- Burhan Sönmez’in klasik bir Odysseus imgesi yerine batıyı ve doğuyu bir çatı altında buluşturması, hem kendi edebi izleğinin devamı niteliği taşıyor hem de bu toprakların figürlerine önemli bir soru soruyor: Gittiğiniz evle döneceğiniz ev birbirine ne kadar benziyor?
BİLGE AKSU
Haziran sonunda İtalya’dan güzel bir haber aldık. Burhan Sönmez, daha önce Annie Ernaux’dan Slavoj Zizek’e uzanan bir çıtada takdim edilen Hemingway Ödülü’nü, “çağının tanığı” olma payesiyle kazandı. Ödülün tarihsel önemi bir yana, Sönmez’e dair jürinin açıkladığı gerekçe hemen herkeste benzer duygular yarattı.
Burhan Sönmez’i yaklaşık 20 yıldır takip edenler, onun yazdıklarında geçmişten bugüne bir Türkiye panoramasını görmüşlerdi. Sönmez, yazdıklarında salt tarihsel kayıtlar tutmanın ötesine geçerek, geçmişte yaşanan kimi meseleleri, asıl mesleğinin getirdiği hukuki katılıktan uzak ama insani değerlerin ihlalini öne çıkararak vermesiyle biliniyordu.
Yazarın son kitabı Kırmızı Ayna, bahsi geçen ödülün duyurusundan bir ay önce, mayıs sonunda yayınlandı. 180 sayfalık bu anlatıda Sönmez yine bilindik tarzıyla Dersim Katliamından aldığı bir hikayeyi milenyum gecesine taşıyordu.
Hikaye kısaca bir annenin (Zaza), yıllar önce ülkeyi terk etmek zorunda kalan oğluna (Seba) özleminin bir çıktısı. Bir hastane odasındayız, kanser hastası annenin son 3 günü. Sayfalar ilerledikçe anlayacağımız üzere, ikinci kişi anlatımıyla ilerleyen bu hikayede giden oğula sesleniyoruz. Oğul orada mı değil mi, kendi kendimize mi konuşuyoruz bilmiyoruz. Sönmez’in şiirsel dili zaman zaman olay aktarımlarıyla hızlansa da epey ağır ilerliyor. Annenin rüyaları, sayıklamaları, monologları 180 sayfanın büyük kısmını oluşturuyor.
Zaza, Dersim Katliamı sırasında kimsesiz kaldığı için bebek yaşta İstanbul’daki Rum Yetimhanesi’ne getirilmiş. Orada herkese olduğu gibi ona da Anjelika Hanım bir nevi annelik etmiş. Aynı yerde büyüdükleri Sebastian’la yetişkinlikte bir ilişkileri olmuş ve oğulları Seba böylece dünyaya gelmiş. Fakat Sebastian zaten evli olduğundan, Zaza bu çocuğu bir başına büyütmeye karar vermiş.
Sönmez’in edebi anlayışında eskiden beri belirli temalar mevcut. Tarih, hafıza, yüzleşme, toplumsal travmalar ve en önemlisi, tüm bunların düalist bir eksene yerleştirilmesi… Masumlar’da biri Kürdistan’dan biri İran’dan iki karakterin İngiltere’de verdiği hayata tutunma mücadelesi bir doğu-batı izleğini oluştururken, İstanbul İstanbul’da yerin metrelerce altındaki zindanda birbirine hikayeler anlatan tutsakların İstanbul’uyla yerin üstündeki İstanbul’un oluşturduğu ikilik bunlara örnek. Kırmızı Ayna’da da benzer bir yerden ilerliyor Sönmez. Fakat bu kez dümdüz bir doğu-batı klişesi yok karşımızda. Zaza, isminin tuhaflığına rağmen bir Rum olsa da asıl mesele oğlu Seba’nın 90’ların başında şahit olduğu bir gazeteci (Turan D. Anter) cinayeti için tanıklık etmesinde gizli. Soyadı farklı çağrışımlar yaratan bu gazetecinin öldürülmesi belli ki kontrgerilla faaliyetlerinden biriymiş ve beyaz arabalı katiller daha sonra onu da epey aramışlar. Hal böyle olunca Seba bir gemiye atlayıp ülkeden kaçmak zorunda kalmış.
