• Türkiye açısından Doğu Akdeniz ve Kafkasya öne çıkarken, Pakistan’ın temel güvenlik gündemlerinden biri Hindistan’la rekabet. Suudi Arabistan ise ağırlıklı olarak Körfez ve Yemen kaynaklı tehditlere odaklanıyor. Bu nedenle gerçek bir kriz sırasında üç ülkenin farklı önceliklerinin anlaşmanın sınırlarını ortaya çıkarabileceği değerlendiriliyor.
  • Suudi Arabistan’ın savunma özerkliği arayışı, Türkiye’nin askeri kapasitesini bölgesel güce dönüştürme çabası ve Pakistan’ın ekonomik krizden çıkış çırpınışı aynı süreçte birleşiyor; Meighani, üç ülkenin ortaklığını ideolojik bir projeden çok ayrı ulusal çıkarların kesişimi olarak tanımlıyor.
  • Bu ortaklık, ABD merkezli düzeni bitirmiyor veya yeni bir anti-emperyalist blok kurmuyor. Meighani’ye göre anlaşma, bölge ülkelerinin Washington’a bağımlılığı azaltarak kendi çıkarlarını koruma çabasını yansıtıyor. Üstelik Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bu arayışı küresel kapitalist sistemin dışında değil, mevcut sistemde daha güçlü konumlanmak için sürdürüyor.

BAHAR AVJÎN

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşmasına ilişkin farklı bir değerlendirme de ZNetwork’te yayımlandı. İranlı siyasi analist ve yazar Majid Maleki Meighani, 8 Ağustos tarihli analizinde anlaşmanın yalnızca üç ülke arasındaki askeri işbirliği üzerinden okunmaması gerektiğini dikkat çekti.
Meighani’ye göre anlaşmanın asıl önemi, güvenlik, savunma sanayii, yatırım ve jeopolitik çıkarların aynı süreçte buluşmasında yatıyor. Yazar, gelişmeyi Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistemleri yaklaşımı üzerinden değerlendirirken, üç ülkenin küresel sistem içerisindeki farklı konumlarının birbirini tamamladığını öne sürüyor.

Üç ülkeyi ne birleştiriyor?
Meighani, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın farklı ekonomik ve stratejik özelliklere sahip olduğuna dikkat çekiyor. Suudi Arabistan’ın büyük miktarda finansal sermayeye sahip olmasına rağmen savunma teknolojisinde dışa bağımlı olduğunu belirten yazar, Türkiye’nin son yirmi yılda savunma sanayiinde önemli bir üretim kapasitesi oluşturduğunu ifade ediyor. Pakistan ise ekonomik sorunlarına rağmen nükleer kapasitesi ve Çin’le uzun süredir devam eden savunma sanayii işbirliği sayesinde bölgesel güvenlik denkleminde önemli bir konuma sahip.
Bu tabloya bakıldığında Mekke Anlaşması, Meighani’nin yorumuna göre yalnızca üç ülkenin ordularını birbirine yaklaştıran bir düzenleme değil. Finansal kaynak, savunma teknolojisi, üretim kapasitesi ve jeopolitik çıkarların kesiştiği bir ortaklık niteliği taşıyor.
Yazıda özellikle Suudi sermayesinin Türkiye ve Pakistan’daki savunma sanayii yatırımlarına dikkat çekiliyor. Bu yatırımların Ankara ve İslamabad açısından gelir ve istihdam yaratmanın yanı sıra savunma sanayiinin üretim ve teknoloji kapasitesini artırabileceği belirtiliyor. Bu nedenle yazar, anlaşmanın arkasındaki dinamiği yalnızca “güvenlik” kavramıyla açıklamanın yetersiz kalacağını savunuyor.

Silahlanma güvenliği garanti etmiyor
Meighani’nin önemli argümanlarından biri, daha fazla silah ve daha fazla savunma ortaklığının otomatik olarak daha fazla güvenlik anlamına gelmeyeceği yönünde. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ı bu çelişkinin en belirgin örneklerinden biri olarak gösteriyor. Riyad’ın onlarca yıldır ABD ve Avrupa’dan yüksek miktarda gelişmiş silah sistemi satın almasına rağmen Yemen savaşında hedeflerine ulaşamadığını ve 2019’da Aramco tesislerine yönelik saldırıları önleyemediğini hatırlatıyor. Bu durumu ise silah satın almanın güvenlik satın almakla aynı şey olmadığıyla açıklıyor.
Meighani, son İran çatışmalarını da bu çerçevede değerlendiriyor. ABD’nin bölgedeki askeri varlığının dahi saldırılara karşı tamamen korunamadığını belirten yazar, Washington’ın bölgedeki müttefiklerine mutlak güvenlik sağlayabileceği fikrinin de sorgulanması gerektiğini savunuyor. Buradan hareketle, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la geliştirdiği yeni güvenlik ilişkisinin de ülkenin güvenlik sorunlarını tek başına çözemeyeceği görüşünde.

