Nur Sürer: Devletin topladıkları sanatçı değil

Dosya Haberleri —

27 Kasım 2020 Cuma - 23:00

  • Bu iktidar kendi sanatçılarını yetiştirme konusunda başarısız. En fazla çıkardıkları bir Misvak karikatür dergisi var, o da çok kötü. Devletin topladıkları ise sanatçı değil. Birkaç popüler ismi bir araya toplayıp “Hepsini ele geçirdik” havasını yaratmaya çalıştılar ama öyle bir durum yok.
  • Kürt filmlerinde gerçekten özgün şeyler var. Hikayeler biriktirip bağımsız işlerle bunu perdeye döktüler. Türkiye’de yılda 45-50 film çekiliyor ve bunların yaklaşık 12 tanesi ulusal film festivalleri için seçiliyor. Dikkat çekici olan bu 12 filmin 6-7 tanesinin Kürt sinemacılara ait olması.

SERDA DEMİR

Nur Sürer, yalnızca oyunculuğuyla değil, politik duruşu ve toplumsal duyarlılığıyla da biliniyor. En son çok konuşulan “Bir Başkadır” dizisinde de rol alan Sürer’le hem oyunculuğunu hem de politik meseleleri konuştuk.

Son zamanlarda oldukça fazla tartışılan “Bir Başkadır” dizisine kısaca değinelim: Gelen eleştiriler ve olumlu tepkiler oldu. Dizi aslında biraz da Kemalistler ile mevcut iktidarın yarattıkları toplumu karşılaştırmış gibi gözüküyor. Bu çatışma dizide yansıdığı gibi mi gerçekten?
Evet, dizide yansıtıldığı şekilde olduğunu düşünüyorum. Hatta günlük yaşamımda karşılaşıyorum. Birkaç gün önce Osmanbey’de yürürken bir kadının iki çarşaflı kadına hakaret ettiğine şahit oldum. Ben de müdahale ettim, çünkü hiç kimsenin kadınların giyim kuşamına söz söyleme hakkı yok. Gerçekten üzüldüm kadınlar adına. Dindar kesime bu şekilde yaklaşanların sayısı çok. Bu küçümseyici tavırları sosyal medyada da görebilirsiniz. 
Aslında her iki taraftan da bir ötekileştiren yaklaşım var. Bu yüzden insanların bu kadar alınganlık yapmalarını anlamıyorum. Genel olarak çok beğenildi dizi, ancak bazı kesimler eski dönemde kaldığını iddia ediyorlar. Böyle bir şey yok. İnsanlar gerçekten çok fazla hassas yaklaşıyor bazen. Biz kimi oynasak, en ufak şeyde ayağa kalkıyorlar. Mesleki olarak yaptığımız her şeyde bir tartışma çıkarılıyor. Bu yaratılan kutuplaşma herkesi etkiliyor. 

Mesela kısa şortla gezdiği için saldırıya uğrayan kadınların sayısı da artmış durumda...
Elbette ki biz, birçok oyuncu olarak, zamanında başörtülü kadınlara yönelik baskılara karşı dindar kesimin bugün yapmadığı şeyleri yaptık. Bugün de toplu taşıma araçlarında kısa şortundan kaynaklı şiddete uğrayan kadınlar için dindar kesimi küçümseyen anlayışlardan daha fazlasını yapıyoruz. 
Hukukun ayaklar altına alındığı bir süreçten geçiyoruz. Gazetelerin üçüncü sayfasında en az 3-4 tane kadın cinayeti veya şiddet haberi var. Bugün haberde okudum: Erkek, sevgilisinin evine bomba düzeneği koymuş ve bu kişi rahatça dolaşabiliyor bu ülkede. Ve bunun üzerine de Süleyman Soylu, bu ülkenin İçişleri Bakanı değilmiş gibi, kalkıp “ayıp” sözüyle geçiştiriyor. Bu kabul edilemez bir şey. 

