• Toplumsal yararı inşa etmedeki başarısızlığımız ile istibdat ve kaosun çarkları arasında ebediyen sıkışıp kalışımız, yol üstünde başımıza gelivermiş kazalar değildir. Kökleşmiş yapıyı görebilmek için uzak tarihin derinliklerini eşelememize gerek yok; Ceuta ve Melilla sınırlarına akın eden binlerce genç göçmenin yarattığı manzaralara bakmak kâfidir.
  • O anlık fotoğraf, geçici bir sınır krizinden ibaret değildir; 'vatandaşlık' ve 'kamusal yarar' kavramlarının tamamen yok oluşunun somut, gerçek dünyadaki bir tezahürüdür. Burası, modern 'ulusal devlet' mitinin yerle bir olduğu; tahakküm ve hamiyet kayırmacılığıyla yönetilen toplumların tüm çıplaklığıyla açığa çıktığı noktadır.
  • Batı’ya yönelen bu kitlesel göç, meseleyi sadece oryantalizme ve sömürgeciliğe fatura etmekle yetinenlere verilmiş en veciz cevaptır. İnsanlar, zulümden ve yapısal felçten kaçıyor.

AKIL SAID MAHFOUD*

Kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla birlikte binlerce gencin, kendi gerçekliklerinden çaresizce kaçmak için bedenlerini denize atarak Ceuta ve Melilla sınırlarına akın ettiği o dramatik sahneler, yalnızca geçici bir göç krizinden ibaret değildi. Aksine bu sahneler, sömürgecilik ve Batı eleştirisi içeren sloganlarla ısrarla üzerini örtmeye çalıştığımız o 'siyasi cesedin' sahadaki en yalın, en somut tecellisiydi. Yurttaşların “bizzat Batı’ya” doğru akını, her türlü entelektüel süslemenin ötesinde inkâr edilemez bir gerçekle yüzleştiriyor bizi: “Toplum” ve “devlet”in en temel unsurlarını bile üretemeyen, insan onurunu koruyan bir toplumsal sözleşme kuramayan bir siyasi ve toplumsal yapıyla karşı karşıyayız.

Bu tekrarlayan çöküşler ortasında, sivil kaos ile otoriter rejimler sürekli yer değiştirirken, oryantalizm karşıtı söylem, çürüyen bir siyasi bedenin üzerine atılmış siyah bir kefene dönüştü; kokuşmuşluğu gizleme çabasıyla. Kriz derinleştikçe ve elitlerin uygulanabilir bir idari ya da kalkınma modeli sunmaktaki başarısızlığı ortaya çıktıkça, “oryantalizm” ve “Batı komplosu” kartı, sarsak ceplerden çıkarılıyor. Sanki sorunumuz, kendi başarısız gerçekliğimizde değil de bize bakan Batı’nın gözlerindeymiş gibi savruluyor. Bu mekanizma, vasat bir entelektüel endüstriye dönüştü. Edward Said’in özgün akademik bağlamında epistemolojik bir kurtuluş aracı olan, ancak hiçbir şekilde eleştiriden muaf olmayan tezlerinin yanlış kullanımı ve uygulanması silahlaştırılarak, hem tiranlığı hem de kaosu koruyan bir savunma kalkanına çevrildi. Yüzümüzü yansıttığı için şikâyet ettiğimiz bir ayna gibi işliyor; oysa lekelenmiş yüzü temizleme cesaretinden yoksunuz.

Burada açık sözlü, belki de kışkırtıcı olacağım: Ernest Renan, İbn Haldun, Gazi el-Kusaybî ve daha birçokları, kök nedenlere dair açıklamaları ne kadar farklı olursa olsun semptomları teşhis etmekte haklıydı. Daha da ileri gideceğim: Bu olguları yalnızca “tesadüfi” ya da “sömürgeciliğin sonucu” olarak nitelemekte ısrar etmek, entelektüel bir naiflik ve yüzyıllardır süregelen kronik bir gerçeklikle yüzleşmekten korkakça kaçıştır. Bir semptom, bu kadar uzun süre devam ederse 'rastlantısal' mı yoksa 'özsel' mi olduğunu tartışmak, beyhude bir uğraş haline gelir. Kronik bir semptom, zamanla katılaşarak bir yapıya dönüşür ve tedavisi olmayan bir hastalık yeni öz haline gelir.

Oryantalistliğinden önce hekim Renan

Renan, 1862'deki meşhur konferansında metodolojik açıdan affedilemez, ancak durum tespiti açısından son derece isabetli olan şu cümleyi kurmuştu: Doğu, özellikle de Sami dünyası, tam bir kaos ile kanlı bir istibdat arasında asla orta yolu bulamamıştır. Kamusal yarar ve ortak çıkar kavramları, bu halkların zihninde tamamen yabancıdır.

