- Yörüklerin kutsal ağaca, taşa, “olçumculara” (şifalı insanlar) bel bağladığı somutlaştırmanın Sünni İslam’daki izdüşümüne ek olarak bir de devletin 60’lardan bugüne süregelen “herkes başının çaresine baksın” anlayışı başroldeydi. Dağ köylerinin yoksul çocukları için barınacak ve eğitim görecek yerler sunan bu hareketin, o bölgedeki kolektif zihinde yarattığı bir başka unsur, devlete karşı çıkmadan ondan uzak durabilme olanağıydı.
- Şahkulu’nun başlattığı isyan sırasında Antalya çevresinde yaşayan yörükler görünüşte Sünni islamı kabullenseler de kendi şamanik ritüellerini sürdürmeye heveslilerdi. Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi buraların yörükleri “(…)Sünni islamiyeti temsil eden rejime karşı İslamiyetin kendi kabile adetlerine ve Şamanist inançlarına uygun bir şeklini telkin eden heterodoks derviş tarikatlerine fanatik bir bağlılıkla bağlanıyorlardı.”
BİLGE AKSU
Çocukluğumda evde geçirdiğim vakit kadarını kimi yurtlarda geçirdim. Antalya-Fethiye civarında bir kasabadaydı ailem, kadınlar istisnasız eşarplı, erkekler kumaş pantolonlu ve mavi takkeliydi. Yaşadığımız yerin küçüklüğü, kimi sosyal ilişkileri fazlaca domine ediyordu. Yurttaki hocalar erkek akrabalarımla, hanımlarıysa annemle ve yengelerimle içli dışlıydı. İki yaşında namaz surelerinin çoğunu ezbere okuyarak başlayan ve kadınların çay sohbetlerinde takdir edilerek başlayan serüvenim 4-5 yaşında Kuran harflerini söküp ona buna caka satmamla devam etti. Latin harfleriniyse daha sonra, okulda öğrendim.
İlerleyen yıllarda sayısız kere gittiğim, hayvanların bacağından tutup kurban eti dağıttığım ve uzun yıllar yatılı kaldığım yurt maceralarım, ergenliğimin zirvesine denk gelen internet çağının ve üniversite koridorlarının etkisiyle son bulsa da kolay varmadık oraya. Cemaatin içinde hatırı sayılır kimselerden oluşan aile çevrem, ben kendimi yurtlardan attırsam bile geri aldırmayı başarıyordu. Üçüncü ve son denememde artık ailem de pes etti ve pılımı pırtımı toplayıp okulu unutmam, nihai olarak eve dönmem emredildi. Sonrası sosyal dışlanma ve çeşitli yalnızlık deneyimleri.
Bu ara gündemler üst üste. Bir yerde “çerçeve yasa” tartışılırken bambaşka yerlerde Süleymancılar konuşuluyor. Cemaatin son lideri Alihan Kuriş tutuklandığından beri de bu cemaatin bunca yıl sessiz ve derinden nasıl bu denli yayıldığı sorgulanıyor. Kimi analizler ezelden beri doğru, devletin sağlamadığı sosyal desteği çıkıp birileri sağladığında bu sonuç kaçınılmaz oluyor. Türkiye toplumunun bir yerlere ait olma hissiyatı ise siyaset sahnesinde bile ayan beyan. Ben bugün olmadık bir konuya el atacağım. Süleymancılar (ya da kendi ifadeleriyle Süleymanlılar) Akdeniz ve İç Ege’den başladıkları bu yolculukta, o bölgelerin hangi tarihsel ve sosyolojik damarına dokunabildi?
