• Kırtasiyeci aklı aşmanın en etkili yolu, katılımcı, şeffaf ve komünal ruhu hayata geçirebildiğimiz bir yönetim tarzıydı. Bürokrasi yerine toplumsallaşma; temsil yerine katılım; kapalı karar mekanizmaları yerine şeffaflık; hesap vermekten kaçınan yönetim yerine hesap verebilirlik.
  • Yapılacak en önemli şey, yerellerde demokratik ilişkileri geliştirecek sosyalist kişiliği kendinde gerçekleştirmek, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü yerel yönetimler modeliyle eşbaşkanlık sistemini toplumsallaştırmaktır. Ve böylece toplumsal barış da demokratik toplumun inşası da gerçek bir imkana dönüşebilir.

NESLİHAN ŞEDAL*

İnsanlık, tarih boyunca yaşadığı yeri yalnızca bir mekân olarak değil, birlikte yaşamın, dayanışmanın ve kolektif yönetim biçiminin yurdu olarak geliştirdi. Yerinden yönetme, yereline dair söz kurma, esasen kendini yönetme ve iradeleşme olgusu, tarihin derinliklerinden bugüne taşınan özgürleşme hafızasının parçası oldu. Yurduna, toprağına, suyuna, doğasına, sokağına, diline, kültürüne, iradesine sahip çıkma ve koruma duygusu da bu hafızanın içerisinde gelişerek yurtseverliğin ilkeleri haline geldi.

Bugün küreselleşen kapitalist sömürü sisteminin hedef aldığı bu yaşam biçimini, bir kurtuluş yolu olarak yeniden hayata geçirmeye çalıştığımız bir süreçteyiz. Yaşamın her alanını merkezileştiren, toplumsal farklılıkları tekleştiren, yerel iradeleri etkisizleştiren ve toplumu tekçi bir yönetim anlayışına tabi kılan bu zihniyete karşı, demokratik yaşamın yeniden inşa edilmesi arayışı içerisindeyiz. Kapitalist modernitenin sacayağı olan ulus devlet aklının alternatifi olarak demokratik ulusu, tekçi, cinsiyetçi yerel yönetim modeline karşı da demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü yerel yönetimler modelini daha güçlü bir yerden örmeye çalıştığımız bir süreci yaşıyoruz.

Demokratik ulus bir toplum içinde yaşayanların rengi, dili, kimliği, inancı ne olursa olsun, tüm farklılıklarıyla herkesin birlikte özgürce yaşayabileceğini savunan bir paradigmadır. Farklılıkları bir tehdit olarak değil, ortak yaşamı zenginleştiren, anlamlandıran ve demokratik toplumun kurucu unsuru olarak görür. Ulus devlet aklının tek millet, kültür, dil ve inanç sistemi ile homojen bir toplum yaratma çabasına karşı, tüm farklılıkların toplumsal değerlerini yaşatmayı esas alır.

Bu toplumsal zeminin örgütlenmesi de elbette yerel demokrasi ile mümkündür. Bir yerelde yaşayan herkesin irade olabilmesi, toplumsal yaşama özgürce katılabilmesi, söz kurabilmesi yerel demokrasinin güçlendirilmesi ile mümkündür. Esas olarak yerel demokrasi, özgürlük ve eşitlik üreten bir mekanizmadır. Tıpkı Roza Luxemburg’un ‘Özgürlük her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür’ ifadesinde dile getirdiği gibi; farklı düşünenin de kendini ait hissettiği bir yaşam alanı, bir yönetim biçimidir. Zira özgürlüğün esas ölçütü salt çoğunluğun kendini özgür hissetmesi değildir. Esasen farklı düşünenin de farklı yaşayanın da farklı inananın da ve farklı kimliğe sahip olanın da kendini bu yaşam biçiminin eşit paydaşı görmesi ve irade olabilmesidir.

Dolayısıyla yerel demokrasi, farklılıkların kendisini ifade edebildiği, söz kurabildiği ve yönetime katılabildiği ortak yaşam alanlarının inşasıdır.

