Muhemmed Emîn Pêncewînî, Kürt Halk Önderi Öcalan'ın BM'ye mesajından Türk heyeti ile görüşmesine dair bilinmeyenleri paylaştı.
- 21 Mart Newroz günüydü. BM Genel Sekreteri o günü görüşme için belirlemişti. Ben bunu telefonla Önderliğe söyledim. Önderlik dedi ki: 'Benim adıma de ki biz hareket olarak barışa hazırız. Ama bir şartımız var: TC devletinin resmi olarak Kürt varlığını kabul etmesi gerek.' Gazeteciler demişti ki BM Genel Sekreteri ilk kez bir Kürt heyeti ile görüşecek...
- Bu bilgi tarihidir... Oslo’dan sonra 2013 sürecine ilişkin de birkaç şey söylemek isterim. Erdoğan’ın Mam Celal’e önerisi üzerine Kandil’den sonra Ankara’ya gittim. Orada dört kişiyle görüştüm. Biri Erdoğan’ın yardımcısı olduğunu söyledi. Biri MİT Başkanı Emre Taner, biri Ordu İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin, diğeri de bir kadındı; Afet Güneş’ti...
GÜLCAN DERELİ
Muhemmed Emîn Pêncewînî, son yarım asrı aşan Kürt mücadelesinin pek çok dönüm noktasında yer alıyor. KDP ve YNK saldırılarıyla başlayan savaşın sona ermesinden, Türkiye ile arabuluculuğa kadar çok önemli dönemeçlerde rol aldı. Pêncewînî bütün bu rolleri güvenilir şahsiyeti ile elde etti. Bir Kürt yurtseveri olarak kendisine karşıt grupların bile saygısını kazandı; halkının akil insanlarından biri oldu... Sayın Abdullah Öcalan'la derin bir dostluk kurdu; KDP'den Türkiye'ye PKK ile çatışmalı dönemlerde sorunun çözümü için kritik roller oynadı... Pêncewînî, Süleymaniye'deki ofisinde bizi ağırlarken, ilk kez bazı tarihi bilgileri paylaştı.
Saldırılar nasıl durdu?
Pêncewînî'ye 92 yılında KDP ile PKK arasında başlayan çatışmanın nasıl bittiğini soruyorum: "O dönemde Celal Talabani ile Hafız Esad arasında bazı ilişkiler kurulmuştu. Hafız Esad, Talabani’yi Şam’a çağırmıştı ve savaşın durdurulması gerektiğini söylemişti. Savaşın Türkiye’nin menfaatine olduğunu da eklemişti. Celal Talabani Şam’dan döndü ve Mesut Barzani’nin yanına gitti. Talabani savaşın durdurulmasını talep etmişti ancak Barzani bunu kabul etmedi. Celal Talabani, Barzani’ye şöyle yanıt vermişti: 'Eğer savaşın durdurulmasını kabul etmezsen, mecburen tek taraflı olarak savaşın durdurulmasını ilan edeceğim. 'Ben Newşirvan Mustafa’nın yanına gittim ve savaşın durdurulması için bir şeyler yapılması gerektiğini söyledim. Newşirvan, 'Sen ne yapabilirsin ki?' diye sordu. Ben de Reber Apo ve Xakurkê güçleriyle bağlantıda olduğumu ve onlarla cihaz üzerinden konuşabileceklerini söyledim. Newşirvan da, 'Eğer sen bunu yaparsan, ben de Hewlêr’e gidip Barzani ve Talabani ile görüşürüm ve savaşı durdurmalarını sağlarım. Eğer kabul etmezlerse, gidip PKK’nin cephesinde YNK ve KDP’ye karşı savaşacağımı söylerim' dedi. Sonraki gün Newşirvan’ın yanına gittim. Cihazın içinde, upuzun bir kağıt üzerinde yazılan şifreler vardı. O dönem Önderlik, şöyle söylemişti: 'Madem Newşirvan ve Pêncewînî bu işin içinde yer alıyorlar, o zaman benim onayım var.' Ben de bunları Newşirvan’a söyledim. O da bunları Mesut Barzani ve Celal Talabani’ye aktardı. Talabani, Kosret Resul’a savaşın durdurulması emrini verdi. Mesut Barzani, savaşın en büyük cephesinin YNK’nin sınırında olduğunu biliyordu. O yüzden o da savaşın durduğunu ilan etti."