Metnin imge dünyasına işte böyle adım atıyoruz. Gemiye binip giden oğul antik mitlerdeki bir kahramanı anımsatıyor bize. Bu yaz herkes bıkmadan usanmadan Odysseus’tan bahsediyor malum, Sönmez o furya oluşmadan evvel girmiş bu topa. Memleketi terk etmek zorunda kalan insanların bir Odysseus gibi evine dönme arzusunu ve daha önemlisi, onları evlerinde bekleyenleri yazmak istemiş.
“Aynadaki Venüs”
Zaza yıllar boyu oğlunu bekleyen bir Penelope statüsünde olsa da kendince baş etme yolları üretmiş. Yetimhanedeki anne ikamesi Anjelika’yla yaptığı sohbetlerde aynalara meftun olmuş. Anjelika’nın yanından ayırmadığı kırmızı cep aynasını, üniversite okumaya giderken gönülsüzce hediye olarak almış yanına. Anjelika aynaların bir nevi büyülü olduğunu, görünenin ötesini gösterdiğini anlatıyormuş sürekli. Metnin en önemli imgesi olan ünlü “Aynadaki Venüs” tablosuna da buralardan giriş yapıyoruz. Velazquez’in bu ünlü tablosunda Tanrıça Venüs, sırtı bize dönük biçimde ve karşısına çıplak ayaklı bir çocuğun ayna tuttuğu halde resmedilir. Venüs’ün yüzünü resimde değil aynada bize bakarken görürüz, dolayısıyla Venüs resimde ne doğrudan aynaya ne de bize bakmaktadır.
Zaza, oğlunu kaybettikten sonra aynalarda teselli aramaya böyle başlar. Zaman zaman kendi silüetini gördüğü aynada başka biri varmış gibi konuşur, zaman zaman da aynalarda gerçeğin ötesinde imgeler görür. Ayna burada klasik batı imge dünyasındaki narsistik dışavurumu değil, yaratılan hikayeleri tektipleştiren anlatılara karşı çıkan direngen bireyi temsil eder. Venüs nasıl ki tabloda aynaya değil de bize, yani suçluya ve tanıklara bakıyorsa Zaza da hastane odasında veya geçmişteki anılarda kendisine değil bize anlatır her şeyi.
Sönmez bu kısa anlatıyı özellikle karakterler üzerinden derin katmanlara ayırmış. İstanbul İstanbul’dan tanıdık gelen Şerafet karakteri burada bir kütüphaneciyi, yani bir nevi hafızayı ve tarihi temsil ediyor. Onun anlattığı dini-mitolojik hikayelerde metnin perde arkasına dair izler yakalıyoruz. Çocukluğunda Seba’ya anlattığı Prometheus hikayesiyle örneğin, Seba’nın tanık olduğu cinayeti insanlığa aktarması üzerinden bir paralellik yakalıyoruz. Malum, Prometheus Tanrılardan ateşi çalar, Seba da kontrolcü devlet anlatısından bir bilgiyi çalıyor. Kadim mitlerdeki öncülü misali artık onun da sonsuza dek cezalandırılması gerek. Zaza ise Odysseus’u bekleyen Penelope olarak değil, Truva’da insanlara hakikati anlatmak isteyen Kassandra olarak cisimleşiyor. Truva atının yakılması gerektiğini, uğursuzluk alameti olduğunu haykıran Kassandra’ya nasıl “deli” muamelesi yapılıyorsa Zaza’ya da en yakınları dahi aynı şeyi yapıyor.
Zaza’nın Penelope değil de Kassandra olarak cisimleşmesi boşuna değil. Çünkü batılı hikayelerde çok yaygın halde gördüğümüz “eve dönüş” hikayelerinde ev her zaman yerli yerinde durur. Bizde ise sürgünler, yerinden edilmeler, zoraki göçlerden sonra dönecek bir ev bulmak çoğu zaman imkansızdır. Seba bir gemiye binip okyanusları aştığında, geri ne zaman döneceğini, döndüğünde neyle karşılaşacağını bilmez. Onu bekleyenler ise sırf kayıplarının yasını tutmakla değil, kendi yaşam haklarını korumakla meşgul halde, günden güne değişirler, başka biri haline gelirler. Sönmez belki de bu bağlamda, kendi klasik düalist izleğini yine de ortaya koymuştur.