Demokratik Ulus, Demokratik Entegrasyon, Yerel Demokrasi, Demokratik Komünal Yaşam gibi meseleleri tartıştığımız ve toplumsallaştırmak için örgütlendiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin içerisindeyiz. Sürecin baş aktörü Halklar Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Yerel Yönetimler Konferansı’na gönderdiği mesajda yer alan ‘Kürt sorunu yerel yönetim düzeyinde çözüm aşamasına gelmiştir. Sadece Kürt sorunu bağlamında değil, bir bütün olarak Türkiye için mevcut yerel yönetim sorunlarını aşmanın yolu, güçlü yerel demokrasiden geçer’ belirlemesi, yerel demokrasinin, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin ve anayasal düzlemde güvenceye alınmasının ne kadar hayati önem arz ettiğini bir kez daha gösteriyor.

Bizler de bu yazıda, yüz yıldır özgürlük ve eşitlik mücadelesi yürüten Kürdistan halkının yerel demokrasi ve demokratik yerel yönetimler alanında geliştirdiği mücadele deneyimlerini ele almaya çalışacağız. Aynı zamanda ulus devlet aklının, imha, inkar ve asimilasyon politikalarıyla yarattığı özgürlük sorununa karşı, demokratik çözüm için yükseltilen mücadelenin, büyük bir bedel ve emek sonucunda getirdiği tarihsel bir eşiği de ele alacağız.

Düşüncenin yaşamla buluştuğu yer

İnsanın yaşam felsefesi ve siyasal düşüncesi neyse, bunu toplumsallaştırmasının en etkili alanlarından biri yerel yönetimlerdir. Çünkü yerel yönetimler, toplumla doğrudan temasın kurulabildiği, insanların gündelik yaşamına en hızlı biçimde dokunulabildiği ve düşüncenin somut bir biçimde yaşamla buluştuğu alanlardır. Özgür bir toplum tahayyül ediyorsanız, toplumsal özgürlüğü geliştiren bir yerel yönetim modeli kurarsınız. Cinsiyetçi ve tekçi bir zihniyetiniz varsa, yerel yönetimler de zamanla bu zihniyetin toplumsal örgütlenme araçlarına dönüşür.

Son iki yüz yıllık ulus devlet aklının yerel demokrasiyi hedef almasıyla toplumsal sorunları derinleştirdi. Buna karşı ise yeniden kurtuluşun ve tüm toplumsal sorunların çözüm adresinin de yerel demokrasiyi yeniden inşa etmek olduğunu savunan bir mücadele geleneği de gelişti. Kürt özgürlük mücadelesi elbette ulus devlet aklının yüz yıllık imha, inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı mücadele etti; aynı zamanda iradesi yok sayılan bir halkın demokratik siyaset mücadelesi, yerel yönetimler alanında da çetin bir mücadeleyi gerektirdi. Bunu da ulus devlet aklının; tekçi, cinsiyetçi, kadınları-halkları yok sayan, farklılıkları ret eden yerel yönetimler anlayışına karşı; demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü yerel yönetimler anlayışını alternatif bir paradigma olarak toplumsallaştırmanın mücadelesini geliştirdi. Bu uzun soluklu ve çetin geçen mücadele yerel siyasetin sınırlarını aşan, ulusal mücadele ile bütünleştirilmesi gereken bir mücadeleye de dönüşmek zorunda bırakıldı. Çünkü toprağı sömürgeleştirilen, dili, kimliği, kültürü reddedilen, iradesi yok sayılan, üretimden kopartılarak yoksullaştırılan, ezcümle, yönetim ve hukuk dışı bırakılmış bir halkın sömürge hukukuna karşı yürüteceği mücadelede yerel sınırları aşan, demokrasinin hedef alındığı merkezi siyaseti de değiştirecek bir siyaset tarzı, bir tercihin ötesinde, zorunluluktu. Çünkü bu mücadele, tarihsel kodları özgürlükle inşa edilmiş bir toplumsal hakikatin kendini dayatması sonucunda gelişti. Bu mücadele, tarihsel hafızası özgürlük arayışıyla şekillenmiş bir toplumun kendi iradesini yeniden kurma çabasıydı. Örgütlü yurtseverlik duygusu, tarihsel bilinç ve toplumsal hafıza da bu mücadelenin en önemli taşıyıcılarından biri oldu.