Şahkulu İsyanı
Toroslar’ın yörükleri son yüzyılda epey anlatıldı ama tarih kitaplarına dahil olmaları gereken kısımlar biraz detay kaldığından geçiştirildi. 1500’lerin başında Antalya-Korkuteli’nde başlayan Şahkulu İsyanı’nda büyük parmakları vardı. Dönemin Osmanlı’sı her ne kadar Yavuz ve Kanuni yıllarındaki ihtişamına ulaşmamışsa da Anadolu’daki birçok beyliği mağlup etmiş ve bir otorite tesis etmişti. Bu süreçte oturmaya başlayan kurumsal yapıya dahil hissetmeyen kesimler ise ya Rumeli’ye sürülmüş ya da Toroslar’ın tepelerine ufak ufak dağıtılmıştı. Şahkulu’nun başlattığı isyan sırasında Antalya çevresinde yaşayan yörükler görünüşte Sünni islamı kabullenseler de kendi şamanik ritüellerini sürdürmeye heveslilerdi. Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi buraların yörükleri “(…)Sünni islamiyeti temsil eden rejime karşı İslamiyetin kendi kabile adetlerine ve Şamanist inançlarına uygun bir şeklini telkin eden heterodoks derviş tarikatlerine fanatik bir bağlılıkla bağlanıyorlardı.” (Devlet-i Aliyye, 1. Cilt, S. 135)
Sonrası malum. Şahkulu öldürüldü, Yavuz Anadolu ve İran seferine girişti. Maraş’ın Türkmenleri 1515’te yok edildi ve Sünni İslam’ın büyük zaferi tesis edildi. Torosların yörükleriyse her zaman yaptıkları gibi dağlara çekilip kendi yaşamlarını sessizce sürdürdüler. Bugün Teke Yöresi olarak bilinen bölgeye o dönemin tarih kayıtlarında “Tekke İli” adı veriliyordu.
Bizi bugüne getiren asıl meseleyse 300 yıl sonra, adına “Vakayı Hayriye” denen olayla başladı. Yeniçerilerin ve dolayısıyla arkasındaki Bektaşi dergahlarının yerle bir edilmesi sonucu boş kalan tekkelere devlet, Sünni İslam’ın katı destekçisi Nakşibendileri yerleştirdi. İlk öne çıkan isim Halid-i Bağdadi’ydi. Fakat onunla sınırlı kalmadı. 1800’lerin sonuna kadar birçok dergâhta Nakşi şeyhleri devletin gizli desteğiyle halka ulaşmaya başladı.
Tunahan’ın İstanbul’a gelişi
Süleymancılığın kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan, memleketi Silistre’den İstanbul’a geldiğinde evvela bu dergahlarda eğitim gördü. Adına “Silsile-Sadat” denen ve ilk sahabe Ebubekir’e dek uzanan mürşitler listesinde o sıralar 32. Halkayı temsil eden Mevlana Siracüddin, Hindistan’da doğup büyümüş ve bu silsileye dahil olduktan sonra çeşitli yerleri gezmeye başlamıştı. Siracüddin 1908’de İstanbul’a geldi, bazı rivayetlere göre Sultan Abdulhamit’le dahi görüştü, onu müridi olarak kabul etti. Hatta aynı rivayetlere göre Siracüddin, talebesi Abdulhamit’e 31 Mart baskınına direnmemesini, yazılmış olanın illaki galip geleceğini telkin etmişti (Dileyenler bu anekdotu internette bulurlar).
Tunahan, 1908’de Siracüddin’den “el aldığında” (rabıtayı öğrendiğinde) uzun yıllar İran, Horasan ve Hindistan’da elden ele geçen bir silsileyi Anadolu’ya getirmiş oldu. Bu silsile Ebu Bekir’e dayansa da listelenen son “müceddidler” genellikle Hindistan çevresinde yaşamıştı. En bilinen ismi İmam-ı Rabbani olan Hintli müceddidler devrinde eskiden beri sürdürülen gizli zikir ritüelleri, o coğrafyanın aşina olduğu meditatif eklemelerle şekil değiştirdi. Adına “rabıta” denen bu uygulama, Süleymancıları Türkiye’de benzerlerinden ayıran en önemli unsura dönüştü.
Rabıta, bir Süleymancı’yı “Süleymanlı” yapan şey aslında. Gözlerinizi kapatır ve dizlerinizi şeyhin dizine dayadığınızı hayal edersiniz. Kalbinizden çıkan bir bağın içinde (bunu bana hortum diye anlatmışlardı) sizin kirli, kapkara günahlarınızı temsil eden bir sıvı akar ve şeyhin kalbine gidip temizlendikten sonra ak bir sıvı olarak geri döner. Her cemaat mensubu, eğer ona anlatılma derecesine eriştiyse, bu ritüeli günde 20 dakika kadar yapar. Evet bu ezoterik bir ritüeldir, “yetkili” kişiler sizin buna layık olup olmadığınıza karar verirler ve layıksanız artık onlardan olursunuz.
