Nüfus paniğini kim tetikliyor?

Dizi Haberleri —

31 Ağustos 2020 Pazartesi - 23:00

  • Nüfus artışına aşırı vurgu yapmanın acı bir tarihi var. Din adamları Joseph Townsend ve Thomas Malthus'un 18. yüzyılda eserlerini yazmasından bu yana, yoksulluk ve açlık konusunda suç, düşük ücretlere, savaşa, kötü yönetimlere ve zenginlerin sermaye biriktirmesine değil, yoksulların üreme hızına atıldı hep.

GEORGE MONBİOT

Geçen ay, dünya nüfusunun birçok bilim insanının tahmin ettiğinden çok daha kısa süre içinde önce zirve yapıp sonra inişe geçeceğini gösteren büyük bir çalışma yayınlandığında, naifçe, zengin ülkelerdeki insanların dünyanın çevre sorunlarını nüfus artışına bağlamayı keser sanmıştım. Yanılmışım, tam tersi oldu.

Dikkatimizi çevresel çöküşün dehşetine çekme peşindeki kadınlar tarafından çocuk yapmama kararlarını açıklayarak kurulan British Strike hareketi, nüfus takıntılılar tarafından saldırganca ele geçirildiği için, önümüzdeki hafta kendisini feshediyor. Kurucular, “iklim çöküşü inkarcılığının büyüyen bir biçimi olarak 'nüfus fazlalığı' fikrinin gücünü hafife aldıklarını” söylüyorlar.

Zenginlerin suçu

Dünyanın bazı yerlerinde nüfus artışının belirli türde ekolojik sorunların ana kaynağı olduğu doğru, örneğin yağmur ormanlarında küçük ölçekli tarımın genişlemesi, vahşi hayvan eti ticareti ve su ve toprak üzerinde barınma kaynaklı yerel basınç... Ama bunun küresel etkisi, birçok insanın iddia ettiğinden çok daha küçük.

İnsanların çevresel ayak izini hesaplama formülü basit ama yaygın şekilde yanlış anlaşılıyor: Etki = Nüfus x Zenginlik x Teknoloji (E=NZT). Tüketim artışının küresel hızı pandemiden önce yılda %3 idi. Nüfus artışı %1. Bazı insanlar bundan, artan tüketimden üçte bir oranında nüfus artışının sorumlu olduğu sonucunu çıkarıyor. Ama nüfus artışı ekseriyetle dünyanın en yoksul halkları içinde yoğunlaşmış durumda ve bu halkların N'leri ile çarpılabilecek bir Z ya da T'leri yok. Artan bir nüfusun sebep olduğu ekstra kaynak kullanımı ve sera gazı emisyonu, tüketim artışının etkisinin çok küçük bir kısmı.

Buna rağmen çevresel çöküşü açıklamak için ana gerekçe olarak kullanılıyor. Nüfus artışı konusundaki panik, artan tüketimden en çok sorumlu olanların (zenginlerin) suçu en az sorumlu olanlara atmasına izin veriyor.

Değişim istemeyenler

Bu yılki Davos Dünya Ekonomik Forumu'nda, primatolog Dame Jane Goodall (kendisi Nüfus Önemlidir vakfının başkanı), bazılarının ekolojik ayak izi küresel ortalamanın binlerce katı olan polütokratlara (forumda bir araya gelmiş çevre düşmanı zenginlere) şunu söyledi: “Konuştuğumuz tüm bu şeyler, 500 yıl önceki nüfus sayısına sahip olsak sorun olmayacaktı.” Toplanıp onu alkışlayanlar arasında, “evet, acilen yok olmamız gerek” diyen olduğunu hiç sanmıyorum.

Goodall, 2019'da, müşterileri bir uçuşta dünya halklarının birçoğunun bir yılda ürettiğinden fazla sera gazı emisyonu üreten British Airways'in reklamına çıktı. 500 yıl öncenin küresel nüfusuna sahip olsaydık (yaklaşık 500 milyon) ve bunlar ortalama İngiliz uçak yolcularından oluşsaydı, çevresel etkimiz muhtemelen bugün yaşayan 7,8 milyar insandan daha fazla olurdu.

Goodall, rüyasının nasıl gerçekleşeceğine dair hiçbir mekanizma önermedi. Alıcı bulmasının sebebi belki de bu çünkü çağrısının altının boş olması, değişim istemeyenlerin işine geliyor. Çevresel krize verilecek yanıt başka insanların ortadan kalkmasını dilemek ise, hiç olur mu öyle şey deyip tüketmeye pekala devam edebiliriz.

Suç hep yoksullara atıldı

Nüfus artışına aşırı vurgu yapmanın acı bir tarihi var. Din adamları Joseph Townsend ve Thomas Malthus'un 18. yüzyılda eserlerini yazmasından bu yana, yoksulluk ve açlık konusunda suç, düşük ücretlere, savaşa, kötü yönetimlere ve zenginlerin sermaye biriktirmesine değil, yoksulların üreme hızına atıldı hep. Winston Churchill, Hindistan'ın pirincini ihraç ettirerek ortaya çıkmasına yardım ettiği 1943 Bengal Kıtlığı'nı, Hintlilerin “tavşan gibi üremesine” bağlamıştı. 2013'te, Nüfus Önemlidir vakfının bir başka yöneticisi olan Sir David Attenborough, Etiyopya'daki kıtlıkları hatalı bir şekilde “çok az toprak üzerinde çok fazla insan olmasına” bağladı ve gıda yardımı göndermenin ters tepeceğini iddia etti.