İttifakı beş kişi imzaladı
Tarihi bilgiler vermeye devam eden Pêncewînî, sözlerini şöyle sürdürüyor: "İttifak şu şekildeydi: Bradost aşiretinin yoğun olarak yaşadığı Sidekan diye bir bölge var. Bradost aşireti Celal Talabani’ye yakınlığıyla biliniyordu ve PKK’ye de karşı değildi. Köyde bir toplantı düzenlendi. Kemal Fuat, YNK Politbüro üyesi ve parlamento başkanı olduğu dönemde YNK adına toplantıya katıldı. Roj Nuri Şahveys, Kürdistan Bölgesi’nin İçişleri Bakanı’ydı. O da toplantıya KDP adına katılmıştı. Osman Öcalan da PKK’nin cephe sorumlusu olarak katıldı. Bir protokol oluşturuldu. 'Savaşın durdurulmasına karar verdik' denildi. Protokole göre PKK’nin Türkiye-Irak sınırındaki varlığına son verilmesi gerekiyordu. Aynı zamanda Türkiye’nin de silahlı güçlerini Başûr ve Irak sınırından çekmesi gerekiyordu. Bir başka başlıkta ise şöyle deniliyordu: PKK artık resmi olarak Başûrê Kurdistan’da siyaset yapabilir. Protokol, Kemal Fuat, Roj Nuri Şahveys, Osman Öcalan ve Muhemmed Emîn Pêncewînî, yani benim tarafımdan imzalandı. Böylece savaş bitti. Şunu eklemem gerek ki Felekeddin Kakeyi, PDK’nin Politbüro üyesi; Newşirvan Mustafa ve Milazım Ömer ise YNK’nin Politbüro üyeleri olarak savaşa karşı çıktılar. O dönemden sonra Önderlikle olan bağım daha çok güçlendi, ruhsal ve fikirsel olarak daha çok bağlandım. Başur’dan biri Önderliğin yanına gitseydi hemen sorardı: 'Niye Pêncewînî gelmemiş?' Ben de hep söylerdim: 'Önderim, ben yolun çoğunluğunu yürüyerek gelirim. Artık yaşlanmışım.' O zamanlar 60 yaşındaydım."
Suikastten kurtuldu
Pêncewînî, bu dönem suikastten kurtulur. Pêncewînî, şöyle anlatıyor: "Bir gün Mihemed Eziz beni çağırdı. Yanına gittiğimde şunu söyledi: 'Kak Pêncewînî, MİT ve Parastin, yani KDP’nin istihbaratı, senin tasfiye emrini vermişler. Bugüne kadar kendini korumayı başarmışsın ama artık Başûrê Kurdistan’dan gitmen gerek.' Arkadaşlar şunları söylediler: 'Artık iki yol var; ya dağa çıkmak ya da Önderliğin yanına gitmek.' Ben de Önderliğin yanına gittim. Şam’daki evinde kalıyorduk. Notta arkadaşlar söylemişti: Ya Avrupa’ya gitmesi gerekiyor ya da dağa çıkıp bizimle kalması gerekiyor. Bu olmazsa KDP onu öldürür. Ben de Avrupa’ya gitmek istediğimi söyledim. Önderlik ‘Orada ne yapabilirsin?' diye sordu. Ben de kültürel çalışmalarda ve aynı zamanda diplomatik ve siyasi işlerde yer alabileceğimi söyledim. Arkadaşlar bana pasaport çıkardılar. Almanya’da Münih’e gittim. Gece saat 12’de Önderlik aradı: 'Pêncewînî, vardın mı? İyi misin?' diye sordu."