Zira Ayşe Gökkan’ın Nusaybin sınırında örülen duvara karşı gerçekleştirdiği ölüm orucunu hangi tarihsel ve siyasal hafızadan bağımsız düşünebiliriz? KCK operasyonlarında tutuklanan belediye başkanlarının ana dilde savunma yapma iradesini hangi özgürlük talebi açıklayabilir? Hilvan’da üç kadınla başlayan kadın özgürlükçü yerel yönetim deneyimini eşit temsiliyete taşıyan ısrarı hangi mücadele hafızası mümkün kılabilirdi? Van, Batman, Amed, Mardin ve Kürdistan’ın birçok kentinde halkın irade gaspına karşı sokakları demokratik mücadele alanlarına dönüştürmesini, hangi toplumsal bilinç açıklayabilir?

Eşbaşkanlık: Toplumsal dönüşümün ve özgürlüğün arayışı

Elbette yerel yönetimler alanında da yürütülen mücadelenin ağır bedelleri oldu; faili meçhul cinayetler, tutuklamalar, işkenceler, görevden almalar ve kayyum atamaları büyük bir saldırı olarak gelişse de bu mücadele giderek büyüyen ve büyük kazanım elde etmiş bir mücadeleye de dönüştü. En büyük kazanımı da yerel yönetimler alanında kadın özgürlükçü sistemi geliştirmeye çalışırken, üç kadınla başlayan serüvenin bugün yüzlerce temsile dönüşmesiydi. Ancak en önemlisi de dünyaya örnek olacak eşbaşkanlık sisteminin geliştirilmesiydi. Ulus devlet yerel yönetim modeline karşı en radikal, demokratik ve özgürlükçü sistem. Kadınların dâhil olmadığı, politika üretemediği, irade olup söz kuramadığı hiçbir sistem demokratik olamaz inancıyla yola çıkıldı. Dolayısıyla eşbaşkanlık sistemi kadınların eşit bir şekilde yönetimsel mekanizmalarda yer alması ve politika üretmesini ifade ediyordu. Ancak bunun da ötesinde özgür eş yaşam paradigmasına dayanan, toplumsal tüm çelişkilerin kadın ve erkek arasında inşa edilmiş ilişki biçimiyle yaratılmış olma gerçekliğinden yola çıkarak tüm bu çelişkileri giderecek, özgür ve eşit yaşamın çizgisini geliştirmekti. Kadını yok sayan, İktidarcı, bürokratik, maddiyatçı ve özgür yaşamın önünde engel olan tüm duygu  düşünce biçimlerinden arınan, sosyalist kişiliği kendinde gerçekleştirmenin modeliydi. İnşa edilmiş kadınlık ve erkelik kodlarından yani erkeğin tüm iktidarcı, kadının da klasik geleneksel yaklaşımlarını aşmayı hedefleyen bir model. Toplumsal yaşamın kadın ve erkek arasında tarihsel olarak kurulmuş eşitsiz ilişkiler üzerinden şekillendiği kabulünden hareketle, bu ilişkileri dönüştürmeyi hedefleyen bir yönetim anlayışı olarak geliştirildi.

Bununla birlikte, salt iki cinse de indirgenmeyecek, tüm mekanizmalarıyla kendi içinde kolektif olmayı gerektiren bir sistemdir eşbaşkanlık sistemi. Hiç bir maddi ilişki biçimine indirgenmeyen, makama ya da yetkiye dayanmayan, her aşaması toplumsallığa dayanan bir sistem olarak tariflendi. Teknik, kaba bir eşitlikten ziyade toplumsal bir yönetim kültürü inşa etmenin sistemi olarak gelişti. Eşit temsiliyetin sağlandığı bir meclis ve toplumun en küçük birimine kadar demokratik katılımı sağlayan, kolektif bir mekanizma olarak geliştirildi.

Eşbaşkanlık sistemini hayata geçirirken elbette yaşadığımız zorluklar ve toplumsallaşmasının önünde engeller maalesef gelişebildi. Örneğin kayyum atamalarına gerekçe yapılması, illegalize edilmesi ve eşbaşkanlık sisteminin hedef alınması meselenin bir boyutuydu. Ancak kadınlara asla geri adım attırmayan, hatta daha fazla mücadeleye gerekçe olan bir boyuttu bu. Kadınların bu denli yerel siyasette yer alıp politika üretmesi, sistemi başlı başına korkutan bir meselesiydi. Çünkü eşbaşkanlık sisteminin toplumda yarattığı değişim ve dönüşüm, elbette ki sistem açısından ürkütücüydü. Tabi işin bu kısmı sistemle olan mücadelemizdi.