Evet, Renan bunu “eksik Sami ırkı”na bağladığında ırkçıydı ve temel hatası da burada yatıyordu. Peki siyasi sahnenin betimlenmesinde yanılmış mıydı? Tarihi nesnel olarak gözden geçirelim: Bir ya da iki binyıldan fazla süredir Levant ve daha geniş Yakın Doğu, iktidar devrinde suikastın istisna değil, standart bir mekanizma olduğu en karanlık despotizm biçimlerini üretti; modern devletin doğuşuna ve bugüne kadar. Bütün bu çağlar boyunca hükümdar, iktidarı özel mülkiyetmiş gibi, toplumsal sözleşmeyle desteklenmeyen ve kamu yararını koruyan birleştirici kurumlara bağlı olmayan bir biçimde yönetti. Devlet her zaman toplum adına yönetilen bir “emanet” değil, bir bireyin ve akrabalarının ele geçirdiği bir “ganimet”ti.

Renan’ın kaos ile tiranlık arasındaki bu korkunç salınımı betimlemesi, oryantalist bir sanrı değildi; sanki bir “doğa yasası” ya da “tarih yasası”yla yönetiliyormuş gibi tekrarlanan tarihsel kaydın gerçekçi bir okumasıydı; kuralı kanıtlayan nadir dönüm noktalarıyla kesintiye uğrayan. Keşke Renan’a lanet okumak yerine ona “Hastalığı teşhis etmeyi başardın ama nedenini açıklamayı beceremedin” diyebilseydik. Bunun yerine yüzümüzü değiştirmektense aynayı taşlayıp kırmayı tercih ettik.

Bir gözlemci olarak İbn Haldun

Renan’dan 500 yıl önce, İslam Doğusu’nun bağrından çıkmış bir isim olan İbn Haldun, Mukaddime’sinin 26. Bölümü’nde adli tıp uzmanı soğukkanlılığıyla "Araplar bir ülkeyi fethettiklerinde, oraya yıkımın gelmesi gecikmez… Çünkü onlar, barbarlık alışkanlıklarıyla yoğrulmuş vahşi bir topluluktur; bu fıtrat ise medeniyete tamamen zıt ve aykırıdır" şeklinde yazmıştı.

İbn Haldun, oryantalist değildi; insan medeniyeti ilmini (‘İlmü’l-Umran) uygulayan bir fakih ve tarihçiydi. İbn Haldun, bir medeniyet inşa etmenin istikrar, kurumlar ve kurumsallaşmış bir yönetim gerektirdiğini; buna karşın kabile asabiyeti modelinin, yönetimi her ele geçirdiğinde her şeyi yerle bir ettiğini ortaya koydu. Bugün bölgedeki pek çok şehre bakın: Hepsi tam da bu Haldunvari denklemin içine hapsolmuş değil mi? Buralarda kurumlar cam kadar kırılgan, kanunlar tozlu raflarda unutulmuş durumda ve iktidar mücadelesi hâlâ kabilevi, mezhepsel, şahsi ve hamiyet kayırmacılığına dayalı sadakatler etrafında dönüp duruyor. Modernlik, İbn Haldun zamanından ve ondan yüzyıllar öncesinden beri değişmeden kalan kabilevi ya da hizipçi bir yapının üzerine örtülmüş bir beton cepheden ibaret görünüyor. Okuması isabetli ve sertti ama sertliği, yalnızca gerçekliğin yansımasıydı.

foto:AFP

Gazi el-Kusaybî ve 'ses fenomeni'nin vahameti

Gazi el-Kusaybî, Arapları o meşhur ifadesiyle 'vezinsiz ve kafiyesiz bir ses fenomeni' olarak tanımladığında aslında hiciv yapıyordu. Ne var ki bizim edebiyatımızda hiciv, ekseriyetle tantanalı övgülerden çok daha gerçektir. Bölgesel çatışmalara, meydanları ve medya ekranlarını tıka basa dolduran siyasi söylemlere bir bakın: Her şey görkemli sloganların, süslü metaforların ve büyülü vaatlerin içinde boğuluyor. Gelgelelim, bu dil tufanından ne bir kalkınma projesi ne bir ekonomik plan ne de rasyonel bir idari sistem doğuyor. Söylem coşkuyla çağlıyor fakat ortaya koyduğu somut icraat bir çuval pirinci bile doldurmaya yetmiyor. Gazi el-Kusaybî, tıpkı Renan ve İbn Haldun gibi, o olağanüstü paradoksu yakalamıştı: Kelimelerin azameti karşısında eylemin sefaleti. Elbette tamamen haklıydı.