Avrupa'da 13 yıl
Yaklaşık 13 yıl Almanya'da kalan Pêncewînî, burada da boş durmaz. Pêncewînî, şöyle anlatıyor: "Orada 'YRWK', yani Yurtsever Kürt Aydınlar Birliği’nin toplantısına katıldım. O zamanlar Önderlik demişti ki, 'Pêncewînî, kültürel, siyasi ve diplomatik çalışmalarını nasıl sürdürmek istiyorsa bana sormadan öyle yapın.' Orada Kürt dili, tarihi ve kültürü ile ilgili bir enstitü kurulmasını önermiştim. Onlar da bunu kabul ettiler. Biz orada yaklaşık 120 kişiydik ve sadece 25 kişinin Kürtçe okuma ve yazması vardı. Ben de orada bulunan arkadaşlara, 'Bir zahmet, Kürtçe okuma ve yazması olanlar bir tarafa gitsin, Türkçe okuyup konuşanlar da diğer tarafta kalsın' dedim. Bonn’da küçük bir büro vardı. Kürtçe bilen arkadaşlarla orada bir toplantı düzenledik. Onlara dedim ki, 'Bakın, Yurtsever Kürt Aydınlar Birliği’nin üyeleri sizlersiniz. Diğer arkadaşlar da iyi insanlardır ancak Kürtçe diline ve kültürüne hakim değiller. Şimdi Bakurê Kurdistan’da benim şair olduğumu biliyorlar ama şiirlerim nelerdir, nasıl yazarım, bunları bilmiyorlar. Biz, yüz yıllardır Başûrê Kürdistan’da Kürt dili, kültürü, tarihi ve edebiyatı üzerinde çalışıyoruz. Bakur’da Kürtçe yasaklandığı için böyle bir şey yok; varsa da Türkçe olarak var."
17 günlük yürüyüş
Pêncewînî, o dönem Avrupa'da ses getiren bir yürüyüşlerini de anlatıyor: "O zaman 'YRWK'nin öncülüğünde Avrupa Parlamentosu’na (AP) yürüyüş düzenlenmesini önermiştim ve Bonn’dan yürüyerek Belçika’ya gittik. Yürüyüşümüz 17 gün sürdü. Her gün 15-20 kilometre yürüyorduk. O zamanlar yeni böbrek ameliyatı olmuştum. İsmet Şerif Wanlı, Abdurrahman Dürre, Mufti Diyarbakır, Feqê Hüseyin ve ben, biraz yaşı olanlar olarak yürüyüşe katılmıştık ve Brüksel’e gittik. Bir akşam Brüksel’e vardığımızda hemen AP binasının önüne gittik. Biz aydınlar olarak 150 kişiydik. Ancak her ülke ya da bölgeden geçerken bir grup yürüyüşümüze katılıp bizimle geliyordu. Brüksel’e gittiğimizde Türk ırkçıları bize saldırdı. Bir-iki kişi de Türkiye Konsolosluğu’nun üyesiydi. Brüksel’in Büyükşehir Belediye Başkanı geldi ve bize özel bir yer hazırladılar. Orada her gece etkinlik vardı. Bazen ben şiir okurdum... Bir gece ansızın Türkler silah ve sopalarla bize saldırdılar. Brüksel’in Belediye Başkanı geldi ve 'Şehrimi viran ettiniz, nedir bu kargaşa?' dedi. O saldırıda iki arkadaşımız yaralandı. Arkadaşlar halka bizi savunmalarını söylediler. Halk geldiğinde Türk-Kürt savaşı başladı. Birkaç arkadaşımız yaralandı. Gece arabayla bizi bir askeri kampına götürdüler. Bize, savaşın daha fazla büyümemesi ve kanın akmaması gerektiğini söylediler. Orada üç gün açlık grevine girdik. İnsan hakları savunucuları, arkadaşlar ve Belçika hükümetinin resmi heyeti yanımıza gelip ne istediğimizi sordular. Avrupa Parlamentosu Başkanı ve Konsey Başkanı ile görüşmek istediğimizi belirttik. Bize kendi aramızdan bir delege seçmemizi istediler. Delegenin üyeleri ben, Hüseyin Kartal, İsmet Şerif ve Başûrlu olan bir arkadaşımızdan oluşuyordu. Belçika’nın İçişleri Bakanı’yla görüştük. Sonra AP Başkanı ve Komisyon Başkanı ile de görüştük. Elimizde broşürler vardı. Gittiğimiz yerlerde bunları dağıtıyorduk. Broşürlerde Kürt meselesi, devrim, barış, PKK’nin devrimi ve neden silahlı mücadele başlattığı gibi başlıklar yer alıyordu. Broşürler Almanca, Fransızca, İngilizce ve Hollandaca olarak hazırlanmıştı. Belçika’nın Parlamento Başkanı, ben ve İsmet Şerif ile görüşmek istedi. Türkiye tarafı sinirlenmiş ve bu olayı protesto etmişti. Türkiye’nin Belçika ile ilişkilerini kesmek istediğini söyledikleri belirtildi. Ama Belçika demokratik bir ülkedir ve isteyen herkes haklarını savunabilir dedi. Bize saygı toplantısı düzenlediler. 15 kişi katıldık, ben ve İsmet Şerif de onlardan biriydik. Parlamento içinde konuşmamıza izin verildi. Ben Kürtçe konuşuyordum, arkadaşlar söylediklerimi İngilizceye çeviriyorlardı."