Ancak burada kendi pratiğimizle yüzleşmemiz gereken bir alan da ortaya çıkıyordu. Ulus-devlet kendi kurumlarını inşa ederken yalnızca kurumlar yaratmaz; aynı zamanda o kurumlara uygun bir kişilik ve yönetim kültürü de üretir. Dolayısıyla kimi seçilmişlerin de bu zihniyetin etkilerinden bütünüyle bağımsız olduğunu varsayamayız. Tüm bu çelişkilerle ve demokratik ulus kişiliğine karşı gelişen direnç aynı zamanda eşbaşkanlığın toplumsallaşması önündeki anlayış sorunlarıydı da. Kadını ikincil gören, karar süreçlerinde erkek merkezli düşünmeyi doğal kabul eden, bürokratik ilişkilere alışmış, temsil makamını toplumsal sorumluluğun önüne koyan anlayışlar, yerel yönetimler deneyimi içerisinde de maalesef yaşanan pratiklerdi.

Bütün bu zorluklara rağmen eşbaşkanlık sisteminin toplumda yarattığı dönüşüm ise gözle görülebilir bir düzeydeydi. Kadınların siyasal alanda görünür olmasının dahi tartışmalı olduğu bir coğrafyada “kadınlar olmazsa olmazdır” anlayışının gelişmesi, başlı başına muazzam bir toplumsal dönüşümü ifade ediyordu. Amed’de yaşlı bir amcanın erkek eşbaşkana, ‘Peki kadın eşbaşkanımız nerede, neden o da gelmedi?’ diye sorması; Van’da bir annenin iki eşbaşkanın ellerinden tutarak ‘Peki sizin meclis üyeleriniz neden gelmedi?’ diye sorması, aslında sistemin toplumda nasıl karşılık bulduğunu gösteren anlamlı örneklerdir. Eşbaşkanlık sistemine saldırının alenen yapıldığı Batman’da da halkın sahiplenişi anlamlı bir başka örnektir. Bu örnekler esas olarak bir bütünselliği işaret etmekle birlikte, yönetim algısının değiştiği ve yeni paradigmaya dair toplumun beklentisini de gösteriyordu.

Toplumcu belediyeciliğin yansımaları

Öte taraftan da  hayata geçirilmeye çalışılan fikriyat toplum tarafından ciddi bir sahiplenme geliştiriyorken, bir yandan da  yerel yönetimler faaliyetlerinin toplumsallaşması için de önemli örnekler ortaya konuldu. Bu sebeple Kürdistan’da sıradan bir belediyecilik modeli yürütmek yeterli değildi artık. Dolayısıyla yeni bir paradigma hayata geçirilecekse önce yönetimin toplumsallaşması gerekiyordu. Kent planlamasına kadın özgürlükçü bir perspektifin dâhil edilmesi, çocukların ve gençlerin karar süreçlerine katılmasının yollarının bulunması, engellilerin kente erişiminin güvence altına alınması ve farklı toplumsal kesimlerin kendi ihtiyaçlarını ifade edebileceği mekanizmaların kurulması gerekiyordu.

2000’lerin başından itibaren kadın alanında geliştirilen politikalar bunun önemli örneklerini oluşturdu. 2001 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bünyesinde kurulan DİKASUM, kadınların karşı karşıya kaldığı sorunlara yönelik politika geliştirilmesi açısından önemli bir deneyim ortaya koydu. Kadına yönelik şiddetle mücadeleden kadın yoksulluğuna kadar birçok başlık belediyelerin gündemine taşındı.

