• “Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı, sadece Kürt meselesinde demokratik çözümün önünü açmakla kalmadı, aynı zamanda Kürtler arası nitelikli diyaloğun gelişmesinde de buz kırıcı bir işlev gördü.”
  • “İlerlemeci tarih, Kürtler için birlikten varlığa değil, varlıktan birliğe doğru bir akış halindedir. Bugünden itibaren Kürt siyasi partilerinin, sivil toplum örgütlerinin ve bireylerin sınanacağı alan da ulusal birlik olacaktır.”
  • “Kürt ulusal birliği, sadece bir ulus olmanın gerektirdiği bir durum değil, aynı zamanda bölgesel çelişkiler ve gerilimler karşısında bir güvenlik sigortasıdır.”

GÜLCAN KAÇMAZ SAYYİĞİT*

Kainat içinde küçük olmasına rağmen dünya, muazzam bir çeşitliliğin mekanıdır. Bir kıtadan diğerine iklimler değişirken kısa mesafeler içinde dahi insanların inançları ve dilleri farklılaşır. Çelişkilerle dolu doğa, yalnızca kıtalar arasında değil, bir ülkenin veya kentin sınırları içinde dahi değişim ve dönüşüm gösterir. Doğanın diyalektiği, tüm farklılık ve zıtlıklara rağmen çeşitlilik ve çoğulculuk içinde uzlaşmaya kapı aralayan bir işleyişe sahiptir. İnsan ise doğanın bir parçası olmak yerine ona hükmetmeyi tercih ederek ulus devlet anlayışıyla farklı kültür, dil, renk ve inançların karşısına dikildi. Böylece çeşitliliğe ve çoğulculuğa savaş açıldı; “tek dil, tek devlet, tek bayrak, tek renk, tek düşünce” anlayışı adeta kapitalist modernitenin amentüsü olarak kabul edildi.

Kürt halkı da on yıllardır dayatılan tekçiliğin baskısı altında yaşamını sürdürdü. Tarihsel Kürdistan coğrafyası, uluslararası ve bölgesel güçler tarafından parçalandı; çizilen sınırlar içinde dahi Kürtlerin bir ulus olarak yaşamasına tahammül edilmedi. 20’nci yüzyıl boyunca ulus devletler, tam bir eşgüdüm içinde “Kürtlüğün bilince çıkmaması” için çalıştı ve ekonomik ve siyasal çıkarlarını bunun üzerinden ortaklaştırdı. Ne var ki tarihin temel dinamiği daima ileriye doğru işlerken Ortadoğu’da baskıyla unutulmaya ve bilinçaltına itilmeye çalışılan Kürtler, ağır bedeller ödeyerek kendilerini coğrafyanın bilincine çıkarmayı başardılar. Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te dile getirdiği “Varlık tanınmıştır” sözü de tam olarak buna tekabül eder.

‘Kök yasa’ bir başlangıç

Kürt ulusal varlığının tanınması, bugün Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin momentumu açısından kritik bir noktadır. Çünkü ulusal varlık sadece bir devletin sınırları içinde inkar edilmedi, Kürtlerin birbirleriyle ilişkilerinin kesilmesi de bu konseptin bir parçası oldu. Dolayısıyla Kürtlerin ulusal birlik çabaları da bir yönüyle çözümsüzlük politikalarıyla engellendi. Bu anlamda Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı, sadece Kürt meselesinde demokratik çözümün önünü açmakla kalmadı, aynı zamanda Kürtler arası nitelikli diyaloğun gelişmesinde de buz kırıcı bir işlev gördü. Tam da bu nedenle buzların kırılması sadece Kürtleri etkilemeyecek, bunun olumlu etkileri tüm Ortadoğu halkları üzerinde görülecektir.

AKP İktidarının ikircikli tutumuna ve yandaş medyanın sürece yönelik negatif diline rağmen gelinen aşama, hem sürecin rasyonel tarafı hem de gücüyle ilgilidir. Bölgesel denklemler ve küresel konjonktür de bugün tüm ulus-devletleri “demokratik müzakere” ve “demokratik uzlaşı” ile çözüme zorluyor.

Rasyonel sebeplerin yanında, Türkiye ve Kürdistan halklarının barışa duyduğu özlemin ve başta Kürt hareketi olmak üzere tarafların gösterdiği iradenin rolü de ıskalanmamalı. ‘Kök yasa’nın 467 gibi çok yüksek bir oyla kabul edilmesi de Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yaşamsallığını gösteren bir dönüm noktası oldu. Bununla sürecin işlemeye başladığı 17 aylık  takvimde yeni bir eşik daha aşılmış oldu.

Elbette Kürt meselesinin çözümünden hala çok uzaktayız. Bir yasayla çözümün mümkün olacağını öne sürmek, Kürt ve Kürdistan meselesinin tarihsel derinliğini ve mücadele geçmişini ıskalamak olacaktır. ‘Kök yasa’nın Meclis’te kabul edilmesi, Kürt meselesinin tartışıldığı zemin açısından hayati bir önemdedir fakat meselenin çözümünde bir “son” değil, bir “başlangıç” olduğu ve olacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Çünkü devlet organlarının ilerleyen süreçte nasıl bir mekanizma işletecekleri ve Milli Güvenlik Kurulu’nun teyit ve tespit kapsamında raporunu hangi sürede ve ne tür kıstaslara göre hazırlayacağı sürecin momentumu açısından önemli handikaplardır. Bundan kaçınmak için süreç zamana yayılmamalı, hukuki ve demokratik yaklaşım esas alınmalı, dönüşler bürokratik detaylarla çileye dönüştürülmemeli, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve onun liderine yaklaşımda negatif dil terk edilmelidir.