Vakfın yöneticilerinden bir diğeri olan ve hatalı tahminleri ile mevcut nüfus paniğini tetikleyen Paul Ehrlich, bir keresinde ABD'nin, gıda yardımını bu şarta bağlayarak Hindistan'ı “üç ya da daha fazla çocuğu olan tüm Hintlileri kısırlaştırmaya zorlaması” gerektiğini iddia etmişti. Bu öneri, Indira Gandhi'nin BM ve Dünya Bankası'nın mali desteği ile daha sonra hayata geçirdiği acımasız programa benzerdir: Hindistan, daha 2011 gibi yakın bir tarihe kadar, İngiltere'nin sağladığı mali yardımla, tehlikeli bir kısırlaştırma programı yürütüyordu ve bu programın gerekçesi “iklim değişikliği ile mücadele” idi. Bu programın kurbanlarından bazıları, rızaları dışında kısırlaştırıldıklarını söylüyorlar. Oysa diğer yanda İngiliz hükümeti, Hindistan ve diğer ülkelere kömür, doğalgaz ve petrol tesisleri kurulması için milyarlarca sterlin akıtıyordu. Buna rağmen kendi sebep olduğu kriz için yoksulları suçladı.

Aşırı sağın komplo teorileri

Malthusçuluk ile ırkçılık arasında ince bir çizgi vardır. Dünyanın nüfus artışının çoğu, halkları siyah ya da kahverengi tenli olan en yoksul ülkelerde olmaktadır. Sömürgeci güçler, kendi zulümlerini, “üstün ırklardan daha fazla üreyen barbar, dejenere” halklarla ilgili ahlaki panikçilik yaparak meşrulaştırmışlardır. Bu iddialar bugün “beyazların yerini beyaz olmayanların aldığı” ve “beyaz soykırımı olduğu” gibi komplo teorileri yayan aşırı sağ tarafından kullanılmaktadır. Zengin beyazlar çevresel etkilerinin suçunu çok daha yoksul ülkelerin kahverengi ve siyah halklarına attığında, suçlayıcı işaret parmakları bu anlatıları pekiştiriyor. Bu zihniyet içten içe ırkçıdır.

Aşırı sağ şimdi nüfus argümanını ABD ve İngiltere'ye dışarıdan göçe karşı çıkmak için kullanıyor. Bunun da arkasında ürkütücü bir tarih var: Önde gelen doğa korumacı Madison Grant, çevre üzerine çalışmalarının yanı sıra, ABD'de “Kuzeyli efendi ırkın” yerini “değersiz ırk türlerinin” aldığı fikrini de yaymıştı. Göçü Kısıtlama Ligi'nin başkanı olarak, 1924 tarihli meş'um Göç Yasası'nın hazırlığına yardımcı olmuştu.

 

Göçmenler için yarışa girecekler

Ama nüfus artışının gerçekten de ekolojiye zararlı kimi etkileri olsa da, bu zararlarla ilgili orantılı kaygıları manipülasyon ve ırkçılıktan nasıl ayıracağız? Biliyoruz ki düşen doğum oranlarının en güçlü belirleyicisi kadınların özgürleşmesi ve eğitim. Kadınların kurtuluşunun önündeki en önemli engel yoksulluk. Yoksulluk kadınları orantısız şekilde etkiliyor.

Öyleyse birinin nüfus kaygılarının samimi olup olmadığını anlamanın iyi bir yolunu çıkarabiliriz: Yapısal yoksulluğa karşı mücadele sicilleri. Yoksul ülkelerin ödemesi gereken imkansız borçlara karşı çıkmışlar mı? Büyük şirketlerin vergiden kaçınmasına karşı çıkmışlar mı? Sermayenin aktığı sanayilerin yoksul ülkelerin zenginliklerini geriye hiçbir şey bırakmamacasına emmesine karşı çıkmışlar mı? Ya da İngiltere'nin yurtdışından kaçırılan paraların aklandığı bir finans sektörüne sahip olmasına? Yoksa oturup insanların yoksulluğa çakılı kalmasına seyirci mi kalmış ve bunlar niye doğuruyor diye şikayet mi etmiş?

Üreme paniğinin ortadan kalkması çok uzun sürmez. Kısa süre sonra tüm ülkeler göçmenleri kapmak için rekabete girecekler. Onları dışlamak değil çekmek için mücadele edecekler çünkü demografik geçiş nedeniyle yaşlanan nüfusları, bu ülkeleri azalan vergi tabanı ve kilit önemdeki işçilerin kıtlığı ile baş başa bırakıyor. O zaman dek, zenginlerin yoksulları suçlu gösterme çabalarına direnmeliyiz.

Çeviren: Serap Şen

Kaynak: The Guardian

Resim: Sébastien Thibault / The Guardian

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.