Belçikalı Bakan’la görüşme
Pêncewînî, şöyle devam ediyor: "Belçika’nın Dışişleri Bakanı, delegeyle görüşmek istediğini belirtti, biz de gittik. Avrupalı ve meşhur bir adamdı. Zaten sonra NATO’nun başkanı olmuştu. Dışişleri Bakanı ile görüştük. İsmet Şerif görüşmede beni Başûrî bir şair olarak tanıttı, kendisini de Rojavalı olarak tanıttı. Dışişleri Bakanı’na Kürtlerin sorununu anlattı. İran’da Humeyni rejimi tarafından katledildiğimizi, TC tarafından dilimizin yasaklandığını söyledi. Irak’ta BAAS rejimi tarafından Kürtlerin Enfal’e ve kimyasal saldırılara maruz bırakıldığından bahsetti. Zaten o dönemde hâlâ Saddam hayattaydı ve Avrupa ülkeleri onun rejimine karşı savaş açmıştı. Irak Kürt’ü olduğum için herkes bana bakıyordu. Hâlâ çok iyi hatırlıyorum. Dışişleri Bakanı’yla görüştüğümüzde, İsmet Şerif delegenin başkanıydı. Ben Dışişleri Bakanı’na şöyle söyledim: 'İsrail mağdur olduğu için siz onlara bir ülke kurdunuz. Sizden isteğim şu ki Avrupa’da Kürtlere destek olun, bir şeyler yapın.' O da, İsmet Şerif’e dedi ki: 'Sen bunun şair olduğunu söylemiştin, bak siyasi çıktı.' Dışişleri Bakanı şöyle devam etti: '50 yıl bu mevzunun üzerinden geçmiş. Geçmişte ahlaki siyaset vardı ama şimdi yok. Her şeyi parayla satın alabilirsin. Ama ben Belçikalı biri olarak kendi sınırımda ve şahsi olarak elimden ne gelirse Kürtlere yardım edebilmek için yaparım.'"
Hikmet Çetin anısı
Pêncewînî, şöyle devam ediyor: "Belçika Dışişleri Bakanı, delegeyle görüşmek istediğini belirtti, biz de gittik. İsmet Şerif görüşmede Dışişleri Bakanı’na Kürtlerin sorununu anlattı. Görüşme esnasında Türkiye Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin aradı. Hikmet Çetin, Belçika Dışişleri Bakanı’na, 'Nasıl teröristlerle görüşürsün?' dedi. Belçika Dışişleri Bakanı, şöyle cevap verdi: 'Bunlardan biri profesördür, -İsmet Şerif profesördü ve hukuk fakültesini bitirmişti-. Diğeri de şairdir ve Iraklıdır. Diğeri de doktordur. -Hasan Kartal dil doktoruydu- Bunlar terörist değiller. Belçika demokratik bir ülkedir.' Dışişleri Bakanı, bana dönüp bunları söyledi: 'Bak, Mr. Pêncewînî, Hikmet Çetin de Kürt, sen de Kürtsün. O size terörist diyor, siz de bana Kürtlerin yanında olmamızı istiyorsunuz."
BM ile görüşme
Pêncewînî, Birleşmiş Milletler ile yaptıkları bir görüşmenin önemine işaret ediyor. Şöyle diyor Pêncewînî: "Arkadaşlara 'Birleşmiş Milletler’e gitmemiz gerek' dedim. O dönem BM Genel Sekreteri Boutros Ghali’ydi. Benim bir arkadaşım Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri olmuştu. Arkadaşımın ismi İsmet Kıtanî’ydi. O da Başûrluydu. Biz de enstitü adına bir mektup gönderdik. Mektubumuz Kürtçeydi."