Toroslar’da ilk yurtlar
Tunahan rabıtalı olduktan sonra eğitimine devam edip dönemin yüksek ilimlerini tahsil ettiyse de 1925 yılındaki kanunlara takıldı. Yeni kurulan devlet için tekkeler, zaviyeler ve bilumum kanaat önderliği yasaklanmıştı. Süleymancılık için ilkin olumsuz görünen bu gelişmeler, çerçeveyi genişlettiğimizde bir avantaja dönüştü. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidarına kadar geçen sürede tam da ezoterik öğretilerin sevdiği o yeraltı örgütlenmesi devreye sokuldu. Kurallar gevşediğinde Kemal Kacar, Arıkan Kardeşler, Hüseyin Kaplan ya da Mustafa Özaltın gibi Tunahan’ın yanındaki en kıdemli talebelerin Antalya bölgesinden gelmiş olmasıysa bana sorarsanız basit bir tesadüf değildi. Bugün Türkiye çapında binlercesine ulaşan yurtlar ağı ve milyonlara ulaşan cemaat üyesinin ilk filizleri o isimler sayesinde, Toroslar’da ortaya çıktı.
1950’de gevşeyen kurallar sonucu bu bölgelerde neden Menzil, İsmailağa ya da Kadirilik gibi öğretilerin yayılmadığı da bir mesele. Bu cemaat ve tarikatler, tam da bu yazıda bir örneğinin temellerini oluşturmaya çalıştığım gibi belli coğrafyalara dair pratikler içeriyordu. Büyük bir dergâhı sürekli olarak ziyaret etmek, büyük etkinliklerde birlikte ibadet etmek ve şeyhi yüz yüze görüp ondan feyizlenmek önemliydi. Torosların Yörükleriyse 1950’lerde henüz tam anlamıyla yerleşik hayata dahi geçmemişti. Merkezi bir dergâha veya fiziksel bir şeyhe bağımlı olmak yerine; rabıtanın getirdiği zihinsel odaklanma sayesinde her Süleymanlı'nın kendi dağında, çadırında veya tarlasında bu bağı tek başına kurabilmesi muazzam bir esneklik ve yayılma avantajı sağladı.
Yurt deneyimi, kişisel tanıklık
Bugün Süleymancılığı bu denli gündemimize almamızı sağlayan şey elbette sırf bu esneklik değildi. Yörüklerin kutsal ağaca, taşa, “olçumculara” (şifalı insanlar) bel bağladığı somutlaştırmanın Sünni İslam’daki izdüşümüne ek olarak bir de devletin 60’lardan bugüne süregelen “herkes başının çaresine baksın” anlayışı başroldeydi. Dağ köylerinin yoksul çocukları için barınacak ve eğitim görecek yerler sunan bu hareketin, o bölgedeki kolektif zihinde yarattığı bir başka unsur, devlete karşı çıkmadan ondan uzak durabilme olanağıydı. İktidar medyasının son hafta pompaladığı gibi devletin yerleşik eğitim anlayışının dışında, diyanete ya da imam hatiplere karşı çıkarak, kendi sistemini tabana yayarak yapıyordu bunu. Kurban Bayramı’nda derilerini Kemalist Türk Hava Kurumu’na vermek istemeyen köylü için bir alternatif yarattıkları kadar, genişleyen cemaat ağının operasyonel kapasitesiyle orta ölçekli bir ilçenin tüm kurbanlarını cüzi bir bağış karşılığında profesyonelce kesip dağıtma vaadini de sunuyorlar, akşam haberlerindeki komedi unsurunu oluşturan “acemi kasapları” en azından büyük şehirlere bırakıyorlardı.
İşte hal böyle olunca modern insan şu soruyu soruyor… Neyin karşılığında? Aladağ’da yanan çocuklara, Alanya’da taciz edilenlere rağmen mi?
En başta da belirttiğim gibi, bu yazı bunlara cevap olsun diye yazılmadı. İdare odasında 45 dakika sopayla dövülmüş, 3 yıl üst üste ceza olarak 12 tuvaleti ve önündeki abdesthaneyi temizleme görevi verilmiş bir zihnin sorgulamalarıyla yazıldı (yurtlarda herkes bir yeri temizlemek zorundadır). Yoksulluğun dayattığı çaresizlik ve ortaya çıkarabileceği sonuçlar baki. Ve bu cemaat örneğin Dersim’de hiç yurt açamamışsa, politik Kürt illerinde ancak sembolik olarak varlık gösterebilmişse buradan çıkarılacak dersler en çok kimin radarına girmeli?