Hiçbir semptom, 14 asır süremez

Sorunumuzun 'sömürgecilik' olduğu ve yaşadığımız her şeyin er geç kaybolup gidecek bir 'kalıntıdan' ibaret sayıldığı o bitmek bilmeyen nakarattan artık bitap düştük. Doğrudan sömürgecilik dönemi, bölgenin büyük kısmında 60 yılı aşkın bir süre önce sona erdi. Peki kaos ortadan kalktı mı? Hukukun üstünlüğüne dayalı devletler ve toplumsal yararı gözeten toplumlar ortaya çıkabildi mi? Tam tersine; sömürgecilik öncesinde tecrübe edilen her şeyden çok daha acı verici bir iç kaosun eşliğinde, istibdat bu kez modern ve postmodern biçimleriyle geri döndü.

Bu olgunun 'rastlantısal' olduğunu iddia etmek, onun geçici ve muvakkat bir durum olduğunu öne sürmektir. Oysa bu tablo; krallıklar, emirlikler ve cumhuriyetler gibi her siyasi kisve altında, tarihin her döneminde tekerrür etmiştir. Dış ambalaj değişse de siyasi öz hep aynı kalmaktadır: Mutlakiyetçi bir iktidar, kurumların yokluğu, şahsi menfaatlerin öncelenmesi ve kırılgan bir vatandaşlık bilinci... Özü inkâr etmek gerçekliği değiştirmez; yalnızca onunla yüzleşmekten kaçınmaktır. Renan’ın ırki ön kabullerini tartışabiliriz fakat kabul etmeliyiz ki bugün geri dönecek olsaydı, tamamen aynı manzaraya, belki de daha da kötüsüne şahit olacak ve kelimesi kelimesine aynı sözleri tekrarlayacaktı. Bu durum, içinde bulunduğumuz halin geçici bir rastlantı değil, zamanla dövülerek şekillenmiş 'tekerrür eden bir siyasi yapı' ve 'kronikleşmiş bir fıtrat' olduğunun kanıtı değil midir?

Gelin, 'özcülük' ve 'arizilik' gibi akademik terimleri bir kenara bırakalım; bunlar marjdaki beyhude oyunlardan ibarettir. Yegâne hakem, gerçekliğin kendisidir ve buradaki hüküm gayet açıktır: toplumsal yararı inşa etmedeki başarısızlığımız ile istibdat ve kaosun çarkları arasında ebediyen sıkışıp kalışımız, yol üstünde başımıza gelivermiş kazalar değildir. Bilakis onlar, bizzat seçtiğimiz, kendi benlik bilincimize ve iktidarla kurduğumuz ilişkiye harç ederek sabitlediğimiz yolun ta kendisidir.

Bu kökleşmiş yapıyı görebilmek için uzak tarihin derinliklerini eşelememize gerek yok; Ceuta ve Melilla sınırlarına akın eden binlerce genç göçmenin yarattığı manzaralara bakmak kâfidir. O anlık fotoğraf, geçici bir sınır krizinden ibaret değildir; 'vatandaşlık' ve 'kamusal yarar' kavramlarının tamamen yok oluşunun somut, gerçek dünyadaki bir tezahürüdür. Burası, modern 'ulusal devlet' mitinin yerle bir olduğu; tahakküm ve hamiyet kayırmacılığıyla yönetilen toplumların tüm çıplaklığıyla açığa çıktığı noktadır. Öyle bir nokta ki orada vatandaş, ya çıkmaz sokak halini almış bir gerçeklikten kaçmaya ya da sınır politikalarında bir pazarlık kozu olarak hizmet etmeye indirgenmiştir. Bölgeden Batı’ya yönelen bu kitlesel hicret, meseleyi sadece oryantalizme ve sömürgeciliğe fatura etmekle yetinenlere verilmiş en veciz pratik cevaptır. Zira insanlar, 'Batı’nın bakışından' kaçmıyor; kendi yurtlarındaki zulümden ve yapısal felçten kaçıyor.

foto:AFP

Statükoya zırh olarak oryantalizm eleştirisi

Arap entelektüelleri ve siyasetçileri, gerçekten oryantalizmi eleştirmek değil, istismar etmek istiyorlar. Edward Said’in çalışmalarının ve kültür eleştirilerinin çarpıtılması ve istismar edilmesi yoluyla üretilen o 'Batılılaşmayla mücadele' ve 'epistemik sömürgecilik' söylemi, hem Arap hem de Batı üniversitelerinde, kültür platformlarında ve medya organlarında hâlâ oldukça kazançlı bir sektör olmayı sürdürüyor. Sırf Renan’ı çürütmek adına kaç tane yüksek lisans ve doktora tezi yazıldı? 'Arap zihninin bağımlılığı' üzerine kaç sempozyum düzenlendi? Gelgelelim, bu devasa eleştiri külliyatı; temiz su arayan yoksul bir vatandaşın veya nitelikli eğitim peşinde koşan bir öğrencinin hayatındaki tek bir gerçeği bile değiştirmeye yetmedi.

