Rêber Apo: Ne mesihim ne de hortlak

"Barışı Arayan Ülke: Engeller ve İmkanlar" konferansı
- Rêber Apo: Bakın, ben ne mesihim ne hortlağım. Bir kesim, benim sözlerimi mesih kelamı gibi ele alıyor. Bir kesim de bana hortlak muamelesi yapıyor. İkisi de mevcut durumu anlamaya tekabül etmez.
- Yapmaya çalıştığım, olguları reddetmeden siyaset yapmaktır. Mevcut olguları eğer doğru değerlendirebilirsek rasyonel olanı tercih edebiliriz. Bakın, ideal olanı, mükemmel olanı değil, rasyonel olanı.
DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Faik Özgür Erol, Rêber Apo'nun son görüşmede Ortadoğu'daki son 150 yıllık siyasetin temel kodlarına pek çok kez vurgu yaparak, şu değerlendirmeleri yaptığını aktardı: "Ortadoğu'daki güvenlik siyaseti sürekli olarak Kürt'ü yaralı bırakmak üzerinden işler, temeline bunu yerleştirir. Bu daha Kahire Konferansı'ndan itibaren geliştirilen bir taktiktir. Öldürmez ama yaşatmaz da... Ortadoğu'daki güvenlik sistemi temelde Kürtlere dönük böyle bir stratejiye dayanıyor."
Avrupa Özgürlük ve Barış Forumu tarafından Almanya’nın Köln kentinde düzenlenen "Barışı Arayan Ülke: Engeller ve İmkanlar" başlıklı konferansta konuşan Rêber Apo'nun avukatı ve DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Faik Özgür Erol, sürecin karşı karşıya olduğu risklere ve olanaklara dikkat çekti. Kriz dönemlerinde duygusal tepkilerin kısa vadeli sonuçlar doğurabileceğini belirten Erol, "Vicdani yükle, öfkeyle ya da temennilerle hareket etmek bizi ancak kısa bir mesafe ileri götürür. Asıl oyunu kuranların ne yaptığını bu duygularla çözmek mümkün değil" dedi.
İdeal olanı değil, rasyonel olanı
Erol, Rêber Apo'nun son görüşmelerde "Sürece dair neden bu kadar gürültü çıkarıyorlar ve bu gürültünün arkasına ne gizlemek istiyorlar?" sorularına odaklandığını belirterek, şöyle devam etti: "Bir yıllık süreç içerisinde görüşmelerde kendisine dair birkaç kez yaptığı bir vurgu var. Bunu birkaç kez tekrarladığı için üzerine düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum. Dedi ki: Bakın ben ne mesihim ne hortlağım. Bir kesim, benim sözlerimi mesih kelamı gibi ele alıyor. Bir kesim de bana hortlak muamelesi yapıyor. Ben sanki ölmüşüm ya da siyaseten ölmüşüm, şimdi tekrar can kazanmışım muamelesi yapıyor. İkisi de mevcut durumu anlamaya tekabül etmez. Bana göre siyasetçi, olguları reddetmeyen insandır. Dolayısıyla benim yapmaya çalıştığım şey, olguları reddetmeden siyaset yapmaktan ibarettir. Bu olgusal durumu, mevcut olguları eğer doğru değerlendirebilirsek, doğru seçebilirsek rasyonel olanı tercih edebiliriz. Bakın ideal olanı değil, mükemmel olanı değil, herkesin gönlündekini değil, rasyonel olanı. Esasen bence Kürtlerin de Türklerin de aslında biz Ortadoğulluların da bu bir yıllık süreç itibarıyla yeterince anlamaya ya da doğru ifade etmeye çok yaklaşamadığımız yer burasıdır. Bu rasyonellik tercihi belki de çok fazla içimize sinmiyor."
Ortadoğu'da üç türbülans
Erol, 18 Ocak’taki son İmralı ziyaretine işaret ederek, görüşmenin yapıldığı gün Hewlêr'deki anlaşmanın henüz kamuoyuna yansımadığını, aynı sabah Dêr Hafir saldırısının başladığını hatırlattı. Rêber Apo'nun güncel siyasi başlıklar yerine tarihsel bir çözümlemeye odaklandığını belirten Erol, Ortadoğu’daki son gelişmelerin üç büyük türbülansın parçası olduğunu söyledi;
* İlk türbülans 11 Eylül 2001,
* ikincisi HAMAS'ın 7 Ekim saldırısı,
* üçüncüsü ise Suriye’nin çözülüşüyle yaşanıyor.
Erol, bu sürecin Sykes-Picot düzeninin fiilen çözülmesi anlamına geldiğini, ancak bunun yerine halklar lehine demokratik bir alternatifin ortaya konulamadığını vurguladı. "27 Şubat çağrısı, Ortadoğu’da halklardan yana demokratik bir seçeneği mümkün kılma çağrısıydı" diyen Erol, bölgedeki güçlerin stratejik planlarının halkların çıkarlarını gözetmediğini ifade etti.
