- Şehit Sayim Coşkun'u anlatan kardeşi Kadir Coşkun, "Mahallede yaşlısından gencine herkes onu severdi. Cesaretli duruşu ve iyiliğiyle çevresinde iz bırakmıştı. O bizim kahramanımızdı. Bizden çok erken ayrıldı. Ama tüm hayatımızda iz ve etki bıraktı" diyor.
- Kardeşi Aytekin de şöyle diyor: “Partiyi, mücadeleyi Sayim abimden öğrendik. O, köyümüzün ilk katılanıdır. Onun duruşu, köyde büyük bir etki yarattı ve ardından birçok katılım oldu. Biz de abimin yolunda daha bilinçli olduk ve yurtseverleştik.”
- Gorbaçov, Sayim’i anlatırken “En düzgün, en karakterli, en onurlu evlat" diye vurguluyor. Ablası Şadiye de, “Sayim haksızlıklara gelemezdi. Belki onu dağlara çıkaran sebeplerden biri de o gün yaşanan baskı ve adaletsizlik oldu” diye ifade ediyor.
SEVDA CAN
Dep’li Sayim Coşkun Hollanda’da Kürdistan Özgürlük Hareketi’yle tanıştı ve ardından yönünü dağlara verdi. Yaralı olarak yakalanıp şehit edilen Sayim, cesaretli duruşu ve iyiliğiyle çevresinde derin izler bıraktı. Sayim’i ve mücadele hikayesini Almanya’daki kardeşleriyle konuştuk.
Sayim Coşkun (Özkan), 3 kız, 4 erkek kardeşin ortancası olarak, Xarpêt'in Dep ilçesine bağlı (Elazığ-Karakoçan) Zelxider köyünde 18 Eylül 1966 yılında dünyaya gelir. Babasını kaybettiğinde henüz çocuktur. Babasını erken yaşta kaybetmesi, onu yaşıtlarından daha erken büyütür. Büyük abisi ile birlikte köyde çobanlık yaparak, bağ bahçe ile uğraşarak geçinmeye çalışırlar. En büyük kardeşleri, aileye destek olabilmek için İstanbul’a çalışmaya gidince, köy ortamındaki tüm işler küçük yaşına rağmen Sayim’in omuzlarında kalır. Kardeşlerinin hafızasında bu dönem, Sayim’in karakterinin şekillendiği ilk yıllar olarak yer edinir. “Daha çocuktu ama sanki büyümüştü. Her şeyden haberi vardı. Duyarlıydı” diyor kardeşlerinden biri.
Bu erken sorumluluk, onun yalnızca çalışkan bir çocuk olmasını sağlamaz, onu çevresindeki insanların ne yaşadığını fark eden, onların ihtiyaçlarını önemseyen, koruyucu ve duyarlı bir kişiliğe de dönüştürür. Büyük abi Hüseyin, İstanbul’da biraz koşul oluşturunca, ailesini de köyden alıp, İstanbul’a getirir. İstanbul’da da, Sayim’in duruş ve özelliklerinin devam ettiğini anlatıyor kardeşleri: “Pazarda çalıştı, para kazandı, eve katkı sundu. Kardeşlerinin ihtiyaçlarıyla ilgilendi. Sayim, sorumluluğu başkasına bırakmayan biriydi. Ama aynı zamanda hâlâ çocuktu. Ailesinin en ağır yükünü omuzlarında taşıyarak büyüyen, sessiz ama derin bir karakterdi o. Çocukluğundan itibaren uysallığı, kimseyi incitmeyen yapısı ve insanları kırmadan yönlendiren tavrıyla farklı bir yerde dururdu.”
Köyümüzün ilk katılanı
Kardeşleri ile aralarında çok yaş farkı olmasa da onlara abilik yaptığını anlatıyor kardeşleri. En küçük kardeş olan Aytekin, Sayim abisini şöyle anlatıyor: “Aile içinde abisinden çok arkadaştı. Bana bir tek o, hiç tokat atmadı. Çok yaramazdım. Yanlışlarım da oluyordu. Ama o bağırarak, döverek değil, kardeşini koruyarak, küçük uyarılarla yol göstererek, nasihatte bulunur, 'Aytekin, bunu yapma. Aytekin, bu böyle iyi değildir’ der, hatalarımı sabırla düzelttirmeye çalışırdı.”
