- Sol Parti Eşbaşkanı Ines Schwerdtner: “Kürtlerin özgürlük, demokrasi ve kendi kaderini tayin mücadelesinde yanlarında duruyoruz. Bu tutum, Türk hükümetinin politikalarını eleştirmeyi, yereldeki demokratik yapıları ve hakiki bir barış sürecini desteklemeyi gerektirir. “
- “Türk tarafının da barış yönünde somut adımlar atması gerekiyor. Buna Abdullah Öcalan ve tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması ile Kürt hareketine siyasi bir gelecek perspektifinin sunulması da dahildir.”
MUHAMMED KAYA
Alman Sol Parti (Die Linke) Eşbaşkanı Ines Schwerdtner, Haziran ayında Potsdam’dadüzenlenen kongrede delegelerin yüzde 85’inin oyunu alarak yeniden eşbaşkan seçildi.
Federal hükümetin, sosyal devletin tasfiyesini ve militarizasyonu tırmandırdığını. Tam da bu noktada parlamentoda, sokakta ve fabrikalarda güçlü bir Sol Parti’ye ihtiyaç olduğunu vurgulayan Schwerdtner, partisinin yeni dönem siyasi hattını, Almanya’da yükselen sağı ve derinleşen sosyal krize karşı mücadele stratejisini ANF’ye anlattı.
Schwerdtner ayrıca Almanya’da Kürt hareketine yönelik kriminalizasyon uygulamalarından Türkiye’nin Rojava’ya yönelik politikalarına, göç ve sığınma hakkından Ortadoğu’daki barış arayışlarına kadar gündemin önemli başlıklarını değerlendirdi.
Potsdam’daki kongrede yeniden eşbaşkan seçildiniz. Bu sonucu ve Die Linke’nin yeni dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeniden seçilmekten ve elde edilen sonuçtan elbette büyük memnuniyet duyuyorum. Bu sonuç, izlediğimiz siyasi hattın onaylandığını gösteriyor. Birçok insanın yeniden umutlanmasını ve güçlü bir sol güç adına mücadele etmesini sağladık. Bunda, insanların yüksek kiralar ve sosyal adaletsizlik gibi somut sorunlarıyla her gün ilgileniyor olmamızın büyük payı var. Aynı zamanda federal hükümetin politikalarına karşı protestolar örgütlüyoruz.
Partimiz son yıllarda birçok noktada yenilendi. Uzun zamandır olmadığı kadar canlı ve güçlü; ayrıca çok sayıda genç ve kararlı üye kazandık. Bundan gurur duyuyorum ve bu çizgiyi sürdürmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Çünkü sınamalar büyük: Federal hükümet, sosyal devletin tasfiyesini ve militarizasyonu tırmandırıyor. Tam da bu yüzden parlamentoda, sokakta ve fabrikalarda güçlü bir Sol Parti’ye ihtiyaç var.
Sağın siyasette belirleyici olduğu bir dönemde Die Linke kendi gündemini oluşturabiliyor mu?
Biz muhalefetteyken de bir şeyleri değiştirmek istediğimizi söyledik ve tam olarak bunu yapıyoruz. Kira konusunda federal hükümet üzerinde ağır bir baskı kuruyoruz. Servet dağılımı meselesini ve dolayısıyla servet vergisini yeniden gündeme getiriyoruz. Sosyal devletimizi aslında kim finanse ediyor ve kimin artık adil bir katkı sunması gerekiyor?
Sosyal soruyu ve adalet arayışını yeniden merkeze taşıyoruz. Rahatsız edici olsa bile uluslararası hukuka uyulması gerektiğini vurguluyoruz. Sözde “merkez” siyasetin sosyal kısıtlamalar ve ayrımcılıkla sağın zeminini beslediği bir ortamda, güçlü bir sol ses tam da bu yüzden hayati önem taşıyor. Aşağıdakileri ezmeyen ve insanları birbirine düşürmeyen; aksine yaşamı yeniden ödenebilir kılan bir alternatifin var olduğunu göstermek istiyoruz.