Kürtleri yaralı bırakma siyaseti
Erol, Rêber Apo'nun son görüşmede Ortadoğu'daki son 150 yıllık siyasetin temel kodlarına pek çok kez vurgu yaparak, şu değerlendirmeleri yaptığını aktardı: "Ortadoğu'daki güvenlik siyaseti sürekli olarak Kürt'ü yaralı bırakmak üzerinden işler, temeline bunu yerleştirir. Bu daha Kahire Konferansı'ndan itibaren geliştirilen bir taktiktir. Öldürmez ama yaşatmaz da. Sürekli bir insanı ve bir halkı yaralı halde bırakmanın, hem o halk üzerinde hem de o yaralıyla birlikte yaşamak durumunda kalanlarla ilgili bir tesiri vardır. Ortadoğu'daki güvenlik sistemi temelde Kürtlere dönük böyle bir stratejiye dayanıyor."
150 yıllık tuzak yenileniyor
Erol, bölgede risklerin devam ettiğine vurgu yaparak, şöyle devam etti: "Sayın Öcalan, Türkiye'deki barış sürecini geliştirirken de diğer adımları atarken de hiçbir zaman bu tehlikenin ya da bu riskin ortadan kalktığına dair bir vurgu yapmadı. 2009'da basılan AİHM savunmalarının 5. cildinde 'soykırım kıskacındaki halk Kürtler' ismini koydu. Bunu 17 yıl önce yapmıştı. Bu isimler, tanımlamalar bize havadan gelmiş, öylesine söylenmiş sözler değil. Şimdi onun bugünkü realitedeki karşılığını görüyoruz. Tehlikelerin ortadan kalkmadığını biliyoruz fakat buradaki sorun bazen çok lokal kendimizle, kendi ülkemizle, kendi sınırlarımızla ya da kendi realitemizle sınırlı düşünüyor olmamız. Oysa bu Ortadoğu genelinde kurulmuş olan bir ilişki sistemiydi ve bu ilişki düzenini şimdi bugün yeniliyorlar. 150 yıllık bir tuzak bugün yenileniyor."
Rojava makası hep açıktı
Rêber Apo'nun hem Suriye merkezi yönetimini hem de Rojava Kürtlerini ikna edebilecek bir formül üzerinde ısrar ettiğini anımsatan Erol, şunları dile getirdi: "Rojava, sürecin başından beri adada makasın her zaman en açık olduğu bir konuydu. Birçok konuda taraflar birbirlerini bazı şeylere ikna etmiş olabilir, bazı konularda adımlar atılmış olabilir ama bu meselede makas hep açık kaldı. Sayın Öcalan, sürekli 'Her iki tarafı da Suriye merkezi hükümetini de Rojava Kürtlerini de ikna edebilecek bir formülü geliştirmek gerekir' noktasında durdu. Rojava özelinde 'Suriye Demokratik Cumhuriyeti çatısı altında bir yerel demokrasi formülü' üzerine odaklanıyordu. Sonuçta risk devam etmekte. Özellikle bundan sonrasında bu risk halini aza indirgeyebilmek için anayasa çalışmasının bir an evvel başlaması ve bu çalışmaların yasal güvenceler altında sürdürülmesinde ısrar etmek esastır. Bu sadece Kürtler için de değil, bütün halklar için güvence olur."
Çözümün sürekliliğinde ısrar
Türkiye’deki sürece ilişkin de konuşan Erol, çözümün sürekliliğinde ısrarcı olunmasının hayati olduğuna dikkat çekti ve "Türkiye'deki süreci önemsememiz, onun devamlılığında ısrarcı olmamız önemli. Nasıl Suriye'de müzakere ve ortak akla vurgu yaptıysak aslında bu ortak aklı belki daha fazla geliştirmemiz gereken yer Türkiye. Bunun dışındaki bütün yollar denendi ve geldiğimiz nokta itibariyle giderek bir çılgınlığa dönüşme ihtimali var. Ben bunu en büyük risk olarak görüyorum" uyarısı yaptı.