Bununla birlikte kadın komisyonları, kadın meclisleri, koordinasyonlar ve komünler oluşturularak kadınların yerel yönetimlere katılımını artıracak mekanizmalar geliştirildi. Bu deneyim zaman içerisinde kadın dayanışma merkezlerinden kadın yaşam merkezlerine, kadın akademilerinden kadın eserleri kütüphanelerine ve kadın kooperatiflerine kadar uzanan geniş bir kurumsal yapının ortaya çıkmasına katkı sundu. Kadın özgürlükçü belediyecilik fikrinin daha ileri bir aşaması olarak Amed, Cizre, Nusaybin, Gever ve Edremit gibi kentlerde “kadın kenti” perspektifi üzerinden yeni modeller geliştirme arayışları da ortaya çıktı. Bu çalışmalar, kadın politikalarının belediyenin tali bir faaliyeti değil, yerel yönetim anlayışının kurucu unsurlarından biri haline getirilmesi açısından önem taşıyordu.

Diğer taraftan da paradigmamıza dayanan çok kültürlü ve çok dilli belediyecilik faaliyetleri kapsamında ana dilde hizmet veren kurumların açılmasıydı. Amed’de Zarokistan, Wan’da Perperok ve birçok belediyede açılan kreşler ana dilin yaşatılması ve toplumsallaşması açısından oldukça önemli çalışmalardı. Aynı şekilde Taybet İnan ve Aylan Kurdî kreşleri ana dilde hizmet vermek için açılırken diğer taraftan da birer hafıza merkezi olarak görülecekti.

Yine kültür-sanat alanında da Cegerxwîn Kültür Merkezi, Nuda Kültür Merkezi gibi birçok merkez, Kürdistan’da binlerce kadın, çocuk ve gencin kendi diliyle ve kültürüyle hizmet almasını sağlayacak ve bu kültürü yaşatmanın öncüsü olacaktı.

Kayyum yerel demokrasiye darbe

Tam da toplumcu belediyecilik deneyimlerinin güçlenmeye, halkın yönetime katılım mekanizmalarının gelişmeye ve belediyeler toplumsal sorunlara daha fazla müdahil olmaya başladığı bir dönemde kayyum uygulamaları devreye sokuldu.

Demokrasinin Kılıcı’nı Kürt siyasal hareketinin başından hiç eksik etmeyen sistem, klasik belediyeciliği aşan toplumcu belediyecilik faaliyetlerinin ön plana çıktığı; belediyelerin gündemine toplumsal sorunların çözümünün daha fazla girmeye başladığı ve bunun paralelinde kazanımların giderek arttığını görünce, bu sefer de kayyum sistemini devreye koyarak yerel demokrasinin ilkelerini yok sayacak ve halk iradesini gasp edecekti. Nasıl ki yüz yıl boyunca iradesi yok sayılan ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya bırakılan Kürdistan halkına karşı asimilasyon politikalarının bu sefer de kurumsal ayağı kayyumlar olacaktı. Başta kadın kurumları kapatılarak, kadın kırım politikaları ve kadın yoksulluğu derinleşecekti. Ana dilde hizmet veren kurumlar kapatılacak, Kürdistan kültürünü yansıtmayan kodlar dayatılacak ve sokaklarda Mehter marşları kayyumlar eliyle çalınarak kültürel asimilasyon derinleştirilecekti.

Diğer taraftan da halkın yönetime dâhil olduğu tüm mekanizmalar hedef alınarak katılımcı, demokratik, şeffaf ve hesap verebilir belediyecilik anlayışı ortadan kaldırılacaktı. Halkın seçtikleri görevden alındıktan sonra meclis feshedilecek, kentin tüm kaderi tek kişinin kararlarına bağlı kalacak, kamu kaynakları hizmet için değil, talan etmek ve yağma mantığıyla kullanılacaktı. Belediyelerin halka hizmet etmemesi ve seçilen yönetimin halkla karşı karşıya gelmesi için belediyeler çok büyük borç altında bırakılacaktı. Neredeyse Kürdistan’da kayyum gaspı altında olan tüm belediyelerde, aynı uygulama söz konusuydu. Örneğin, 2024 seçimlerinden sonra karşılaşılan tabloda çok bilinçli bir politikayla Wan Büyükşehir Belediyesi büyük bir borçla ilk sırada yerini almıştı. Halkın ihtiyaçları gözetilmemiş, sorunları giderilmemiş, belediyenin asli işleri yerine getirilmemiş ancak 9 milyar TL borç bırakılmıştı. Günün sonunda hizmet üretilmemesi için düzenlenen bu planların sancılarını yaşayan kimi yereller olsa da toplumcu belediyecilik uygulamaları ile bu planların boşa çıkarıldığı örnekler de oldu. Ancak kayyum zihniyetinin tahribatlarını giderecek ve bu sistemi boşa çıkaracak temel yöntem, belediye binalarındaki bürokratik işleyişi aşan, toplumsal belediyecilik modelini hayata geçirmek olacaktı.

