Pêşmerge Komutanı İsa Suwar

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

23 Haziran 2020 Salı - 12:50

Afrika’nın gerinerek uyandığı, Çin’in rüzgar önünde savrulan bulutlar gibi devindiği, Hindistan’ın ayaklandığı 1950’lerin başında, Kürdistan’ın üç parçasında hüzünlü bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Kuzey, kesintisiz 15 yıl süren soykırım yaralısıydı. Kan tutmuş gibi halsiz, yorgun; yaralarını sarmak, yangın ve yıkım artıklarını tamirle meşguldu. Doğu (İran) 1946’daki Mahabad travmasının ağırlığı altındaydı. Rojava bastırılmış topraklardı.

Bu dönemde, yalnızca Kürdistan’ın güney parçasında, köleciliğe başkaldırı hareketliliği göze çarpıyor, dağlarında silah sesleri duyuluyordu. Onlar, her şeye rağmen bazı kadrolarını korumuşlardı. Ortam da “ben varım“ demeye uygundu. O nedenle dağlarında, yer yer “Modoli“ tüfek sesleri yankılanıyordu. Güney, verdiği bu sesle Kürdistan parçalarında umudun simgesiydi. Gönüllerde boy veren nadide bir çiçek, gözlerden bile esirgenen, paha biçilmez değerdi.

Bu yüzden sıkı denetime rağmen, bütün parçalardan insanlar, şu ya da bu şekilde katkı sunuyordu. Hiçbir şey yapamayan aya, güneşe, göğe dönüp yakarıyor, yardım diliyordu. Eruh’un Bih köyünden Halil Çiftçi gibi lastik ayakkabı, şeker, gaz yağı, benzin göndermekten hapis yatıyordu. Doktor Sait Kırmızıtoprak, Sait Elçi gibi insanlar pêşmerge saflarında savaşa gidiyor ve katlediliyorlardı. Yani, Türk devleti karşı faaliyetteydi. Irak devletine, savaş desteği veriyor ve öbür yanda başladıranlara sempatiyi kırmak için sahip olduğu bütün yalan makinelerini işletiyor, hatta Barzani’nin “gavur“ olduğunu işliyordu.

Benim, Osman adında bir akrabam vardı. Onu, dünya savaşı sürecinde yakalayıp götürmüş, dört yıl askerlik yaptırmışlardı. Türk propagandasından etkilenen biriydi. Osman, kim ve nerede kulağına üflemişse bir gün cemaatte, “Mele Mısto adında, zalim bir gavur çıkmış, Müslümanları kıra kıra geliyor“ demişti. Kaç yaşımdaydım, hatırlamıyorum ama çocuktum. Tartışmanın sonrası ilgimi çekmemiş olmalı ki hatırlamıyorum. Gavurun ne ve nasıl olduğunu da doğru dürüst bilmiyordum. Çevremde herkes Rus işgali mağduru olduğu için, konuşulanlardan duyup öğrendiğim tek “zalim gavur“ da Ruslardı. Oysa “Mısto“, Müslüman ismi ve “Mıstefa“ demekti. Dahası, Osman’ın baba adı da Mıstefa’ydı. O halde hem zalim hem de gavur olan bu kanlı bir Müslüman olmalıydı ama kim?

Kimseye soramadım. Olayı da unutmadım. Yıllar sonra “Mısto“nun, Türk karşı propagandasında Mele Mistefa Barzani olduğunu, anlayacaktım.

Gelgelelim bizim Osman da artık Barzani’ye gavur demiyordu. Onun dünyasında da özgürlük idoluydu. Onu tek kişilik ordu gibi görüyor, yalancılar, talancılara inat bir evliyayı anarcasına “Mele Mistefa Efendi“ diyordu.

Bizim orta okul ve ardından gelen lise yıllarımızda, Barzani artık “tek kişilik ordu“ değildi. Ders kitaplarının yaprakları arasında, farklı lider profilleri de çıkıyordu gün ışığına. İsa Suwar bunlardan biri ve Pêşmerge Komutanı’ydı. Esmer, iri yapılı, yakışıklı genç bir adamdı. Başındaki kefiyenin bağlanış şekli bile herkesten farklıydı. Xakurkê, Heftenîn sırtlarında at koşturuyor, tüfeğinin sesi gerektiğinde Qeladiz, Behdinan, Mergasor, hatta Revanduz ile Barzan tepelerinde yankılanıyordu. Geliyê Şino’yu kale kapısı gibi tutarak, Irak ordusunun önünü kesiyor, Zaxo’yu güvende tutuyordu. Kürtleri sadece sövgü ve aşağılayıcı deyimlerle anan Türk basını bile onun üstün komutanlık yeteneklerini teslim ediyor, Irak tabur ve alaylarını nasıl bozguna uğrattığını hikaye ediyordu. BAAS rejimi, gerçekten havadan ve karadan bütün gücüyle onun tuttuğu cephelere saldırıyor ama taktikleriyle başa çıkamıyordu.

Daha sonra 280 bin kişinin katledileceği toplu kırım olan Enfal, ilk defa burada başlayacaktı. Kiralık ihanetçilerle saldıracaklardı. Onun bölgesinde, ihanet bir salgındı. Pazara çıkarılmış insan onuru, Güney’de çok ucuzdu. (Bu salgın daha sonra Kuzey’e de yayılacaktı.)

Güneyli Kürtler, kendini satanlara, “cahş“ (eşek sıpası) diyordu. Irak rejimi, Kürtleri cahşlaştırma konusunda, para, mevki, makam dağıtmada, en az Türkler kadar cömertti. Daha sonra Kuzey’de de nice pespaye örneklerini seyrettiğimiz üzere  makamın kokusunu alan, paranın sesini duyan ‘Kürt’, Irak rejimi kapılarına koşuyordu. Sadece ve yalnız aç, yalın ayak, başı kabak Kürtler değil, bazı liderlerin çocukları da parayla mevki dağıtımından yararlanmak için cahşlaşıyordu. Bunlardan kimileri makam arabaları, bakanlık koltuklarına bile oturdu. Sömürgeciliğin içselleştirdiği köleci ruh bu ya, bazıları babalarına karşı savaştı.

İsa Suwar, Arap ordularından çok bunlarla savaştı. Bu arada sosyolojik bir gerçek çıktı ortaya. Yurt sevgisi, onursallık, kısacası insan haysiyetini üstün tutan değer yargısı olmayınca, cahşlaşma başlıyordu. Cahş, fırıldak kişilikti; çıkar yeli önünde dön babam dönüyordu. İşine geldiği gibi efendi değiştiriyordu. Cahşlar, Amerikan müdahalesinden sonra çıkarın sesine uydu; para veren efendilere ihanet edip namlunun yönünü değiştirdi.

Cahş ruhu şimdi yeniden yön değiştiriyor. Kürt yurdunu yeni efendi Türk-DAİŞ ortaklığına peş-keş çekiyor. Cahşın dünyası bu. İsa Suwar’ın sözüyle, onun yurt sevgisi, kavmi aidiyeti yok, sadece çıkarı vardır. Çıkarı da rüzgar gülü gibi durmadan döner…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.