Anlaşmanın caydırıcılık sınırı
Meighani, taraflardan birine yönelik saldırıyı diğerlerine de yapılmış sayan hükmün, belirli ölçüde caydırıcılık yaratacağını öngörüyor. Ancak bunun gerçek bir kolektif savunma mekanizması oluşturması için, üç ülkenin gerektiğinde birbirleri adına doğrudan askeri müdahalede bulunması gerekiyor. En önemli sorun ise üç ülkenin güvenlik önceliklerinin uyuşmamasıdır.
Türkiye açısından Doğu Akdeniz ve Kafkasya öne çıkarken, Pakistan’ın temel güvenlik gündemlerinden biri Hindistan’la rekabet. Suudi Arabistan ise ağırlıklı olarak Körfez ve Yemen kaynaklı tehditlere odaklanıyor. Bu nedenle gerçek bir kriz, üç ülkenin farklı öncelikleri nedeniyle anlaşmanın sınırlarını gösterecektir. Meighani, anlaşmanın klasik anlamda bir kolektif savunma ittifakından çok askeri işbirliği, savunma sanayii ve teknoloji transferi için bir çerçeve olduğunu vurguluyor.

Yeni bir “İslam bloğu” değil
Meighani, anlaşmanın yeni bir İslam dünyası bloğunun kuruluşu veya ABD hegemonyasının sona ermesinin başlangıcı olmadığına, aksine Ortadoğu’da daha karmaşık ve parçalı bir yapı ortaya çıkardığına işaret ediyor. Bir tarafta Birleşik Arap EmirlikleriBAE, Bahreyn, İsrail ve ABD arasındaki ilişkiler bulunurken, diğer tarafta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yeni güvenlik ortaklığı şekilleniyor. İran ve müttefikleri ise bu yapıların karşısında ayrı bir eksen oluşturuyor.
Meighani, bu grupların hiçbirinin tamamen yekpare olmadığını vurguluyor. Suudi Arabistan ile BAE’nin Yemen’de farklı çıkarlar doğrultusunda hareket edebilmesi ve Türkiye’nin hem NATO üyesi hem de Suudi Arabistan ve Pakistan’la yeni bir savunma anlaşmasının tarafı olması, bölgedeki ilişkilerin klasik iki kutuplu bir yapıdan uzak olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yazara göre bölgede yeni bir Soğuk Savaş benzeri iki bloklu sistemden çok, birbiriyle kesişen ve zaman zaman rekabet eden farklı güç merkezleri oluşuyor.

ABD’nin etkisi azalsa da sistem değişmiyor
Meighani’nin, analizini Wallerstein üzerinden yaparken ulaştığı temel değerlendirme burada ortaya çıkıyor: Küresel sistemde hegemonik bir gücün etkisinin azalması, sistemin bir anda ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Bunun yerine devletler mevcut sistem içerisindeki konumlarını yeniden düzenlemeye çalışıyor. Bu açıdan Suudi Arabistan’ın daha fazla savunma özerkliği arayışı, Türkiye’nin sanayi ve askeri kapasitesini bölgesel güce dönüştürme çabası ve Pakistan’ın yatırım çekerek ekonomik sorunlarını aşma arayışı, aynı sürecin farklı sonuçları olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla üç ülkenin ortaklığı, ortak bir ideolojik projeden çok ayrı ulusal çıkarların kesiştiği bir alan olarak görülüyor. Meighani, bu nedenle anlaşmanın bölgedeki dengeleri değiştirebileceğini ancak üç ülkenin çıkarları değiştiğinde ortaklığın da zayıflayabileceğini düşünüyor.

Yeni bir düzen değil, sistem içi konumlanma!
Analiz, Mekke Anlaşması’nın ne küçümsenmesi ne de büyütülmesi gerektiğini gösteriyor. Anlaşma yalnızca sembolik bir siyasi mesaj taşımıyor; üç ülkenin savunma sanayii, yatırım ve ekonomik ilişkilerini güçlendirme potansiyeli barındırıyor. Diğer yandan bu ortaklık, ABD merkezli küresel düzenin bittiği veya yeni bir anti-emperyalist blok kurulduğu anlamına da gelmiyor. Meighani’ye göre anlaşmanın önemi, bölge ülkelerinin Washington’a olan bağımlılıklarını azaltarak kendi çıkarlarını koruma çabasında yatıyor. Üstelik ülkeler bu arayışı küresel kapitalist sistemin dışında yürütmüyor. Tam tersine Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, mevcut sistem içerisinde daha güçlü bir konum elde etmeye çalışıyor. Dolayısıyla yazar Mekke Anlaşması’nı, yeni bir bölgesel düzenin kuruluşundan ziyade, küresel güç dengelerindeki değişimin Ortadoğu’daki yansımalarından biri olarak belirtiyor.