Almanya’da sağın yükselişiyle birlikte sosyal haklar, demokratik özgürlükler ve protesto hakkı üzerindeki baskılar da artıyor. Die Linke bu gelişmelere karşı parlamentoda ve sokakta nasıl bir mücadele yürütecek?
Kendimizi hem iş yerinde hem de sokakta demokrasi ve söz hakkının kalesi olarak görüyoruz. Grev hakkını, gösteri yapma hakkını ve insanların müdahil olma ile protesto etme hakkını savunuyoruz. Demokratik haklara yönelik otoriter hamlelerin karşısında kararlılıkla duruyoruz. Bunu hem Federal Meclis’te hem de parlamento dışında yapıyoruz.
Sendikalarla, sosyal derneklerle, çalışanlarla ve gençlerle birlikte güçlü bir toplumsal hareket inşa etmek istiyoruz. Özellikle zorunlu askerlik hizmetine karşı çıkan gençlerin politik bir sese ihtiyacı var. Die Linke, bu farklı mücadele hatlarını bir araya getirmeye katkı sunabilir ve sunmalıdır.
Almanya’da göç ve sığınma politikaları giderek kısıtlanıyor. Bu alanda nasıl bir politika savunuyorsunuz?
Biz insani bir göç politikasını ve güvenli kaçış yollarını savunuyoruz. Aynı zamanda göçün kök nedenleriyle; yani yoksullukla, savaşlarla, iklim krizinin sonuçlarıyla ve küresel adaletsizlikle mücadele etmeliyiz. Amacımız, kimsenin kaçmak zorunda kalmadığı bir dünya olmalıdır. Ancak korumaya ihtiyaç duyan ve bize gelen herkes güvenli ve insani bir yola sahip olmalıdır.
Burada yaşayan insanlara ilk günden itibaren çalışma, dili öğrenme ve toplumsal yaşama katılma imkânı verilmelidir. Entegrasyon; ayrımcılıkla değil katılım, çalışma, eğitim ve sosyal temaslar aracılığıyla sağlanır.
Federal hükümet ve özellikle CDU şu anda tam tersi bir yol izleyerek AfD’nin göç politikasını giderek daha fazla devralıyor. Sınırlar kapatılıyor, on binlerce federal polis görevlendiriliyor ve Ceuta’daki son durumda görüldüğü üzere federal hükümet, İspanya ile dayanışma içinde ortak bir Avrupa çözümü aramak yerine Giorgia Meloni gibi aşırı sağcıların yanında saf tutuyor.
Ekonomik kriz karşısında işçilerle göçmenleri ortak bir sosyal adalet mücadelesinde nasıl buluşturacaksınız?
Sağın ve giderek muhafazakârların da benimsediği strateji, aşağıdakileri ezmek ve insanları birbirine düşürmektir. Bundan nihayetinde zaten çok şeye sahip olanlar kazançlı çıkıyor. Biz bu düşüncenin karşısına başka bir anlayış koyuyoruz: Toplumu ayakta tutan işçi sınıfıdır. Bunlar otobüs şoförleri, bakım çalışanları, tezgahtarlar ve milyonlarca diğer çalışandır. Nerede doğdukları veya hangi dili konuştukları fark etmeksizin; hepsinin iyi ücretlere, ödenebilir konutlara ve hasta olduklarında ya da desteğe ihtiyaç duyduklarında yanlarında olan bir sosyal devlete hakkı vardır.
Bu yüzden aşağıdakileri hedef almıyor, en tepeye bakıyoruz: Devasa servetlere, süper zenginlere ve birkaç aile içinde el değiştiren milyonluk, milyarlık miraslara... Bu yukarı-aşağı çelişkisini yeniden görünür kılmalıyız. Türkiyeli komşunuz ya da Suriyeli iş arkadaşınız sizin hakkınızı elinizden almıyor. Sorun, büyük servetleri korurken sosyal devleti kısıtlayan siyasettir.