Sayim’in, sakinliğine, utangaçlığına ve temiz kalpliliğine dikkat çeken Aytekin, kimseyle tartışmayan bir insan olduğunu ekliyor: “Partiyi, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni biz Sayim abimden öğrendik. O, köyümüzün ilk katılanıdır. Ondan sonra onun duruşu, köyde büyük bir etki yarattı. Onun ardından birçok katılım oldu. Herkesin değerleri var. Ama bizim değerlerimiz yoktan var olmadı, onlar bizim gerçekliğimizde vardı. Biz de abimin yolunda daha bilinçli olduk ve yurtseverleştik.”
O bizim kahramanımızdı
Kardeşi Kadir ise Sayim’i şöyle anlatıyor: “Aile içinde en çok küçük kardeşlerine bağlıydı. Bizi okutmak isterdi. Hiç unutmuyorum, her cuma okuldan çıktığımda pazarda onun yanına giderdim. Beni alıp baklavacıya götürürdü. Çocukların eksiklerini tamamlayan, sevindiren bir abiydi. Mahallede yaşlısından gencine herkes onu severdi. Cesaretli duruşu ve iyiliğiyle çevresinde iz bırakmıştı. O bizim kahramanımızdı. Bizden çok erken ayrıldı. Ama tüm hayatımızda en belirgin izi ve etkiyi o bıraktı. Bugün hâlâ onun inandığı yolda yürüyor, sevgisi ile yaşıyorum.”
İki yaş Sayim’den büyük olan Şadiye ise Sayim ile birbirlerine çok yakın olduklarını söylüyor: “Sayim’in aile içindeki sertliği hiçbir zaman sevgisiz bir sertlik değildi. Tam tersine, kardeşlerine olan bağlılığının bir biçimiydi.”
En karakterli, onurlu evlat
Ailenin en büyüğü, Gorbaçov adıyla bilinen Hüseyin Coşkun ise Sayim’in çocukluğunu anlatırken, erken olgunluğuna vurgu yapıyor. Çocukluğundan itibaren hep farklı olduğunu hissettirdiğini söyleyen Gorbaçov, askere gittiğinde, ailenin bütün yükünün Sayim’in omuzlarında kaldığını belirterek şöyle söylüyor: “Buna rağmen bu yük onu ezmedi, aksine karakterini güçlendirdi. Aileyi ayakta tutan en büyük güç oldu.” Gorbaçov’un Sayim’i anlatırken kullandığı kelimeler hep aynı yere çıkıyor: “En düzgün, en karakterli, en onurlu evlat.”
Sıradan olmayacağı belliydi
Gorbaçov’un anlattığı en çarpıcı anılarından biri, pazarda çalışırken polislerin onu götürdüğü gün yaşananlar: “Polis beni götürürken, Sayim o küçücük yaşı ile polislerin arkasından küfür ediyor, beni korumaya çalışıyordu.”
Gorbaçov bu sahneyi anlatırken gülümsüyor ama aynı zamanda şunu ekliyor: “O çocuğun, büyüyünce sıradan biri olmayacağı, o günden belliydi.” Aynı hikayeyi anlatan ablası Şadiye de şöyle devam ediyor: “Sayim haksızlıklara gelemezdi. Belki onu dağlara çıkaran sebeplerden biri de o gün yaşanan baskı ve adaletsizlik oldu.”
Komutanın eline geçen mektup
Onu tanıyanların ortaklaştığı başka bir özelliği ise cesaretiydi. Daha çocuk yaşlarda haksızlık gördüğünde tepki veren, korksa bile geri çekilmeyen bir yanı olduğunu söyleyen çocukluk arkadaşı Niyazi, “Sayim, kafasına taktığı, inandığı bir şeyin peşinden giderdi. Sürekli arayan, sorgulayan ve kolay vazgeçmeyen bir karakterdi. Çocukluğunda da haksızlık gördüğünde isyan eder, yönünü dağlara çevirirdi” diyor. Sayim Avrupa’ya geldiğinde kendisinin de o dönem askere gittiğini söyleyen Niyazi, şöyle devam ediyor: “Ben askerdeyken de ilişkimiz devam etti. Bana mektuplar yolluyordu. Orda yaşadığı bilinçlenme ile beni de sorgulatıyordu. Bir gün bir mektubu, beni çok seven komutanımın eline geçti. Komutan beni çağırdı. ‘Sayim Coşkun’u tanıyor musun?’ diye sordu. Evet dedim. Komutan beni uyardı. ‘Söyle bir daha böyle mektuplar yazmasın, sana. Bak burada seni yaşatmazlar. Bu mektubu geri gönder’ dedi. Mektupta Sayim arkadaş bana, ‘TC’ye askerlik yapma, neden onlara hizmet ediyorsun’ gibi şeyler yazmıştı.”