Diziye geri dönecek olursak... Siz Kürt anne rolünü dili doğru telaffuz edememe kaygısından dolayı istemediniz ancak maalesef sinema dünyasında genel yaklaşım böyle olmuyor, değil mi?
Rol tercihimde Kürt anne rolünü, ezberi iyi yapsam da fire veririm diye çekindiğim için istemedim. Evet, maalesef herkes buna aynı özenle yaklaşmıyor. Herkesin isteğine göre veya birileri alınıp darılacak kaygısıyla film yapılamaz. İnsanlar yazacakları şeylerde özgür olmalı, yaratacağı eserde kısıtlanmış hissetmemeli.

90’ların sanatçıları ile günümüzün sanatçıları arasında toplumsal duyarlılık açısından ciddi bir fark olduğunu söyleyebiliriz. Sizce nedir o dönemki sanatçılar ile bugünkü sanatçılar arasındaki farklılıklar?  
İlk önce şunu belirtmeliyim: Ben kendime sanatçı demiyorum. Sanat bir eserdir ve sanatçı da onun yaratıcısıdır. Biz oyuncuyuz, sanatçı değiliz. Yaratılan eserleri yorumluyoruz sadece. Verilen rol ne ise onun dünyasına girip canlandırmaya çalışıyoruz. Bir rolü her oyuncu farklı yorumlar. Bu şarkıcılar için de geçerli. Sadece şarkı seslendiren biri, üretilen eseri yorumlar. Tiyatrocu için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Yönetmen ne istiyorsa ona göre yorumluyoruz. Onun isteği ve kendi dünyasında kurdukları doğrultusunda biz, onu hayata geçiriyoruz yalnızca. Yani sanatçı eseri üreten kişidir. Ben o 90’lar ile bu dönem sanatçıları arasında ciddi farklılıkların olduğunu düşünmüyorum.

AKP-MHP iktidarının muhalif sanata etkisi olmadı mı sizce? 
İktidarın var olan muhalif sanatçılara çok etkisi olduğunu düşünmüyorum. Zaten bu iktidar kendi sanatçılarını yetiştirme konusunda başarısız. En fazla çıkardıkları bir Misvak karikatür dergisi var, o da çok kötü. Devletin topladıkları ise sanatçı değil. Birkaç popüler ismi bir araya toplayıp “Hepsini ele geçirdik” havasını yaratmaya çalıştılar ama öyle bir durum yok. Hülya Koçyiğit gitti, o da bizi temsil etmiyor zaten. Yani onların bu çıkışlarından bir sonuca varmamalıyız. Muhalif sanatçılarda ciddi bir kırılma olduğunu düşünmüyorum.

Yol TV ile yaptığınız röportajda günümüzün Kürt sinemasından etkilendiğinizi ifade ettiniz. Nedir sizi Kürt sinemasında etkileyen? 
Kazım Öz ile başlayarak bütün Kürt filmlerini takip etmeyi sürdürdüm. Kürt filmlerinde gerçekten özgün şeyler var. Ben uyarlama eserleri sevmem çünkü o işin kolayına kaçmaktır. Bir romanı sinemaya geçirmek zor değil, zor olan özgün senaryodur. Kürt sinemacılarını bu anlamda kutluyorum. Hikayeler biriktirip bağımsız işlerle bunu perdeye döktüler. Türkiye’de yılda 45-50 film çekiliyor ve bunların yaklaşık 12 tanesi ulusal film festivalleri için seçiliyor. Dikkat çekici olan bu 12 filmin 6-7 tanesinin Kürt sinemacılara ait olması.
 
Peki sizce bu özgünlük, başarı neden kaynaklanıyor?
Çünkü Kürtler yalnızca siyaset içindeki çatışmalarla ilgilenmediler, kendi sanatçılarını da yetiştirdiler. Birkaç yıl önce Diyarbakır’a gittiğimde arkadaşımın açtığı sinema kulübüne gittim. Orada senarist ve yönetmenler yetiştiriliyordu. Buralardan yetişip filizlendiklerini düşünüyorum. Tek sorun bu eserlerin insanlara çok ulaşmaması. 