Daha da acı verici olanı, otoriter rejimlerin bizzat kendilerinin de (özünde Batı hegemonyasına karşı bir direniş seferberliği barındıran) bu savunmacı söylemi benimseyerek özgürlükleri bastırmanın bir kılıfı haline getirmiş olmalarıdır. Sanki demokrasi talep eden herkes, bir Batı ajanı; yolsuzluğu eleştiren herkes ise 'sömürgeci bir zihniyet' tarafından zehirlenmiş gibidir. İşte tarihin en büyük ironisi buradadır: Bir entelektüel özgürleşme aracının (Batı-merkezcilik eleştirisinin ve kültürel eleştirinin), bizzat baskının ve içeriden gelecek her türlü eleştiriyi susturmanın bir enstrümanına dönüştürülmesi...

Oryantalizm istibdadı yaratmamıştır; bilakis istibdat, oryantalizme zemin hazırlayan bahaneleri üretmiştir. Başarılı bir yönetim modeli sunmaktan aciz olan bölge rejimleri, Renan’ın iddialarını haklı çıkaran taraf olmuştur; tersi değil. Bugün Renan ve Edward Said tarihten tamamen silinseydi ve Batı’nın Doğu’ya dair yazdığı tüm metinler bir gecede yok olsaydı bile, istibdat ve kaos oldukları yerde kalırdı. Bunlar, 'Ötekinin bize nasıl baktığının' bir ürünü değildir; bilakis bizzat bizim iktidara bir savaş ganimeti, topluma tebaa, kamusal yarara ise resmi ve gayriresmi nutuklardaki içi boş bir slogandan ibaretmiş gibi bakışımızın bir ürünüdür.

Cesur ve tavizsiz yüzleşme

Levant'ın trajedisi, Renan’ın bu coğrafyanın halklarını kamusal yarar kavramından yoksun olarak tanımlamış olması değildir; asıl trajedi, bu tanımın üzerinden 150 yılı aşkın bir süre geçmişken, yaşanan her yeni günün onu haklı çıkarıyor olmasıdır. Oryantalizm eleştirisine körü körüne tutunmak, kendi aksini görmekten yorulduğu için aynadan şikayetçi olmaya benzer. Çözüm ne aynayı parçalamak ne de Renan ve İbn Haldun’un kitaplarını yakmaktır; çözüm, bizzat o yüzün kendisini değiştirmek için cesur ve tavizsiz bir yüzleşmeye girişmektir.

Gelin, İbn Haldun, Renan, El-Kusaybî ve diğerlerinin teşhis ettiği semptomların gerçek ve isabetli olduğunu kabul edelim. Bunların bir 'öz' mü yoksa bir 'semptom' mu olduğuna dair o beyhude tartışmayı artık bir kenara bırakalım. Bir milletle birlikte bin yılı aşkın bir süre yaşayan kronik bir hastalık, onun yeni özü haline gelir. Bu hastalığın tedavisi; ötekinin bizde, bizim kendimizde görmeyi reddettiğimiz şeyi gördüğünü cesaretle itiraf etmekle başlar. Oryantalizmi eleştirme zırhı, (bölgedeki mevcut uygulamasıyla) kendimizi dönüştürme sorumluluğundan kaçmak için arkasına saklandığımız bir kılıftan ibarettir.

Bugün gerçek cesaret, oryantalizme karşı yeni reddiyeler kaleme almakta değil, toplumsal yararı her şeyin üzerinde tutan yönetimler inşa etmekte yatar. Böylece istibdat ve kaosu her sabah yaşanılan bir gerçeklik olmaktan çıkarıp tarih kitaplarındaki uzak birer anıya dönüştürebiliriz. O gün gelene kadar Renan’ın sözleri çürütülemeyecek, İbn Haldun’un metinleri geçerliliğini koruyacak ve El-Kusaybî’nin hicvi can yakmaya devam edecektir. Hepsi de lehimize değil, aleyhimize birer şahit olarak duracak; bizi savunmak yerine, tüm çıplaklığımızla ifşa edecektir.

* Prof. Akil Said Mahfoud, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanı bir yazardır. Araştırma ilgi alanları siyasi düşünce, felsefe, Ortadoğu çalışmaları ve oryantalizm konularını kapsıyor. Mahfoud, Arap bölgesi, Türkiye, İran ve Kürtler ile ilgili konulara değinen çok sayıda kitap ve çalışma kaleme aldı. Kürt Çalışmaları Merkezi'ndeki makalesi çevrilerek düzenlendi.