Hollanda’da hayatı değişti
Sayim’in Avrupa’ya çıkışının başlangıcında doğrudan siyasal bir karar olmadığını aktarıyor kardeşleri. Ablası Şadiye bu süreci şöyle anlatıyor: “Bir kızı seviyordu. Kız da onu seviyordu. Ancak kızın babası, Sayim’in ekonomik durumunu yeterli bulmadığı için kızını ona vermek istemiyordu. Sayim de bunun üzerine Almanya’ya gidip para kazanmayı, daha sonra dönüp sevdiği kızla evlenmeyi kafasına koymuştu, Avrupa’ya gitme kararını böyle aldı.”
Abisinin yardımıyla, Sayim bir arkadaşıyla birlikte Hollanda’ya gider. Orada karşılaştığı hayat, beklediğinden farklı çıkar. Akrabalarının ilgisizliği karşısında zorlanır. Aradan fazla zaman geçmeden Kürtlerin bir araya geldiği dernek çevrelerine gitmeye başlar. Dernekte, kültürel faaliyetlerde yer alır. Partiyle de, folklor ekibinde olduğu süreçte tanışır. Kürt kimliği, tarih, siyaset ve Kürt halkının yaşadığı sorunlar üzerine yapılan tartışmalardan etkilenir. Daha önce yalnızca sezdiği ve sorguladığı meseleler, burada karşısına daha sistemli biçimde çıkmaya başlar. Eğitimlere katılır, okur, araştırır, tartışır. Ve kısa sürede, Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne sempati duymaya, ardından da aktif biçimde içinde yer almaya başlıyor.
Yönünü dağlara verdi
Gorbaçov, “Avrupa’daki bu yalnızlık, Sayim’i kırmadı, keskinleştirdi. Orada tanıdığı mücadele, onun içindeki cesareti bir ideolojiye dönüştürdü” diyerek şöyle devam ediyor: “Bir yıl içinde değişti. Karar verdi ve geri dönmedi.”
Sayim, Avrupa’da 1985’te parti ile tanışır ve burada aktif faaliyetlerde yer alır. Katıldığı bir eylemde deşifre olunca Interpol’ün Kırmızı Bülten ile arananlar listesine girer ve bunun üzerine 1986 yılında ülkeye gitme kararı alır.
Halkının evladı oldu
Sayim’in, siyasal olarak dönüşmesinin en önemli tanıklarından biri annesidir. Kardeşlerinin anlattığına göre Sayim ülkeye gitme kararını ailesine bir telefon görüşmesi ile aktarır. Annesi buna karşı çıkar. “Oğlum, gitme. Ben sensiz ne yaparım?” der.
Sayim’in cevabı ise kardeşlerinin hafızasında bugün bile canlı: “Anne, senin dört oğlun var. Üçü sana yeter. Biri de halkı ve ülkesi uğruna savaşa gitsin. Ben artık yalnız senin oğlun değilim. Benim artık bir sürü annem var.”
Yaralı yakalanıp şehit edildi
Bekaa Kampı’na giden Sayim, burada gördüğü eğitimden sonra, kuzey sahasına geçer. Katılımı, cesaret ve fedakarlığı ile hemen dikkat çeker ve kısa sürede yoldaşlarının sorumluluğunu üstlenerek komutan olur. Gerillada Özkan adını alır. Cesareti, emekçiliği, adaletsizlik ve yanlışlara karşı boyun eğmeyen duruşuyla dikkat çeker, çevresinde büyük saygı ve güven oluşturur. Gittiği bir görev esnasında, Muş’un Hasköy mevkisinde 2 Ekim 1991 tarihinde bir pusuda üç arkadaşı ile şehit düşer. Kardeşlerinin anlattığına göre, arkadaşlarını pusu alanından çıkarırken kendisi yaralı ele geçer ve şehit edilir. Cenazeyi almaya gidenlerin anlattığına göre ise, elleri arkadan bağlıymış.