Öcalan'ın tek şartı
Newroz gününe randevu verildiğini anlatıyor Pêncewînî: "Kıtanî’yi aradım. 'Neredesin?' dedi. 'Berlin’deyim, Kürt Enstitüsü’nün müdürüyüm,' dedim. 'Sizin yanınıza gelip BM Başkanı’yla görüşmek istiyorum' dedim. Biraz durdu, sonra, 'Bir mektup yazın ama siyasi olmasın' demişti. Mektubu gönderdik. BM Başkanı şöyle cevap vermişti: 'Sizin istediğinizi kabul ediyorum. 21 Mart 1995 günü.' 21 Mart Newroz günüydü. Ben bunu telefonla Önderliğe söyledim. Önderlik dedi ki: 'Benim adıma de ki biz hareket olarak barışa hazırız. Ama bir şartımız var: TC devleti resmi olarak Kürt varlığını kabul etmesi gerek.' Önderliğin bu sözlerini İngilizceye çevirdik. Abdullah Öcalan, Kürdistan İşçi Partisi’nin Başkanı adına yazdık. Ben kendi ellerimle mektubu Boutros Ghali’ye verdim. Gittiğimizde arkadaşların Washington sorumlusu vardı orada. Gazetecileri toplamıştı ve demişti ki: 'Kürt tarihinden bu yana ilk kez 'BM Genel Sekreteri bir Kürt heyeti ile görüşecek. İsmet Şerif, Muhemmed Pêncewînî ve Ali Yiğit de heyetin içinde yer alıyorlar.' TC bunu duyunca delirdi. TC’nin bir bakanı bile bizimle görüşmek istemiyordu ve şimdi BM Başkanı bizimle görüşecekti. Bir de gazetede, 'Öcalan’ın mektubunu getirmişler' diye yazmıştı. Saat 10.00’da, 21 Mart 1995’te BM binasına girdik. Gittiğimizde yüzlerce televizyon kanalı ve ajans oradaydı. 'Irak’ın Kürt’ü hangisidir?' diye sordular. O dönem Saddam’ın savaşı hâlâ sürüyordu. Herkes Irak’tan bir haber almak istiyordu.""
Oslo görüşmeleri
Oslo görüşmelerinin bazı ayrıntılarına yer veren Pêncewînî, "Bu bilgi tarihidir" diyerek söze giriyor: "Oslo’dan sonra sona eren 2013 sürecine ilişkin de birkaç şey söylemek isterim. O süreçte Erdoğan’ın Mam Celal’e önerisi üzerine Türkiye’ye gittim. Erdoğan, Mam Celal’den, o dönemde PKK’nin süreci taktik olarak mı ele aldığını yoksa ciddi mi olduğunu anlamak için PKK’yi iyi tanıyan ve ilişkileri iyi olan birinin arabulucu olmasını istemiş. Bunun üzerine Mam Celal benden Kandil’e gitmemi istedi. Bu temelde Kandil’e gidip arkadaşlarla görüştüm. Kandil’den sonra Ankara’ya gittim. Orada dört kişiyle görüştüm. Onlara Irak Başbakanı ile Mam Celal’in bilgisi kapsamında geldiğimi söyledim. Yine onlara kimlerle görüştüğümü bilmek istediğimi belirttim. Kandil’e gittiğimi ve onların rızasıyla geldiğimi söyledim. Görüşmede dört kişi vardı. Biri Erdoğan’ın yardımcısı olduğunu söyledi. Biri MİT Başkanı Emre Taner, biri Ordu İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin, diğeri de bir kadındı; Afet Güneş’ti."
Erdoğan ve Gül'ün kararı!
"Onlara, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana ilk defa bir hükümetin Kürtleri yasal olarak değil ama pratikte kabul ettiğini, bu nedenle Kandil’deki arkadaşların, özellikle Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Sozdar Avesta’nın selamlarını getirdiğimi söyledim. Bundan memnun oldular. Her tarafta kamera vardı. O süreçte çok fazla talepleri yoktu. PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırdığına dair bir açıklama yapmasını istediler. Bu açıklamadan sonra Türkiye sınırlarında bulunan gerillaların sınır dışına çekilmesini ve çekilmenin ardından Türkiye Parlamentosu’nda genel af çıkarılacağını belirttiler. Ancak bu aftan üst düzey yöneticilerden oluşan 50 kişi beş yıl süreyle yararlanamayacaktı. Emre Taner, Sayın Mesut Barzani ile konuştuğunu, bu temelde isterlerse Başûr’da, isterlerse herhangi bir Avrupa ülkesine geçebileceklerini söyledi. Beş yılın gerekçesini de şu şekilde açıkladı: Ordunun güçlü olduğunu ve bu sürece karşı çıktığını, beş yıl içerisinde ordu içinde sürece karşı çıkanları tasfiye edeceklerini ifade etti. Beş yıldan sonra bunların isterlerse HDP içinde siyaset yapabileceklerini, hatta aldıkları sandalye sayısı çerçevesinde hükümette de yer alabileceklerini söyledi. Bunun, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Abdullah Gül’ün kararı olduğunu ifade etti."