Kırtasiyeci aklı aşmak

Yerel demokrasiyi geliştirme konusunda iddiamız büyük. Yalnızca kendi coğrafyamız için değil, dünyadaki yerel yönetim tartışmaları bakımından da örnek oluşturabilecek bir paradigma geliştirme iddiasındayız. Yerel demokrasiyi geliştirme konusunda iddiası büyük ve dünyaya örnek teşkil edecek bir paradigma hayata geçirmenin önemli adımları da oldu, iddiamıza denk düşmeyecek pratiklerimiz de. Önderlik halktan kopuk tarzımızı ‘Kırtasiyeci Akıl’ olarak tarifledi ve bu paradigmanın belediyenin dört duvarı arasında değil halkla birlikte, bürokrasiyle değil toplumsallaşmayla gerçekleşeceğine işaret etmişti. Bu sebeple kırtasiyeci aklı aşmanın en etkili yolu, katılımcı, şeffaf ve komünal ruhu hayata geçirebildiğimiz bir yönetim tarzıydı.

Bürokrasi yerine toplumsallaşma; temsil yerine katılım; kapalı karar mekanizmaları yerine şeffaflık; hesap vermekten kaçınan yönetim yerine hesap verebilirlik.

Varto: Katılımcı bütçe modeli

Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri olarak Varto Belediyesi’nin katılımcı bütçe deneyimi üzerinde özellikle durmak gerekir. Belediye devralındığında ağır bir borç yüküyle karşı karşıya olunmasına rağmen, bu durum halkın karar süreçlerinden uzaklaştırılması için gerekçe yapılmadı. Tam tersine bütçenin nasıl kullanılacağına ilişkin kararların halkla birlikte oluşturulması hedeflendi. Mahallelerde toplantılar yapıldı. Halkın yaşadığı alanların temel sorunlarını ve öncelikli ihtiyaçlarını ortaya koymaları istendi. Hangi hizmetlerin öncelikli olduğu, belediyenin sınırlı kaynaklarının hangi alanlara yönlendirilmesi gerektiği halkla birlikte tartışıldı. Özellikle sivil toplumun sürece katılımı sağlandı.

Böylece bütçe, belediye içerisinde hazırlanıp halka açıklanan teknik bir mali belge olmaktan çıkarılmaya, hazırlanma aşamasından itibaren halkın söz ve katkısına açık bir demokratik karar mekanizmasına dönüştürülmeye çalışıldı.

Burada asıl mesele yalnızca halka ‘hangi hizmeti istiyorsunuz?’ diye sormak değildi. Mesele, kaynakların sınırlı olduğu koşullarda önceliklerin kim tarafından belirleneceğiydi. ‘Kentin hangi sorunu önce çözülmeli?’, ‘hangi mahalle hangi hizmete daha fazla ihtiyaç duyuyor?’, ‘belediyenin sınırlı kaynakları nasıl adil biçimde dağıtılmalı?’ gibi soruların yanıtını yalnızca belediye yönetiminin vermesi yerine halkın da bu tartışmanın öznesi olması, bütçeyi demokratik bir araca dönüştürmesidir. Katılımcı bütçenin asıl anlamı da burada ortaya çıkıyor.

Ve içinden geçtiğimiz şu günlerde Varto Belediyesi’nin Katılımcı Bütçe Çalışması, dünya genelinde yerel yönetimlerin katılımcı demokrasi alanındaki uygulamalarının değerlendirildiği OIDP (Katılımcı Demokrasi Uluslararası Gözlemevi) 25. Yıl Ödülü sürecinde 188 belediye içerisinde ikinci olmayı başardı. Varto’nun uluslararası ölçekte bu deneyimi görünür kılması oldukça anlamlıdır. Buradaki esas mesele bir sıralama elde etmekten ziyade, belediyenin kaynaklarının halk adına değil, halkla birlikte planlanabileceğini göstermektir. Benzer katılımcı bütçe deneyimlerinin Bağlar, Ağrı, Bazid, Digor ve Iğdır gibi belediyelerde de geliştirilmiş olması, bu yaklaşımın tekil bir örnek olmaktan çıkarılarak daha geniş bir yerel demokrasi pratiğine dönüştürülebileceğini göstermektedir.