İşte tam da bu yüzden insanları örgütlüyoruz; kira kampanyalarımızda, kapı kapı yaptığımız görüşmelerde veya sosyal danışmanlık saatlerimizde... Birinin nereden geldiği veya hangi dili konuştuğu bizi ilgilendirmez. Burada yaşayan herkesin kararlara katılmasını ve demokrasiye dahil olmasını istiyoruz. Bu nedenle burada sürekli olarak yaşayan herkes için seçme ve seçilme hakkını savunuyoruz.
Die Linke, Almanya’da Kürt hareketinin ve antifaşist grupların kriminalizasyonuna karşı daha aktif bir tutum alacak mı?
Die Linke, kurulduğu günden bu yana Kürt hareketinin ve Kürt halkının yanında dayanışma içinde yer almıştır. Bu durum, hem kendi kaderini tayin etme mücadelesi hem de buradaki toplumsal katılım için geçerlidir. Gösteri ve protestolara her zaman birlikte katıldık, bundan sonra da katılmaya devam edeceğiz.
Ayrıca, siyasi ifade olanaklarına yönelik baskı ve kısıtlamaların çoktan Kürt hareketini aşan bir boyuta ulaştığına şahit oluyoruz. Diğer protesto hareketleri de giderek artan bir baskıyla karşı karşıya. Semboller, kavramlar veya siyasi sloganlar yasaklandığında, bu durum demokratik ve özgürlükçü hareketleri ağır şekilde kısıtlayabilir. Bu nedenle dayanışma içinde bir arada durmalıyız. Parlamentoda Cansu Özdemir ve Bodo Ramelow gibi Kürt hareketi ve azınlık hakları için mücadele eden güçlü seslere sahibiz.
Türkiye’nin Kürtlere yönelik politikası ve Rojava’daki gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alıyorsunuz? Kürt sorununun çözümü ve kalıcı bir barış için hangi adımların atılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Türk hükümetinin Kürtlere yönelik askeri şiddetini kınıyor; demokratik özerk yönetimi ve kendi kaderini tayin hakkını destekliyoruz. Alman kamuoyunda Kürt özgürlük ve direniş hareketlerinin yalnızca sözde İslam Devleti’ne (DAİŞ) karşı mücadelede ihtiyaç duyulduğunda destek görmüş olması beni özellikle rahatsız ediyor. Dayanışmamız, Kürt güçlerinin o an Almanya veya Batı’nın dış politika çıkarlarına hizmet edip etmediğine bağlı olamaz. Kürtlerin özgürlük, demokrasi ve kendi kaderini tayin mücadelesinde yanlarında duruyoruz.
Bu tutum; Türk hükümetinin politikalarını eleştirmeyi, aynı zamanda yereldeki demokratik yapıları, yeniden inşayı ve hakiki bir barış sürecini desteklemeyi gerektirir. PKK’nin silah bırakması ve güçlerini çekmesi önemli bir adımdı. Şimdi Türk tarafının da barış yönünde somut adımlar atması gerekiyor. Bizim için buna Abdullah Öcalan’ın ve tüm diğer siyasi tutsakların serbest bırakılması ile Kürt hareketine siyasi bir gelecek perspektifinin sunulması da dahildir.
Son olarak Kürt kamuoyuna ve okurlarımıza ne söylemek istersiniz?
Bu söyleşi için çok mutlu oldum. Partimizde çok sayıda Kürt yoldaşımız aktif mücadele yürütüyor. Kürt derneklerinde ve ortak etkinliklerde bulunmaktan her zaman mutluluk duyuyoruz. Bu da dayanışmanın somut olarak yaşatılabildiğini gösteriyor. Sadece birlikte kutlamalar yapmakla kalmayıp sosyal adalet, demokrasi, barış ve kendi kaderini tayin hakkı için siyaseten omuz omuza mücadele ettiğimiz için gurur duyabiliriz. Yeni buluşmaları ve iş birliğimizi sürdürmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.