Emre Taner ile görüşme
"Onlara, 'Tamam, ama Kandil’dekiler bu kadar uzağa gelmelerine gerek olmadığını, Önder Apo’nun hemen yanı başında olduklarını, neden kendisiyle doğrudan görüşmediklerini' sorduklarını söyledim. Emre Taner bana, ordunun Abdullah Öcalan ile görüşülmesini kabul etmediğini, bunu Murat Karayılan’a söylememi istedi. Hatta Emre Taner, Murat Karayılan’a söylememi, Kandil’e gidip kendisiyle konuşmak istediğini söyledi. Ben de ona, 'Siz devletsiniz. Diyelim ki onlar silahlı mücadeleyi durdurdu, güçlerini sınır dışına çekti. Ya siz gereken yasal düzenlemeleri yapmazsanız?' diye sordum. Emre Taner bunun üzerine, 'Söz veriyorum ki, eğer devlet yapmazsa ben kendim Kandil’e gideceğim' dedi. Ben de ona, 'Yaşamım üzerine söz veriyorum ki ben de sizinle Hewlêr’e, Kerkük’e kadar gelirim' dedim. Bana yine o gün Erdoğan ve MGK’deki üç komutanın görüşmeyi izlediklerini, onların sordukları soruları bana sorduklarını ve buna göre cevap vermem gerektiğini söylediler. Ben de o günkü sorularını Kürt halkının, PKK’nin ve Önder Apo’nun çıkarları temelinde cevaplamaya çalıştım. Bizim görüşmemizden sonra bir heyet Başûr’a geldi. Onlarla birlikte Mam Celal’in yanına gittik. Kandil’e gittik. Daha sonra HDP heyetleri İmralı’ya gidip gelmeye başladı. Süreç, Dolmabahçe Mutabakatı’nın imzalandığı güne kadar ilerledi. Daha sonra süreç bozuldu. Ben görüşmede Kürtçe tercüman istedim. Ancak onlar, 'Yasaktır' deyip kabul etmediler. Arapça tercüman getirdiler. Ben de onlara, 'Sorunu çözmekle görevlendirilen devletin en büyük heyeti Kürtçeyi kabul etmiyor. Bu akılla Kürt sorunu çözülemez' dedim. Bundan çok rahatsız oldular. Emre Taner daha sonra bana söylediğimin çok ağır olduğunu, MİT’in başındaki insan olarak bana hak verdiğini ancak diğerlerinin bunu kabul etmediğini söyledi. Ben de 'Kendileri bilir' dedim. Türk devleti kuruluşundan bu yana Kürtleri inkar etti, yok etmek istedi. Dilini, kültürünü kısacası Kürtlüğe dair her şeyi yasakladı. Yaktı, yıktı, katletti. Bakur Kürtlerini halk olarak yok etmek istedi, yok edemedi. En son şu kanaate vardı ki Kürtleri bu şekilde yok edemez. Emre Taner’in dediği gibi onlar öldürüldükçe çoğalırlar. Sorun ancak diyalogla çözülebilir. Savaşla sorun çözülmez. Bugün Ortadoğu’daki gelişmeler Kürt sorununun çözümünü onlara dayatıyor. "
***
'Önderlikle son bir fotoğraf hayali'
En büyük hayalinin Sayın Öcalan'la son bir kez daha görüşmek olduğunu söyleyen Pêncewînî, hayalini gerçekleştirmek istiyor: Yaşım ilerledi, kalıp kalmayacağım belli değil. Onunla son kez fotoğraf çekmek isterim. O fotoğrafı bunların yanına koyacağım; 40 yıl önce ve bugün. Yaşım 80’nin üzerinde, çok zamanım kalmadı. Bir daha Önderlik ile görüşmek istiyorum."
BİTTİ