Gazze'den Lübnan'a, oradan Tahran'a: İsrail, Ortadoğu'nun mevcut düzenini dönüştürmeyi hedefliyor.

  • ABD, Pentagon'un ‘Yabancı Askeri Satış’ programıyla Hayfa ve Aşdod limanlarına 400'den fazla uçuş ve deniz sevkiyatı düzenledi. Kongre denetimini devre dışı bırakan hızlandırılmış prosedürlerle yapılan bu adımlarla, 115 bin 600 tondan fazla askeri teçhizat İsrail'e ulaştırıldı.
  • Gazze, İran ve Lübnan'da ortaya çıkan tablo büyük ölçüde aynı: İsrail'in askeri operasyonlarına ABD ve müttefiklerinin istihbarat desteği ile diplomatik koruması eşlik ediyor. Buna karşılık ABD hükümeti, İsrail'e verdiği desteği çatışmaların gerçekten sona erdirilmesi şartına bağlamaya yanaşmıyor.

Macela Carmo dos Santos* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Gazze'de izlenen yöntem, terörle mücadele söylemi altında yürütülen bir rejim değişikliği projesiydi: Hamas'ı ortadan kaldırmak ve onunla birlikte İsrail denetimine direnebilecek herhangi bir Filistinli yönetim yapısını tasfiye etmek. Aynı yöntem şimdi İran'a taşınmış durumda ve Washington bu operasyon için gerekli ateş gücünün önemli bölümünü sağladı.

28 Şubat 2026'da düzenlenen ortak ABD-İsrail saldırısında İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tahran'daki yerleşkesinde ailesinden birkaç kişiyle birlikte öldürüldü. Donald Trump ölümü doğruladı ve bunu "İran halkının ülkelerini geri alması için tek ve en büyük fırsat" olarak nitelendirdi. Bu, meşru müdafaa söyleminden çok rejim değişikliğine işaret eden bir ifadeydi. O tarihten bu yana Just Security için yazan hukuk akademisyenleri, operasyonun Kongre tarafından soruşturulması çağrısında bulundu. Akademisyenlere göre bu saldırı, yabancı devlet başkanlarının öldürülmesine karşı ABD'de onlarca yıldır var olan teamülü fiilen ortadan kaldıran, tipik bir siyasi suikast örneğiydi.

Üstelik bu, ABD'nin sonradan onay verdiği bir İsrail operasyonundan ibaret değildi. Amerikan istihbaratı saldırının gerçekleştirilmesini mümkün kıldı. CIA, aylar boyunca Hamaney'in hareketlerini izledi ve İsrail'e hassas konum bilgileri aktardı. İddiaya göre saldırının zamanı da Hamaney'i bir liderlik toplantısında yakalamak amacıyla öne çekildi. İngiltere bu istihbarat faaliyetinin parçası değildi, ancak operasyonun ardından siyasi ve askeri açıdan hızla İsrail ve ABD'nin yanında yer aldı. İran'ın Bahreyn, Katar ve Kıbrıs'taki İngiliz üslerine saldırmasının ardından Kraliyet Hava Kuvvetleri'ni savunma amacıyla bölgeye konuşlandırdı. İngiltere Savunma Bakanı John Healey ise Hamaney'in ölümüyle ilgili olarak kamuoyuna yaptığı açıklamada, "çok az kişinin yas tutacağını" söyledi.

Silah sevkiyatında kongre devre dışı

Operasyonun arkasındaki askeri malzeme akışı da aynı kaynaktan devam ediyor. Şubat ayındaki saldırıların başlamasından bu yana ABD, Pentagon'un ‘Yabancı Askeri Satış’ programı kapsamında, Hayfa ve Aşdod limanlarına ulaşan 400'den fazla kargo uçuşu ve deniz sevkiyatıyla İsrail'e 115 bin 600 tondan fazla askeri teçhizat gönderdi. Bu sevkiyatların önemli bir bölümü, Kongre'nin standart denetim süreçlerini devre dışı bırakan hızlandırılmış prosedürlerle gerçekleştirildi.

Ardından gelen savaş, her iki tarafta da binlerce insanın ölümüne yol açtı ve bölgeyi daha geniş kapsamlı bir krizin eşiğine taşıdı. İran, dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nı defalarca kapatmakla tehdit etti ve sonunda boğazı kapattı. Haziran ayında imzalanan kırılgan çerçeve anlaşması ise kalıcı olamadı.

Lübnan’ın güneyi Gazze gibi

Bu arada aynı yöntem komşu Lübnan'da da uygulanıyor. İsrail güçleri 2026 boyunca Lübnan'ın güney sınırı boyunca Nakura, Bint Cübeyl, Hayyam ve daha onlarca yerleşim yerini yıktı. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz askerlere, "Tehdidi tıpkı Gazze'de yaptığımız gibi ortadan kaldırıyoruz" dedi. Gazeteciler, BM yetkilileri ve insan hakları kuruluşları da yaşananları açıkça Gazze'deki yıkımla karşılaştırdı. Bir UNDP değerlendirmesine göre 11 binden fazla bina tamamen yıkıldı. Fransız gazetesi Le Monde'un uydu görüntülerine dayanan analizine göre ise yalnızca mart ayından bu yana güney Lübnan'daki kentsel alanların yüzde 45'i hasar gördü veya tamamen yıkıldı.