Neden ulaşmıyor peki?
İstanbul’da bağımsız film oynatan en fazla 5 tane sinema var ve bu yerler fazla seyirci bulamıyor. Nuri Bilge Ceylan gibi onlarca ödülü olan yönetmenin filmlerinin bile Avrupa’dan daha az izleyici sayısı var belki de. Bir komedi filmi milyonlarca izleyiciye ulaşıyor ama bağımsız filmler insanlarla daha az buluşuyor. Ben TÜRSAV (Türk Sinema Vakfı) başkanlığı yapıyorum ve bu yıl bağımsız filmleri çeşitli kültür merkezleriyle buluşturmayı planlıyorduk ancak salgından dolayı iptal etmek zorunda kaldık. Vakıf olarak ayrıca çalışamayan sinemacıların çocuklarına burs veriyoruz. Hedefimiz bu sayıyı büyütmek.

Sanat dünyası ciddi bir sansür sorunu yaşarken Kürt sanatçılar bunun belki iki katıyla karşı karşıya kalıyor. Sizin de takip edebildiğiniz gibi tiyatro oyunları dahi Kürtçe olduğu için yasaklanıyor. İktidarın artan saldırılarına karşı sanatçılar yeterince dayanışma gösteriyorlar mı sizce? 
Evet, Kürt sanatçılar dillerinden dolayı da ayrı bir baskıya maruz kalıyor. Ki çok ilginç gerçekten, o oyun uzun zamandır oynanan bir oyun. Valinin son anda yasaklaması ve bu yasaklama sonrasında oynanacak diğer yerlerin de aynı yasağı uygulaması anlaşılır değil. Kürtçe oyunlar oynandı ve ben de izledim Diyarbakır’da. Yasağa karşı sanatçılardan yoğun bir tepki geldi. Sosyal medyada ciddi bir yankı buldu. Bir dayanışma ağı var ve iyi ses çıkarıldı diye düşünüyorum.

Toplumun sorunlarına bu kadar ilgili biri olarak oyunculuk dışında senaryo yazmayı veya film yapmayı düşündünüz mü hiç? Senaryo yazsaydınız hangi konuyu işlerdiniz?
Senaryo yazmayı hiçbir zaman düşünmedim. Ki zaten kalemim de yeterli değil buna. Ben sadece oyuncuyum. En iyi yapabildiğim ve sevdiğim şey bu. Yazılan hikayelerin kahramanlarını hayata geçirmeyi seviyorum ve ezber yapabildiğim sürece bunu yapmaya devam edeceğim. 
Senaryo yazmam ama oyuncu olarak bazı romanlardaki karakterleri oynamak isterdim. Gustave Flaubert’in romanı Madame Bovary, Tolstoy’un Anna Karenina’sı ve çok sevdiğim romancı Jane Austen’in bütün kadın karakterleri gibi.