Zaza bir yandan edilgen halde beklemez. Penelope gibi bir nakışı yapıp sökerek değil, Kassandra gibi hakikati anlatmaya çabalayarak geçirir günlerini. 95 yılında Cumartesi Annelerine/İnsanlarına dahil olur. Bir gazeteden gördüğü bu toplulukta ne yazık ki sıradışı bir figüre dönüşür. Tanıştığı ilk kişi Diyarbakırlı bir annedir, yıllar önce bir beyaz torosa atılıp götürülen kızının posterini tutar elinde. Zaza onun hüznüne bakıp teselli etmek için aynasını uzatır, kızının bir fotoğrafını aynaya tutarsa, gülümseyen halini görebileceğini söyler. Fakat Diyarbakırlı anne anlamsız bulur bunu, sadece kızının kemiklerini alıp gitmek istediğini dile getirir.
Belki aşırı okuma olacak ama Sönmez’in burada yarattığı ikiliği gerçek hayata taşımakta bir beis görmüyorum. Zaza’nın bu “tuhaf” halleri meydanda toplananlarca içten içe yadırganırken söylenenler ilginçtir. “Oğlu gidince ruhu karışmış, çok yalnız olmalı…” benzeri söylemlerde belki de Diyarbakırlı annenin son derece maddesel, materyalist talepleriyle bir Rum annenin, yalnız bir kadının mistik çırpınışının çatışmasını görürüz. Kızının kemiklerini isteyen anne bir kalabalığın içinde örgütlü ve güçlüyken, oğlunun hayaliyle konuşan anne yalnız ve kimilerince “deli”dir. Fakat delilerin de gerçek hayatı yeterince bildiği üzere, Zaza meydandaki herkesin ayaklarını aynada çıplak halde görür. Agamben’in “çıplak hayatları” gibi belki de.
Dönülecek ev yıkılmış
Sona yaklaşırken şerhlerimi de düşeyim. Sönmez’in bana göre hala en iyi anlatısı İstanbul İstanbul’da da yoğun bir imge yükü, yer yer ağdalı bir şiirsel dil vardır. Fakat anlatılan hikaye ve yaratılan karakterlerin çok yönlülüğü okuma deneyimini çoğunlukla olumlu etkiler. Kırmızı Ayna’da ise ikinci kişiye hitapla başlayan ve zaman zaman diyaloglara dönüşen anlatım, kitabın çoğunu oluşturan monologlar ve iç konuşmalara nazaran geride kalmış ve hikayeye odaklanmayı, evrene dahil olmayı epey zorlaştırmış. Bu elbette yazarın bir tercihidir. Fakat kurulacak imgelerin okuyucu nezdinde herhangi bir dipnota, herhangi bir söyleşi içeriğine ihtiyaç duyulmadan anlaşılması da bana göre olmazsa olmazlardandır. Örneğin Şerafet Bey’in satranç ve transhümanizm (ruhun/benliğin ölümsüzlüğü) konulu söylevlerinin, kızının kemiklerini arayan anneyle oluşturduğu hem kültürel hem sınıfsal tezat bana göre daha ince işlenmeli ve okuyucuda ortak bir imgeyi yaratabilmeliydi.
Yine de Kırmızı Ayna, yayınlandığı yıl itibarıyla önemli bir yerde duruyor. Batının hikayelerinde dönülecek bir ev vardır, bizimki gibi coğrafyalarda ise dönülecek ev yıkılmış, yakılmış, harap edilmiştir. Sönmez’in klasik bir Odysseus imgesi yerine batıyı ve doğuyu bir çatı altında buluşturması, hem kendi edebi izleğinin devamı niteliği taşıyor hem de bu toprakların figürlerine önemli bir soru soruyor: Gittiğiniz evle döneceğiniz ev birbirine ne kadar benziyor?