Onlar da benim çocuklarım
Sayim’in şehit düştüğü haberi geldiğinde annesi güçlü bir duruş sergiler. Bazı ailelerin cenazelerini almaya çekindiği, korku nedeniyle geride durduğu 1990’lar gibi karanlık bir ortamda, o birkaç yakınıyla birlikte Muş’a gider. Oğlunun cenazesini almak için ısrar eder. Ama onun açısından mesele yalnızca kendi oğlunun cenazesini almak değildir. Sayim’le birlikte şehit düşen diğer 3 gencin aileleri cenazelerini almaya gelmediğinden, anne onların da cenazelerini almak ister. Kimsesizler mezarlığına gömülmelerine istemez ve “Onlar da benim çocuklarım” der yetkililere. Ancak yetkililer tüm ısrara rağmen cenazeleri vermez. Ama bu cümle, adeta yıllar önce Sayim arkadaşın telefonda annesine söylediği “Ben artık tek senin oğlun değilim, benim artık bir sürü annem var” sözüne, annesinin verdiği cevap olur. O da artık sadece oğlunun değil birçok gencin annesidir.
Sayim Coşkun’un cenazesi 23 Ekim 1991’de tüm engellemelere rağmen Dep’te büyük bir törenle toprağa verilir.
Herkesin onur borcu
Bugün Sayim’in kardeşleri, onun ardından yalnızca bir hatırayı değil, bir siyasal sorumluluğu da taşıdıklarını söylüyorlar. İçinde bulunulan barış sürecine ve Önderliğe bağlılıklarını açıkça ifade ederken, bu sürece karşı çıkan, onu geriye çevirmek isteyen yaklaşımlara karşı da sessiz kalmayacaklarını vurguluyorlar. Şehitlerin hatırasına sahip çıkmanın, onların uğruna yürüdüğü yolun barışla sonuçlanmasına hizmet eden bu sürece sahip çıkmaktan geçtiğini düşünüyorlar. Onlara göre bu yol, onların kanları ve bedelleri üzerinden açıldı; şimdi bu süreci korumak ve barışın önünü açmak, geride kalanların sorumluluğu ve onur borcudur.
***
Kaniya Kurê beni iyileştirdi
Sayim’i yalnızca siyasal kimliği üzerinden anlatmak da onu eksik bırakır. Kardeşlerinin anlatımında onun çocukluğundan itibaren taşıdığı başka bir özellik daha vardır: Köklerine, geleneklerine ve inancına bağlılığı. Alevi bir ailenin çocuğu olan Sayim’in, bu inanç dünyasıyla bağını, ablası Şadiye şöyle anlatıyor: “Sayim inançlıydı. Daha çocuktu, bir gün çok ağır hastalanmıştı. Sürekli terliyordu. O dönemde hastalığın ne olduğunu anlamadıkları için annemler, onun üşümemesi gerektiğini düşünüp üstünü kat kat örtmüşlerdi. Sonra, beni sıkı sıkı tembihleyerek ona göz kulak olmamı söyleyerek işlerine gittiler. Yanında kaldım. Bir süre sonra Sayim birden üzerindeki örtüleri atarak, yataktan ayağa fırladı. Ben annemlerden korktuğumdan, hastasın kalkma, neden kalkıyorsun diyerek, onu tekrar yatırmaya çalıştım. O ise bana, 'Ben iyileştim' dedi. Nasıl iyileştin, diye sorunca bana şöyle anlattı: 'Rüyamda Kaniya Kurê başucuma geldi. Elime sarı, kırmızı, yeşil bir ip bağladı. ’Sen artık iyileştin’ dedi. Kaniya Kurê beni iyileştirdi' dedi. Ve gerçekten sanki artık hasta değildi. Kalkıp dışarı çıktı.”
Kaniya Kurê, Zelxider köyünün yukarısında bulunan, köy halkının kutsal kabul ettiği bir ziyaret çeşmesidir. Alevi inancında, insanların gidip dilek dilediği, derdini anlattığı, şifa beklediği kutsal bir mekândır. Şadiye bu anıyı anlatırken Sayim’in çocukluğundan beri böyle inançlı ve itikatlı bir tarafı olduğunu söylüyor.