Komisyon'dan yasal beklenti
Son olarak sürecin yasal düzenleme aşamasına değinen Erol, şu değerlendirmeyi yaptı: "Kürtlerin hem Türkiye'de hem Ortadoğu'da bir hukuka ihtiyaçlarının olduğu açık. Kürtlüğün bir hukukunun ortaya çıkması gerekiyor. Biz bunu Kürt isyanının ve Kürt olgusunun yasallaştırılması diye ifade etmiştik. Şimdi komisyonun gündemindeki mesele Kürt isyanının yasallaştırılmasıdır. Kürt meselesi vesilesiyle hukuk dışına çıkmış, çıkmak zorunda kalmış, dağda, cezaevinde, sürgünde yaşamak zorunda kalmış, bundan etkilenmiş, herkesi kapsayacak bir çözüm. Komisyondan beklenti bu yönde. İsyan sorununu bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıracak bir çözüm. Yasal çözümden beklentinin kapsamı budur. Fakat bununla beraber başlayacak olan süreçte bir de Kürtlüğün de yasallık kazanma gereksinimi var. Bunu altı boş bir kavramlaştırma değil. Kürtlüğün hukuk dışında bırakılması Türkiye'deki en temel sorundur ve bunun en az 100 yıllık bir tarihi var. Bunu çözmediğimiz müddetçe biz ana dil meselesini de çözemeyiz. Dolayısıyla bu sürecin esasen düğümlenmiş ilkelerine odaklanmamız gerekir." AYŞEGÜL BAŞAR/BİA
* * *
Sonuç bildirgesi paylaşıldı
Avrupa Özgürlük ve Barış Forumu, tüm siyasal tutsakların serbest bırakılması, antidemokratik yasa ve uygulamaların kaldırılması, inançlara ve kimliklere yönelik baskı politikalarına son verilmesi ve savaş suçlularının yargılanması taleplerini kararlılıkla savunmayı sürdüreceğini vurguladı.
"Barışı Arayan Ülke: Engeller ve İmkanlar" başlıklı konferansın sonuç bildirgesi paylaşıldı. Bildirgenin bazı bölümleri şöyle: "Kapalı kapılar ardında kurulan yeni denklemde Kürt halkını statüsüz bırakmayı hedefleyen bir yönelimin açık biçimde ortaya çıktığını göstermektedir. Uluslararası koalisyonun fiili desteğiyle hareket eden HTŞ ve cihatçı çetelerin; Alevilere ve Dürzilere yönelik gerçekleştirdikleri vahşi katliamların ardından Kürtleri hedef tahtasına koyması tesadüf değildir.
Rojava’da inşa edilen; özerk, demokratik, kadın özgürlükçü, ekolojik ve çok inançlı yaşam modelinin emperyalist pazarlık masalarında gözden çıkarılmak istendiği açıktır.
Rojava, yalnızca Kürt halkı için değil, bölge halkları ve dünya için demokratik bir alternatif olma özelliğini korumaktadır. Tam da bu noktada, konferansımızın Rojava oturumunda işaret edildiği üzere, gerek Kürt halkının kendi ulusal birliğini güçlendirmesi gerekse Türkiye’de, Avrupa’da ve dünyanın mümkün olan tüm coğrafyalarında Rojava halklarıyla dayanışmanın büyütülmesi, sürecin seyrini etkileyecek düzeyde yaşamsal bir önem taşımaktadır.
Rojava’ya yönelik saldırıların ve bölgesel savaş politikalarının Türkiye’de gerçek ve demokratik bir barış ihtimalini doğrudan zayıflattığı vurgulanmıştır. Aradan geçen sürede demokratikleşme yönünde tek bir somut adımın dahi atılmamış olması; Abdullah Öcalan üzerindeki ağır tecridin sürmesi, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer siyasal tutsakların özgürlüklerinden yoksun bırakılması, kayyım politikalarının devam etmesi ve anti-demokratik yasaların yürürlükte tutulması, iktidarın barışı değil teslimiyeti dayattığını göstermektedir.
Kürt sorununun çözümsüz bırakılmasındaki ısrar yalnızca Kürt halkını değil, Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki tüm halkları ekonomik, ekolojik, cinsiyetçi, kültürel, hukuksal ve derin bir insani krizle yüz yüze bırakmaktadır. Gelinen aşamada durum daha da kritik bir hal almış; halklar arası çatışma ve soykırım ortamı bilinçli biçimde yaratılmak istenmiştir.
Konferansımız, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünün yalnızca Türkiye’de değil, Kürdistan’ın tüm parçalarında genel bir demokratikleşmeyi güçlendireceğini vurgulamaktadır. Bu çözüm, eşit yurttaşlık anlayışına dayalı, halkların ve inançların haklarını güvence altına alan demokratik bir anayasanın geliştirilmesinin de önünü açacaktır. Kalıcı barış, inkâr ve imha politikalarıyla değil; özgürlük, eşitlik ve halkların iradesinin tanınmasıyla mümkündür.
Bu konferans, 'bir daha asla' sözünün ancak örgütlü ve kararlı bir mücadeleyle anlam kazanacağını bir kez daha ortaya koymuştur. Eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi; soyut kavramlar değil, halkların bedel ödeyerek savunduğu yaşamsal değerlerdir.
Avrupa Özgürlük ve Barış Forumu, tüm siyasal tutsakların serbest bırakılması, anti-demokratik yasa ve uygulamaların kaldırılması, inançlara ve kimliklere yönelik baskı politikalarına son verilmesi ve savaş suçlularının yargılanması taleplerini kararlılıkla savunmayı sürdürecektir."












