‘O benim hem sığınağım hem fırtınamdı’
Dosya Haberleri —

Mary Roy ve Arundhati Roy-foto kaynak: onmanorama.com
- Mary Roy’un direnci ve inadı, yeni dünyanın hayatın en ödüllendirici yanı diye sunduğu her şeye karşı canlandırıcı bir panzehirdir.
*Amit Chaudhuri-Çeviri: Yeni Özgür Politika
‘Mother Mary comes to me -Mary Ana bana geliyor’ isimli yeni anı kitabında Booker ödüllü yazar Arundhati Roy, değişken ruhlu annesiyle kurduğu acı-tatlı ilişkiye dönüp bakıyor. Kişisel tarih ile toplumsal bağlamın iç içe geçtiği metin, sevgi ile çatışma arasındaki ince çizgiyi cesurca araştırıyor.
BBC’nin Face to Face programında Allen Ginsberg ile yapılan bir söyleşinin on ikinci dakikasında Jeremy Isaacs, şairin annesi için yazdığı uzun şiir Kaddish’i sorar: “Kaddish’te annen için yas tutuyorsun. Akıl sağlığı yerinde olmayan bir anneyle yaşamanın sende nasıl bir etkisi oldu?” Ginsberg’in hafif bir kahkahayla verdiği yanıt şudur: “Bana tuhaf davranışlara karşı büyük bir… hoşgörü kazandırdı.”
Anı kitabında annesi Mary Roy ile yaşamını anlatan Arundhati Roy, bu saptamaya katılabilir. Belki de bütün anneler çocuklarına bir tür ‘delilik’ hâliyle görünür; buradaki delilik, toplumun ‘normal’ ebeveynlik tasavvuruna sığmayan, sınırsız bir güçtür. Bu deliliğin tezahürleri, sevginin tezahürleri kadar çeşitlidir. Anormal ve baskın olanla koruyucu ve besleyici olan, annelerimizde çoğu kez birbirine dolanır. Roy’un sözleriyle: “O benim hem sığınağım hem fırtınamdı.”
Gizemli ve anlaşılmaz olana sevgiyle bağlanıp ona dayanarak, en tuhaf şeye—hayatın kendisine—‘tahammül etmeyi’, hatta onu kabullenmeyi öğreniriz.
Mary Roy bir tür vizyonerdi; fakat çevresindekileri çileden çıkarır, kendisi de sık sık çileden çıkarılırdı. Kerala’lı bir Hristiyan olarak ailesinden kaçmak için Bengal burjuvazisinden, dostlarının ‘Micky Roy’ dediği bir adamla evlendi; ancak adam alkolik, “hiçbir şey”e dönüşünce onu terk etti. Çocukları Arundhati ve kardeşi Lalith’i alıp Tamil Nadu’da anne tarafından dedesine ait bir kulübeye sığındı. Fakat cemaatlerindeki miras hukukuna dayanan aile kararıyla karşılaştı: Kız çocuklarının babalarının mülkünde hakkı yoktu ve evi derhal terk etmeliydi. Sonunda Kerala’daki Aymanam köyüne geldiler; Küçük Şeylerin Tanrısı romanındaki ‘Ayemenem’ olarak tanınan yer. Önce olağanüstü, eksantrik, kozmopolit ama hayat tarafından yenilgiye uğratılmış akrabalarıyla kaldılar; ardından onlarla da yolları ayrıldı. Mary kendi evini kurdu ve zamanla ülke çapında ün kazanacak bir okul açtı.
Okulu ve mücadele mirası
Mary Roy’nun bitmek bilmeyen mücadele yılları iki önemli miras bıraktı: kurduğu okul ve ailesine karşı açtığı, en sonunda Yüksek Mahkeme’ye kadar giden dava. Bu dava, ayrımcı miras yasasının iptaliyle sonuçlandı. Ancak bu süreçte çocuklarıyla—özellikle kızıyla—neredeyse sürekli bir savaş hâlindeydi. Roy, “annemi anlamaya, olaylara onun gözünden bakmaya; onu inciteni, yaptıklarını yapmaya iteni kavramaya çalışırken bir labirente dönüştüm” diye yazar; “kendi bakış açımdan başka bir yere tutunacak bir nokta bulmayı umarak.”
Düşmanca görünen bir varlığı sevme zorunluluğunu anlamaya dönük bu çaba, Roy’un yazısını dönüştürür. Özellikle ilk bölümlerde düzyazısına benzeri görülmemiş bir serbestlik kazandırır. Siyasi alanda sert bir vicdan muhasebecisi olan yazar, annesini konu edindiğinde bambaşka bir sınavla karşılaşır. Karşıtlıklar arasında akışkan geçişler yapabilen, empatiyi aşan, öngörülemez bir anlatım gücü ortaya çıkar.
“O sevildiğini hatırlıyordu. Neyse ki ben hatırlamıyordum” cümlesindeki paradoksal özgürlük ya da saçlarından çıkarılan bitler için söylediği “Onları öldürmeyi seviyordum” ifadesi, bu gerilimi yansıtır.
Tarihsel kırılma yaşadığımız dünyayı yarattı
1970’lerin sonlarında Roy annesinden uzaklaşarak Delhi’ye gider ve Mimarlık ve Planlama Okulu’na kaydolur. Bu açıdan anı kitabı, deneysel yaşam biçimlerini mümkün kılan bir modernlik anlayışının geri çekilişine de tanıklık eder. Gandhi ve Rabindranath Tagore bu açıklığın simgeleriydi. Mary Roy ve kardeşi George Isaac da kendi savruluşlarıyla bu bağlamda düşünülebilir. Arundhati’nin Delhi’de babasıyla bir otelde yeniden buluşmasını anlatan bölüm ise en dokunaklı sahnelerden biridir: Yüzüstü yatmıştı; dizleri bükülü, ayakları tavana doğru sallanıyordu.
Bu tarihsel kırılma bugün yaşadığımız dünyayı yarattı. Aşırı sağa savrulmadan önce bile, tuhaf bir liberal elit üreten hararetli bir küreselleşme vardı. Bu dönüşümler, Roy’un ulus-devletle cesur yüzleşmelerine—nükleer politikalara yönelik eleştirisine ve Sardar Sarovar Barajı’na karşı çıkışına—yansır. Roy Hindistan’ı derinden sever; ancak bu ulus-devlet Hindistan değildir ve onu sevmez. Bu çatışma, annesiyle ilişkisini andırır ama ondan farklıdır. Küreselleşme, Roy’un bir gecede gelen başarısına da sinmiştir. İlk romanının adeta ortak yazarı olur. Bu başarı, yararlanılan ama anlamıyla da hesaplaşılması gereken bir miras gibidir. Tüm bunların arasında Mary Roy yeniden kızının hayatına girer; ünle gurur duyar, fakat zaman zaman o ünü delip geçen çıkışlar yapar. Özellikle ikinci yarıda, Mary Roy’un direnci ve inadı, yeni dünyanın hayatın en ödüllendirici yanı diye sunduğu her şeye karşı canlandırıcı bir panzehirdir.
Kaynak: www.theguardian.com