Geçmişte sizin de rol aldığınız ve sansüre rağmen sınıfsal sorunları işleyen “Bir Günün Hikayesi”, “Maden” gibi birçok işçi filmi çekildi. Emekçilerin, işçilerin, sendikaların, siyasi tutsakların sorunlarını ele alan bu tür filmlerle artık çok daha az karşılaşıyoruz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Günümüzün politik filmlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? En son izleyip etkilendiğiniz hangi film oldu mesela?
O dönem o tarz filmler çok yaygındı. Sürecin ihtiyacı o olduğu için çok çekiliyordu. Mesela feminizm rüzgarı estiğinde Atıf Yılmaz gibi yönetmenler kadın sorununa dair filmler çekmeye başladılar. Her dönemde bir rüzgar eser ve ona yönelik eserler çıkar. Belki zamanı geldiğinde tekrar o tür eserler yapılır. Şimdi daha özgün hikayeler yapılıyor. Benim en son izleyip en beğendiğim filmler arasına giren film Emin Alper’in “Kız Kardeşler” filmi oldu. Ona bir işçi filmi diyebiliriz. Çocuk işçilerden bahsediyor film ve çok başarılı. 
Maalesef iyi filmler seyirciye çok ulaşmıyor, bence izleyemeyenler güzel işleri kaçırmış oluyor ama çekilen politik filmler genel anlamda gerçekten başarılı, özgün. 
Şimdi elime geçen yeni bir senaryo var. Filmin neredeyse tamamı ODTÜ’de geçiyor. Akademisyenlerin sorunlarını işliyor ve ben de bir fizik profesörünü oynayacağım. Ancak bu pandemiden dolayı sinema alanında bir durağanlık var. Düşünün, Cannes Film Festivali bile ilk defa dijital gerçekleştirildi. İkinci Dünya Savaşında bile festivaller yapılırken bu salgın engel oldu maalesef. Ancak dizi setleri durmuyor. Ki durmaması da iyidir, çünkü her set neredeyse 100 kişilik ekipten oluşuyor. Çekirdek kadro dışında arka planda çalışan onlarca işçi var. Bir süre setler durmuştu ve o dönem işçilerin gelirleri vakıf üzerinden sağlandı.

Nur Sürer, 2007’de İstanbul’daki 1 Mayıs eylemlerinde gözaltına alınmıştı

‘Güzel Ana, seni klonluyorlar mı?’

Sizi sadece sosyal medyada politik tavrını açıkça ifade eden bir oyuncu olarak değil aynı zamanda sokak protestolarından da tanıyoruz, özellikle de Cumartesi Anneleri eylemlerinden. Onlarla kesintisiz dayanışma içinde oldunuz değil mi?
Cumartesi Anneleri eylemlerine ilk toplanmalar başladığından beri katılıyorum, yani 24 senedir. Bu yıllarda aile çok büyüdü. Kaybettiklerimiz de oldu. En son Zeycan Yedigöl’ü kaybettik. Evlatlarının kemiklerine kavuşamadan vefat ediyorlar, bu çok acı ancak eylemler ısrarla devam ediyor. İlk toplanmalardan sonra birçok insan korkularından sıyrılıp gelmeye başladı. 
Annelerin etkisi çok güçlü. Mesela Cumartesi Annelerinden olan ve 2017’de kaybettiğimiz Güzel Ana vardı, her yere koşturuyordu. Bir gün ona sormuştum, “Seni klonluyorlar mı?” diye. Çünkü bir gün İstanbul’da eylemdeyken ertesi gün onu Ankara’daki bir eylemde görüyorduk. Nasıl yetiştiriyordu şaşıyordum. 

 

Hapishane yollarını ben de gidip geldim

Selahattin Demirtaş’ı en başarılı siyasetçi olarak değerlendiriyorsunuz. Bunu biraz daha açmak gerekirse, siyasi görüşleriniz çerçevesinde Demirtaş’ın sizde nasıl bir etkisi oldu? 
Demirtaş çok iyi bir siyasetçi. Ki içerde yatıyor olması da bundan dolayı zaten. Çok zeki ve insanları nasıl kucaklayacağını biliyor. Onun çıkışı birçok insana iyi gelmişti. Özellikle Türkiyelileşme söylemi insanların çok ilgisini çekti. Bir siyasetçi cezaevinden Cumhurbaşkanlığına aday oluyor ve yüzde 8.5 oranında oy alıyor. Bu, insanların ona verdiği değeri gösteriyor. Türkiye’de seçim öncesi HDP’li olmayıp HDP’nin barajı geçmesi için örgütlü bir şekilde çalışan birçok arkadaşım vardı. HDP’nin mecliste temsil edilmesi gerektiğine inanan büyük taban vardı. Dışarıda olsaydı kim bilir ne kadar oy alacaktı. Korktular ondan belli ki ama ilelebet içeride tutacak halleri yok. Elbet bir gün çıkacak.
Geçenlerde Başak Demirtaş ile hazırlanan kısa belgeseli izlediğimi de belirteyim. Ben de o yolları eşim Sarp Kuray Edirne Hapishanesindeyken 6 ay boyunca gidip geldim. Hatta o dönem Demirtaş da Edirne Hapishanesindeydi. Görmek istedim onu ancak cezaevi müdürü izin vermedi. 12 Eylül sürecinde “Barış Derneği” davasından tutuklu olanları ziyaret ediyorduk. O zamanlar sanatçılara cezaevi görüşleri için izin veriliyordu, bu dönemde hiçbir şeye izin verilmiyor. Özellikle son 2 yıldır cezaevlerinde durum daha da kötü. Bunu bir şekilde görünür hale getirmeye çalışıyoruz. 