ABD'nin bu süreci durdurabilecek önemli bir siyasi ve diplomatik ağırlığı vardı fakat bu gücü kullanmayı büyük ölçüde tercih etmedi. Dışişleri Bakanlığı ancak bu hafta, üç köyü kapsayan sınırlı bir "pilot bölge" kapsamında geri çekilme planını duyurdu. Ancak The National'ın haberine göre bu köylerden ikisinde zaten İsrail askeri bulunmuyordu. Dolayısıyla sahadaki gerçek değişiklik, açıklamanın yarattığı izlenimden çok daha sınırlı. İsrail ise güney Lübnan'ın bazı bölgelerinde aylarca, hatta yıllarca kalmayı planladığını söylüyor.

İstihbarat ve diplomatik destek

Gazze, İran ve Lübnan'da ortaya çıkan tablo büyük ölçüde aynı: İsrail'in askeri operasyonlarına ABD ve müttefiklerinin istihbarat desteği ile diplomatik koruması eşlik ediyor. Buna karşılık ABD hükümeti, İsrail'e verdiği desteği çatışmaların gerçekten sona erdirilmesi şartına bağlamaya yanaşmıyor.

Trump yönetimi ve İsrailli yetkililer, Hamaney'e yönelik saldırıyı İran'ın nükleer programına ve Hizbullah, Hamas ile diğer silahlı gruplara verdiği desteğe karşı gerekli bir meşru müdafaa eylemi olarak savunuyor. Ancak bu gerekçe ikna edici değil. Hamaney'i silahlı çatışma hukuku açısından "meşru hedef" olarak değerlendiren uluslararası hukuk uzmanları bile saldırıyı BM Şartı kapsamında meşru müdafaa olarak nitelendirmekten kaçındı. Diğer hukukçular ise daha açık bir değerlendirme yaptı: Operasyonun gerçek bir güvenlik gerekçesi bulunmadığını ve bir demokrasinin siyasi suikastı rutin bir devlet politikası haline getirmemesi gerektiğini savundular.

Lübnan'da ise İsrail, yıkımların sivilleri değil Hizbullah'a ait altyapıyı hedef aldığını ileri sürüyor. Ancak sahadaki BM gözlemcileri, Gazze'de görülen yıkımın benzeri bir tablonun Lübnan'da da ortaya çıktığını belgeliyor. Bütün bunlar bölgenin geleceğinin kaçınılmaz olarak bu şekilde şekilleneceği anlamına gelmiyor. Halihazırda yaşanan iki gelişme, farklı bir yola girmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

İlk olarak, Lübnan'dan çekilmeye ilişkin çerçeve anlaşması, ilk adımları ne kadar sınırlı olursa olsun, gerçek bir gelişme. Bu haftaki pilot bölge uygulaması yalnızca üç köyü kapsıyor ve bunlardan ikisi zaten İsrail askerlerinden arındırılmış durumda. Yine de bu, mart ayında başlayan kara harekatından bu yana İsrail'in Lübnan topraklarından gerçekleştirdiği ilk çekilme. Dahası, bu düzenleme Lübnan, İsrail ve ABD'nin Roma'da bir araya gelerek yürüttüğü müzakerelerin sonucunda ortaya çıktı. Şimdi yapılması gereken, bu sürecin üç köyle sınırlı kalmasını engellemek ve geri çekilme çerçevesini genişletmek için sürdürülebilir diplomatik baskı oluşturmak. Kongre ve Amerikan kamuoyu bunu açıkça talep edebilir; üstelik bu, somut ve ulaşılabilir bir hedef.

İkinci olarak, Hamaney'in öldürülmesine ilişkin bir Kongre soruşturması hâlâ mümkün ve böyle bir soruşturmanın etkisi bu tek olayın çok ötesine geçebilir. Just Security'nin soruşturma ve duruşma çağrısı yalnızca sorumluların belirlenmesiyle ilgili değil. Asıl mesele, ABD'nin az önce ihlal ettiği güvenlik sınırını yeniden oluşturup oluşturmayacağı. Aksi halde bu tür "lider kadrosunu ortadan kaldırma" operasyonları, gelecekte hangi parti iktidarda olursa olsun, ABD'nin farklı çatışmalarda başvurabileceği sıradan bir yöntem haline gelebilir. Washington'da bu sınırı yeniden çizmek için hâlâ mücadele edilebilir.

* Macela Carmo dos Santos; uluslararası kalkınma, insani yardım ve küresel sağlık alanlarında çalışan, Orta Doğu siyaseti, ABD'nin bölge politikaları ve İsrail odaklı dış politika konularını kaleme alan bir uzman ve analisttir.

Kaynak: Foreign Policy in Focus (FPIF)

***

Kaynak link: https://fpif.org/the-widening-arc-of-israeli-led-regime-change/