Belediyeyi komünal yaşamın alanına dönüştürmek

Belediyeleri demokratik komünal yaşamın alanlarına dönüştürmek, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin temel sorumluluklarından biridir. Özellikle kente dair aidiyet ve dayanışma duygusunun bu denli hedef alındığı bir dönmede belediyeleri komün zihniyeti ile yönetebilmek demokratik toplumun inşa edilmesinde bir zorunluluktur da esasen. Eğitimden sağlığa, ekonomiden kültüre, ekolojiden temizliğe kadar yaşamın her alanında komünler inşa edilerek halkın tüm toplumsal sorunların çözüm gücü de olabileceği mekanizmalar geliştirilmelidir.

Kirlenmiş bir sokağı birinin gelip temizlemesini beklemeden, yoksulluğun komşumuzun kapısına dayanmasına, bir kadının şiddete maruz kalmasına fırsat vermeden, bir çocuğun sokağında güvenle oynamasını sağlayacak, dayanışma ve birlikte yaşama duygusunu geliştirecek bir örgütleme zemini oluşturmak gerekir. Kadın komünleri, çocuk ve gençlik komünleri, engelli komünleri oluşturularak herkesin irade olabileceği zeminleri örgütleyecek bir alana dönüşmeli belediyeler. Kayapınar ve Çatak belediyelerinde kadınların kendi mekânlarını kolektif biçimde oluşturarak üretim, dayanışma ve örgütlenme alanlarına dönüştürmesi bu açıdan anlamlı deneyimlerdir.

Saray Belediyesi’nde köy komün alanlarının oluşturulması da benzer bir perspektif taşımaktadır. Köylülerin kendi ihtiyaçlarını belirlediği, alanı birlikte seçtiği ve belediyenin teknik desteğiyle yapım sürecine doğrudan katıldığı bu tür çalışmalar, belediyenin ‘hizmet götüren’, halkın ise ‘hizmet alan’ konumlarından çıkıp birlikte üreten bir ilişkiye geçebilmesinin somut örneklerini oluşturabilir.

Bir mahalle kendi parkının nasıl düzenleneceğine karar verebiliyorsa, bir köy kendi ortak yaşam alanını birlikte inşa edebiliyorsa, kadınlar kendi yaşam alanlarını kendileri örgütleyebiliyorsa, gençler kentin kültür politikalarının oluşumuna katılabiliyorsa, çocukların ihtiyaçları kent planlamasının konusu olabiliyorsa, engelliler toplumsal yaşam alanlarına özgürce erişebiliyorsa  orada aidiyet duygusu da güçlenir. Çünkü insan, yalnızca kendisine hizmet sunulan yere değil, kendisinin de emek verdiği, irade olup söz kurabildiği ve kararına katıldığı yere sahip çıkar.

Demokratik toplumu inşa etmeye ve toplumsal barışı sağlamaya çalıştığımız bu tarihi süreç her birimizin omuzlarına farklı farklı sorumluluklar da yüklüyor. Yerel yönetimlere düşen sorumluluk da salt teknik bir hizmet üretmek değil; asıl hizmet, barış ve özgürlüğü tesis etmek için çabalamaktır. Zira barışın gerçek zemini de yerellerdir. Yerellerde yaşayan halkların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olması oranında, bu zeminlerde barış mümkün olabilir, toplum demokratikleşebilir. Yapılacak en önemli şey, yerellerde demokratik ilişkileri geliştirecek sosyalist kişiliği kendinde gerçekleştirmek, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü yerel yönetimler modeliyle eşbaşkanlık sistemini toplumsallaştırmaktır. Ve böylece toplumsal barış da demokratik toplumun inşası da gerçek bir imkâna dönüşebilir.

*Yerine kayyum atanan Wan Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı