• Toroslar’ın bilinmeyen botanikçisi Mrs Danford… Üzerindeki çiğ ile seslenmiş bölge halkı ona ama bilimsel adı tarihin satır aralarında bile görünmeyen bir kadının adını taşır. Aynı soğuğu yaşayan, aynı dağlarda bitki soğanı toplayan bir bilim emekçisi olmasına rağmen, tarihte yalnızca çiçeklerin içine sızarak var olabildi.

GÜLNAZ DUMAN

Toroslar’dan Habib-i Neccar Dağı’na uzanan kuşak, hem insanların kültürünü hem de bitki türlerinin çeşitliliğini birbirine harmanlayan bir hattır. Toroslar, insanlarıyla göçebeliği çağrıştırır ama aynı zamanda kültürel etkileşimle biyolojik çeşitliliğin aynı çizgide buluştuğu bir ekolojik koridorun kalıcılık duygusunu taşır.

Dağların birbirine bağlandığı, rüzgarın bir dağdan diğerine haber taşıdığı bu yaşam zincirinde Crocus’ler (Çiğdem) bitkisel öznedir. Bitki örtüsüyle derdini anlatan Toroslar bir şiirin ilk cümlesiyse, Antakya’nın kabarmış yüreği gibi duran, binlerce yılın inancını, göçünü ve kültürünü taşıyan Habib-i Neccar ise coğrafyanın en eski tanığı olarak o şiirin imzasıdır. Torosların sert rüzgarları en son Habib-i Neccar’da yumuşar... Amanoslar’ın nemi orada buharlaşır, Akdeniz’in ışığı yine burada toprağa süzülür. İşte Crocus danfordiae çiçekleri, bu hat üzerinde güneşin süzülen hüzmeleriyle toprağın tenini okşayan, Orta Toroslar’ın yüksek kayalıklarına bir kadife kumaş gibi serpiştirilen o ince dokudur.

Erken ilkbahardan da önce daha kar örtüsü tam çekilmemişken, bize zamanın sonrasını haber verir bu çiçek. Karların toprağın içine-içine çekildiği Toroslar boyunca yüzeyde yavaşça, mor, sarı, beyaz çiçeklerin yükseldiği; kökleriyle toprağın altını damar damar pekiştirdiği, suyu ve minerali süzen Crocus türlerinin görüldüğü bir dantel gibidir bitki örtüsü artık.

Bu çiçeklerin morfolojisi dağların takvimiyse, fenolojisi de ilkbaharın kapısını açan bir anahtardır. Torosların taşına tutunan, soğuğunda direnen, başka hiçbir yerde kendi kendine var olamayan, rüzgarın onu başka dağlara götüremediği, yağmurun başka vadilere taşıyamadığı, kaderi Torosların dar çizgisine yazılı kalan bu sarı rozeti dağlar kendine, yurduna mühürlemiştir adeta.

Endemik derler ona. Bu kelime Torosların dilinde, “Ben buraya aitim” diyen bir inatçılıktır. Bu yapısı yalnızca biyolojik özelliğinden değil yetiştiği coğrafyanın kaderine ortaklığından gelir. Çünkü orada evrimleşmiş, dünyaya oradan yayılmıştır. Özellikle Olimpos Dağı ve Toros silsilesinde, altın sarısı tonlarda bile görülebilen bu aceleciliğe mevsimlerin gecikmesi bile engel olamaz. Kaderi, seçtiği yurdun kaderine bağlı olan Crocus’ler, gün gördükçe, dağların arasından Neccar’a doğru yayılır ama orada, yükseltinin, iklimin ve toprağın değiştiği o eşikte nihayet durur.

Toroslar’ın bilinmeyen botanikçisi Mrs Danford (Crocus Danfordiae)

Üzerindeki çiğ ile seslenmiş bölge halkı ona ama bilimsel adı tarihin satır aralarında bile görünmeyen bir kadının adını taşır... Oysa bu kadının ismini kitaplarda bulamazsınız. Sert iklimlerde, dağlara-tepelere sert adımlarla basarak geçen bu kadın, çiğdemin belli belirsiz, farkedilmeyen kokusu gibi mütevazice kayboldu. Oysa bu çiçekler yeniden doğuşun ve inatçı yaşamın sembolüdür, tıpkı botanik tarihine iz bırakan Mrs Danford gibi... Onu anmak için, aslında o dönemin bütün kadınlarını anlamak lazımdı.

19. yüzyıl sonu özellikle Britanya’da kadınların resmi bilim kurumlarında yer alması çok sınırlıydı. Ama illüstratör, saha toplayıcısı veya ‘gezgin eşi’ olarak pek çok kadın, fiilen bilim üretimine katkı veriyor, emekleri ve motivasyonlarıyla kendi gerçekliklerini oluşturuyordu. Bu dönem erken feminist talepler, oy hakkı hareketinin doğuşu, sendikal kadın hareketi, eğitim ve meslek alanlarının yeni yeni açıldığı dönemdi… Zaman, kadınların kamusal özne olarak görünmeye başladığı ama hâlâ ekonomik özne bile sayılmadığı bir eşikteydi. Kadının mücadeleyle yoğurduğu toprak yeni yeni filizleniyordu dünyada.

Tam da bu dönemde, Mrs Danford gibi kadınlar da bilimsel sahada aktif olarak yer almaya başlıyordu. Ama kadınların seyahat etmesi, saha çalışması yapması hâlâ sıradışı görülüyor, bitki toplayıcılığı, illüstrasyon ve saha gözlemi gibi kritik roller üstlenseler bile makalelerde adları geçmiyordu.

1870-1880’lerde bir yolculuğa çıkmak çoğu zaman yalnızca ‘eşe eşlik etmek’ olarak tanımlanıyordu. Oysa bu emek, kadınların bilimsel üretimdeki varlığını yavaş yavaş ortaya çıkaracak; sonraki kuşakların üniversitelere, araştırma sahalarına ve bilimsel kayıtlara adım atmasını sağlayacak bir ivme yaratacaktı.

“Çiğdemlerin çiçek açtığı bir ilkbahar manzarası”. Fransız ressam Lucien Pissarro. Empresyonizmin kurucu isimlerinden Camille Pissarro’nun oğlu ve Neo-İzlenimcilik akımının önemli isimlerinden biri.

Toroslar, kar, soğuk, dağ geçitleri…

Düşünün, eşinize ‘eş’lik etmek için, İzmir’den Toroslar’a, Ceyhan Vadisi’nden Fırat Havzası’na, Maraş, Elbistan, Afşin, Kayseri, Ankara ve Bursa’ya uzanan bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bir hattı, 10 yıl boyunca çoğu zaman at, katır, bazen de deve üzerinde kat ediyorsunuz. Hanlarda, köy evlerinde, çadırlarda konaklıyor ağır kar ve soğuk altında dağ geçitlerini geçiyorsunuz. Kürtçe, Türkçe, Arapça, Ermenice konuşulan yerlerde yerel güç odaklarıyla ilişki kurmak zorunda kalıyorsunuz... Ama sizin derdiniz bambaşka: dağlarda bitki soğanı toplamak, bilimsel materyal göndermek, Crocus habitatlarını belgeleyip, botanikçi George Maw’a[1] aktarmak. Bu yüzden Mrs Danford’ın adı, bilimsel kayıtlarda neredeyse hiç görünmez yalnızca Maw’ın, 1886’da yayımladığı A Monograph of the Genus Crocus adlı eserinin önsözünde, Crocus danfordiae’nin sahadaki gerçek keşifçisi olarak bir satırda belirir.

Maw bu eserinde, Crocus dağılımını anlamasında en çok yardımcı olan isimlerden biri olarak Danford çiftini anar ve özellikle Mrs Danford’a, yeni türlerin soğanlarını gönderdiği ve Crocus habitatları hakkında verdiği ayrıntılı bilgiler için teşekkür eder. Maw, bu teşekkürün bir kısmını bugün Torosların sarı çiğdemi olarak bildiğimiz o bitkiye isim vererek ölümsüzleştirir. Maw bu küçük, erken çiçeklenen çiğdemin örneklerini Charles George Danford’un ‘eşi’nden aldığını belirtir ve türü onun onuruna adlandırır.

Mrs Danford’un topladığı örnekler, Crocus cinsinin coğrafi dağılımını ciddi biçimde genişletti. Bu türün kökleri Torosların taşlı yamaçlarında, Anadolu ve Kürdistan dağ ekosistemlerinde bulunur. Çiçek, soğanının ticareti ve botanik merak sayesinde ise bugün İngiltere ve Avrupa kaya bahçelerinde ‘nadir ve erken çiçeklenen çiğdem’ olarak yetiştiriliyor; yüzyılı aşkın süredir Toroslar’dan dünyaya taşınan bir kültürün temsilcisi olarak varlığını sürdürüyor.

Mrs Danford hakkında kendi yaşamına dair çok az bilgi var. Ama, bilim makalelerine adını geçirebilmiş bu kadının verdiği çaba, bedensel ve toplumsal bir büyük mücadeleydi.

Çukurova’nın taşlara tutunan yolcusu: İris danfordiae

Bu kadının hikayesinde çarpıcı olan, görünürlüğü ile emeği arasındaki uçurumdur. Eşi Charles G. Danford zoolog, ornitolog ve gezgin olarak tarihe geçti; doğum ve ölüm tarihlerini, yazdığı makaleleri, gezdiği rotaları biliyoruz. Makaleleri Londra’daki saygın dergilerde yayınlandı ve hala da alıntılanıyor. Peki ya Mrs Danford? Doğum tarihi, ölüm tarihi, kızlık soyadı, eğitimi, çocukları… Bunların hiçbiri bugünkü erişilebilir kayıtlarda görünmüyor. Onun adı, botanik literatüründe yalnızca ‘Mrs Danford’ ya da ‘A.E. Danford’ olarak kalıyordu. Oysa bugün, ‘cüce iris’ adıyla da bilinen Iris danfordiae de yine ona adanan bir başka çiçek türüdür. Ancak bu türün keşfi, resmi kayıtlarda “İngiliz bitki avcısı Bayan C. G. Danford tarafından, Mersin, Adana, Osmaniye ve Hatay bölgeleri işaretli olarak, Kilikya yani Çukurova’dan getirilmiştir” şeklinde geçer. Buradaki ifade kadının kendi adı değil eşinin adının kısaltmasıdır.

Sayfalara sıkışmış bu küçük teşekkür notu, onun hayatta bıraktığı en somut işaretti. Adının geçtiği birkaç satır, yıllar sonra usulca, bir açık artırmada el değiştirdi. 26 Ocak 2011’de Londra’da £1.063’e satılan bu Crocus monografisi, onun bilime verdiği emeğinin tek maddi iziydi.

Aynı soğuğu yaşayan, aynı çadırda kalan, aynı dağlarda bitki soğanı toplayan bir bilim emekçisi olmasına rağmen, tarihte yalnızca çiçeklerin içine sızarak var olabildi; kendi adı değil, topladığı bitkilerin adı kaldı geriye.

Makaleyi yazsa bile yazarı olamayan kadınlar

Ama şunu biliyoruz: O resmi bir makale yazarı olamasa da, yeni türün keşfi, materyalin toplanması, habitat bilgisinin aktarılması gibi kritik halkalarda yer alıyordu. Bilmediği dağlarda soğan toplayan, bitki köklerini söküp kurutan, paketleyip İngiltere’ye gönderen ve bu emeğiyle, Crocus cinsinin coğrafi dağılım haritasını genişleten bu kadındı.

Dönemin toplumsal normlarına karşı sessiz ama son derece pratik bir itirazdı onunki; adı bir türün eponimi olarak botanik tarihine kazındı. Bu durum kadınların bilim tarihindeki görünmezliğinin tipik bir örneğidir: imza atamazlar, ama türlere ad olurlar. Bilimsel bir metin yazamazlar ama tip materyali toplayıp, habitatları belgeleyip gönderirler. Resmi ünvanları yoktur fakat sahadaki en kritik işleri onlar yapar. Makaleyi yazsa bile yazarı olamayan bu kadınlara rağmen Danford adının saha toplayıcısı olarak kayda geçmesi, onu botanik tarihine kalıcı biçimde yazdı. Bu, o dönem için hem istisnai hem de başlı başına bir mücadeledir.

Ekolojik kırılmanın ilk işareti: Crocus

Bu kuşakta yaşanan her ekolojik kırılma, dağların dilinin değiştiğini haber verir. Bugün Crocus’lerin azalması yalnızca bir botanik kayıp değildir; dağlar ve mevsimlerin ritminin şaşması, tozlayıcıların aç kalması, kültürün bir parçasının eksilmesi ve toprağın kendi içine kapanmasıdır.

Crocus’lerin genetik yapısındaki hassasiyet, yalnızca bir türün kaderini değil bütün bir dağ ekosisteminin geleceğini işaret eder. Bir Crocus’ün açması dağın “uyandım”, gecikmesi “yoruldum” demesiyse; kaybolması, sesini duyurmaya çalışan o dağın usanmışlığıdır.

Bu damarda Crocus’ler hem ekolojik bir işaret, hem kültürel bir sembol, hem de politik bir uyarıdır. Dağ ekosistemleri çökerse, ilk kaybolan onlar olur çünkü habitatta en kırılgan olan, en erken açandır.

Bugün Toroslar’da, Mersin, Adana-Havuzlubahçe, Maraş ya da Anadolu’da, karların yeni eridiği bir mart başında sarı bir çiğdem görürseniz, o çiçeğin Latince adında saklı bu kadının hikayesini hatırlayın... Özellikle de Kürdistan’da bu bitkinin belirli mikro-habitatlarda olduğunu unutmayın... Ve lütfen koparmayın.

Bu yazıyı, Anadolu’nun en bilinen çiğdem motifli dizeleriyle bitirmek gerek.

“Çiğdem der ki ben elayım, yiğit başına belayım

Hepsinden ben âlâ, benden âlâ çiçek var mı hey.”

[1] George Maw (1832-1912) İngiliz botanikçi ve jeolog; Crocus cinsi üzerine yaptığı kapsamlı çalışmayla tanınır. Crocus danfordiae adını, saha verilerini kendisine ileten Mrs A.E. Danford’un onuruna vermiştir.