• Mekke Anlaşması yeni bir cepheleşme değil, bölge ülkelerinin değişen dengelerde stratejik hareket alanı yaratma çabasıdır. Bu çerçevede Hindistan-İsrail ilişkisi de yeni bir karşı ittifak olmaktan ziyade; savunma teknolojisi, deniz güvenliği ve stratejik ortaklıklar üzerinden şekillenen daha geniş bir güç ağının parçasıdır.
  • Lass’a göre güvenilirliğe dayanan Hindistan-İsrail ilişkisi, ticari olmaktan ziyade uzun vadeli stratejik bir ortaklıktır. Bu yakınlaşmanın önemi ikili ilişkileri aşarak; Hint Okyanusi, Kızıldeniz ve Akdeniz'i kapsayan geniş bir coğrafyadaki deniz güvenliği ağını ve stratejik bağlantıları şekillendirmektedir.

 

BAHAR AVJÎN

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması’na dair farklı bir değerlendirme de Ortadoğu ve Kuzey Afrika odaklı, Viyana merkezli düşünce kuruluşu MENA Watch’ta yayımlandı. Paushali Lass’ın analizi, bu anlaşmayı sadece üç ülke arasındaki askeri işbirliği üzerinden değil, Ortadoğu ve Güney Asya'daki yeni güvenlik dengeleri çerçevesinde inceliyor. Analiz, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin 6 Ağustos'taki telefon görüşmesi ve bir gün sonra açıklanan Mekke Anlaşması arasındaki dikkat çekici zamanlamayı ele alıyor. Lass, iki gelişme arasında doğrudan bir bağ kanıtlanamasa da, iki olayın yeni stratejik yönelimler açısından birlikte okunması gerektiğini belirtiyor.

“İslami NATO” mu, caydırıcılık aracı mı?

Mekke Anlaşması’nın taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı tüm taraflara yönelik saldırı kabul eden hükmü, NATO’nun 5. maddesini hatırlatıyor. Ancak Lass, bunun otomatik bir askeri müdahale yükümlülüğü anlamına gelmediğine işaret ediyor. NATO örneğinde olduğu gibi, saldırıya nasıl karşılık verileceği tarafların kendi kararlarına bırakılıyor.

Bu nedenle anlaşmanın gerçek niteliği henüz sınanmış değil. Suudi Arabistan’ın İran veya İran destekli gruplarla yaşayabileceği olası bir çatışmada Türkiye ve Pakistan’ın ne ölçüde askeri destek vereceği belirsizliğini koruyor. Silah, istihbarat ve hava savunması desteği ile doğrudan askeri müdahale arasında önemli bir fark bulunuyor.

Lass’a göre bu belirsizlik aynı zamanda anlaşmanın caydırıcılık değerinin bir parçası olabilir. Amaç, Suudi Arabistan’a yönelik olası bir saldırının yalnızca Riyad’la sınırlı kalmayacağı mesajını vermek ve böylece saldırgan açısından daha yüksek bir maliyet yaratmak olabilir.

Üç ülkenin çıkarları aynı değil

Lass, anlaşmanın önündeki temel sorunun üç ülkenin güvenlik önceliklerinin birbirinden farklı olması olduğunu vurguluyor. Pakistan açısından Hindistan temel stratejik rakip olmaya devam ederken, Türkiye’nin güvenlik gündeminde Doğu Akdeniz, Kafkasya ve bölgesel nüfuz alanları öne çıkıyor. Suudi Arabistan ise esas olarak Körfez güvenliği, İran ve Yemen kaynaklı tehditlerle ilgileniyor.

Bu farklılıklar, anlaşmanın gerçek bir kolektif savunma mekanizmasına dönüşmesi halinde ciddi biçimde önem kazanabilir. Türkiye veya Pakistan’ın Suudi Arabistan adına savaşa girmesinin kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarıyla ne ölçüde örtüşeceği, paktın gerçek kapasitesini belirleyecek temel sorulardan biri olarak ortaya çıkıyor.

Hindistan ve İsrail’in stratejik yakınlaşması

Lass analizinde Mekke Paktı’nı Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçgeni ile sınırlamayıp Hindistan-İsrail stratejik ortaklığına da dikkat çekiyor. Resmi savunma ittifakı bulunmamasına rağmen, iki ülkenin savunma ilişkileri köklüdür. Füze savunması, İHA’lar, radar, istihbarat, elektronik harp, siber teknoloji ve hassas silah sistemleri başlıca işbirliği alanlarıdır. İlişki, silah tedarikinden ortak üretim, teknoloji transferi ve ortak geliştirmeye evrilmektedir.

Lass’a göre bu ilişkinin ana unsurlarından biri güvenilirliktir. Hindistan açısından İsrail, güvenlik ihtiyaçlarında teknoloji ve savunma kapasitesi sağlayan güvenilir bir ortaktır. Bu nedenle ilişki ticari değil, uzun vadeli stratejik kapasite oluşturma aracıdır. Bu yakınlaşmanın önemi Hindistan-İsrail ikili ilişkileriyle sınırlı değildir. Lass; Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Akdeniz arasındaki deniz yollarının önemine dikkat çekiyor. Hindistan’ın Avrupa ve Fransa ile deniz güvenliği işbirliği, İsrail’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu çevresindeki konumu ve Körfez ülkeleriyle ilişkileri, farklı coğrafyaları birbirine bağlayan bir ağ oluşturuyor.

Yeni bir “İslam bloğu” ortaya çıkmıyor

Lass, Mekke Anlaşması’nın yeni bir “İslam bloğu”nun kuruluşu olarak yorumlanmasına da karşı çıkıyor. Bunun temel nedeni, Müslüman devletlerin dış politika ve güvenlik tercihlerinin birbirinden önemli ölçüde farklı olması.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas İsrail’le ilişkilerini sürdürürken, BAE aynı zamanda Hindistan’la önemli stratejik ve ekonomik ilişkiler geliştiriyor. Türkiye ise NATO üyeliğini korurken Pakistan ve Suudi Arabistan’la yeni bir savunma ilişkisi kuruyor. Suudi Arabistan da aynı anda hem Batılı ülkelerle hem Asya güçleriyle ilişkilerini sürdürüyor.

Dolayısıyla ortaya çıkan yapı, Soğuk Savaş dönemindeki gibi iki ayrı ve kapalı bloktan oluşmuyor. Aynı devletlerin farklı alanlarda farklı ortaklarla işbirliği yaptığı, güvenlik ve ekonomik çıkarların birbirine geçtiği daha karmaşık bir bölgesel yapı şekilleniyor.

Lass’ın temel değerlendirmesi bu nedenle Mekke Anlaşması’nın yeni bir cepheleşmenin başlangıcı olmaktan çok, bölge ülkelerinin değişen güç dengeleri içerisinde daha fazla stratejik hareket alanı yaratma çabasının bir parçası olduğu yönünde. Hindistan-İsrail ilişkisi de bu çerçevede yeni bir karşı ittifaktan ziyade, savunma teknolojisi, deniz güvenliği ve stratejik ortaklıklar üzerinden oluşan daha geniş güç ağının önemli unsurlarından biri olarak ele alınıyor.