 

Giderek boğuluyoruz

Devlet sanatçısı söylemini kabul etmiyorsunuz. Peki sanatçıyı kısaca nasıl tasvir edersiniz?
Devletin sanatçısı olmaz kesinlikle. Sanatçının en büyük mutluluğu özgürlüktür. Özgürlük üzerine kuruludur yaptığımız iş ve üretebilmek için de bu özgürlük çok önemli. Hukukun adından dahi söz edemeyeceğimiz bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlar yazıp çizdiklerinden dolayı tutuklanıyor, hapsediliyor. Böyle bir koşulda devlete bağlı bir sanatçı olabilir mi? Nefes alabilmemizi sağlayan tek şey özgürlüktür. Benim için ekmek ve sudan daha önemli ama maalesef giderek boğuluyoruz.

 

Diziler sabun köpüğü gibi

“Çevremdeki muhalif oyuncuların birçoğu benim gibi doğruyu yapmaya çalışıyor. Genç oyuncular da öyle. Onları gözlemliyorum ve gerçekten beğeniyorum. Yalnızca dizilerde oynayan oyuncular için durum biraz daha farklı. Diziler aslında bir sabun köpüğü gibi. Birkaç ay sürüyor, sonra bitiyor ve unutuluyor. Ki dizilerde izleyicilerin çoğu dizide oynayanların gerçek isimlerini dahi bilmez, karakterin ismiyle tanıyorlar. Ego meselesi, kendini bilen insanın yapacağı şey değil. İşini yapamayanlar kendilerini var etmek için kullanıyorlar konumlarını. Elbette muhalif olmanın riskleri var ancak bu her iş alanında var. Ben şimdiye dek yalnızca bir kez 1 Mayıs eyleminde gözaltına alındım. Polisler beni tanıdıktan sonra komiser birkaç kez yanıma gelip sizi çıkarmak istiyoruz dedi ancak ben herkes çıkmadıkça kabul etmediğimi söyledim.”

 

Kimdir?

Nur Sürer, 21 Haziran 1954’te Bursa’da doğdu. Erden Kıral’ın “Bereketli Topraklar Üzerinde” filmiyle sinemaya adım atan oyuncu, bugüne kadar kırktan fazla filmde ve dizide oynadı. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde iki kez “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü alan Sürer’in ilk uluslararası çalışması ise 1984 yılındaki “Ayna” filmi oldu. Bu filmi 1991 yılında “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar ödülü kazanan “Umuda Yolculuk” (1990), “Dunkle Schatten der Angst / Korkunun Karanlık Gölgeleri” (1993) ve “Yara” izledi.
Sürer’in eşi Sarp Kuray, “16 Haziran Hareketi”nin lideri olduğu iddiasıyla müebbet hapse mahkum edilmişti; Nur Sürer, yıllarca eşinin sesinin kamuoyunca duyulması için çalıştı. Türk Sinema Vakfı (TÜRSAV) başkanlığı da yapan Sürer, Cumartesi Anneleri başta olmak üzere toplumsal muhalefete verdiği destekle de sürekli gündem oldu. 
Oyuncu son olarak çok tartışılan Netflix dizisi “Bir Başkadır”da Feray rolünü üstlenmişti.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.