayı sürdürdüğüm temel konu değişmedi. Onların kendi sesleriyle konuşabilecekleri, kendi aksanlarını ve deneyimlerini taşıyan bir şiir dili kurmaya çalışıyorum. Bu tablo değişmedikçe şiirimdeki yönün de değişeceğini sanmıyorum. Çünkü şairin görevi yalnızca güzel dizeler kurmak değildir toplumsal, siyasal ve kültürel sorunları görünür kılmaktır.
Şiir bana her zaman umut verdi. Bundan sonra da vermeye devam edecek. Çünkü şiir, edebiyatın en yoğun ve en güçlü biçimidir. Edebiyat da sanatın bir parçasıdır ve hayatın sanatla temas etmeyen hiçbir yanı yoktur. Bir toplum sanatsız yaşayamaz. Dilimizin kendisi bile sanatın izlerini taşır. Bu yüzden gerçekten inanıyorum ki şiir insanların dünyaya bakışını değiştirebilir. Belki iddialı gelecek ama bunu samimiyetle söylüyorum: Şiir dünyanın sorunlarını çözebilir.
***
Amir Darwish kimdir?
Britanya'da yaşayan Amir Darwish Halep'te doğdu, 2003 yılında sığınmacı olarak Britanya'ya geldi. Teesside Üniversitesi'nde tarih, Durham Üniversitesi'nde Orta Doğu uluslararası ilişkileri, Goldsmiths Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık eğitimi aldı. Northampton Üniversitesi'nde tarih doktorasını tamamladı. Şiirleri birçok ülkede yayımlandı; Arapça, Türkçe, İspanyolca, İtalyanca, Bengalce, Estonca ve Finceye çevrildi.