 

Ortadoğuda kaybet–kaybet düğümü

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, sadece Türkiye’de değil; tüm Ortadoğu’da ciddi etkiler yaratan bir süreç olarak gelişti. Dört parça Kürdistan’daki Kürtlerin birlikte yaşadıkları devlet ve halklarla ilişkilerinde ciddi gelişmeler yaşanıyor. Her ne kadar kural ve hukuk ilkelerinin askıya alındığı (veya minimize edildiği) “yeni dünya düzeni”, mevcut ulus devletleri merkezileştirme kapsamında güçlendirmek istese de bunun bölge halklarını görünmez kılarak gerçekleştiremeyeceğinin de farkında. Dolayısıyla yüzyıl boyunca Kürtlerin ve diğer halkların inkarı üzerinden işleyen düzen çökmüştür. Bu düzeni tekrar işler hale getirme gayretinin, ortaya çıkaracağı ticari ve ekonomik maliyet açısından artık hiç kimse için “kazançlı” bir seçenek olmadığı da ortadadır.

Bu nedenle Kürtler ile sınırları içinde yaşadıkları devletler açısından demokratik bir uzlaşı kaçınılmaz görünmektedir. Bunun objektif nedenlerini ortaya koymak, geleceğin nasıl inşa edileceğinin pusulası olacaktır. Bugüne kadar küresel ölçekte kapitalist modernite anlayışıyla birçok ulus devlet birliği gerçekleştirildi. Ortadoğu’da da bunun küçük ölçekli versiyonları ortaya çıkarken halkların talepleri görülmedi, sorunları çözümsüz bırakılarak sürekli bir iç savaş psikozuyla güvenlik cenderesi inşa edildi. Böylece çözümsüzlük, otoriter iktidarın manipülasyon aracına dönüşürken bir “kaybet-kaybet” düğümü oluştu. Ulus devlet, doğanın değişim-dönüşüm diyalektiği karşısında direndikçe katılaştı, esnekliğini yitirdikçe akut bir sonuçla karşı karşıya kaldı.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, bu düğümü çözerek bir “kazan-kazan” ilişkisi yaratmanın yolunu açabilir. Sürecin etkisiyle, diyalog kanalları sonuna kadar açılmış; sorunların karşılıklı müzakere edilmesi mümkün hale gelmiştir. Yine Kürtler arası ilişkilerde de bir canlılık oluşmuş, birlik çalışmaları ivme kazanmıştır. Özellikle Kürt toplumunda ulusal birlik – süreç arasındaki doğrusal ilişki kavranmış, sürecin akıbeti konusunda “Öncelikle kendimize güveniyoruz” inancı pekişmiştir. Geçmişte Kürtlerin birliğini engellemek için her türlü politik oyuna başvuran devletlerin, Kürtlerin ulusal birliğinin çatışmaların çözümünde bir avantaj olduğuna ikna olduklarını söylemek için erken olsa da bu ihtimal çok da uzak değil.

 

Tarihten ulusal birlik dersleri

Modern “ülkeler” dönemi, bir yönüyle “ulusların birleşmesi” hamlelerinin doğal bir sonucu olarak başladı. Japonya’dan Amerika’ya kadar uzanan “birlik” arayışlarının başarısıyla mevcut toplum profiline ulaşıldı. Yüzlerce krallık, cumhuriyet ve düklük sistemi içinde varlığını sürdüren bazı Avrupa halkları da günün sonunda “birlik” olmayı başardı. Birlikten varlığa doğru ilerleyen tarihsel bir süreç yaşandı.

Buna karşın Kürtler açısından tarihin böyle akmadığı söylenebilir. Çünkü “ulusal birlik sorunu”, en erken 17’nci yüzyıldan itibaren kronik bir sorun haline gelmeye başlamıştır. Bu nedenle ilerlemeci tarih, Kürtler için birlikten varlığa değil, varlıktan birliğe doğru bir akış halindedir. Bugünden itibaren Kürt siyasi partilerinin, sivil toplum örgütlerinin, aydınlarının ve bireylerinin sınanacağı alan da ulusal birlik olacaktır.

Buradan geriye dönüp Ehmedê Xanî’nin ferasetine yeniden dikkat kesilmek gerekir. Çünkü 333 yıl önce yazdığı Mem û Zîn, bir aşk mesnevisi olmasına rağmen Kürtler arasındaki parçalanmayı da resmeder ve buna yönelik bir reçete sunar. Xanî, “ulusal birlik” ile Kürtlerin önünde açılması muhtemel tüm olasılıkları adeta “Ger dê hebûya me îttîfaqek” sözüyle birlik şartına bağlar. Oradan Haci Qadirê Koyî ve Celadet Ali Bedirxan’a uzanan gelenek, Qazî Muhammed’le buluşmuş ve Kürt Özgürlük Hareketi ile bugünkü aşamaya taşınmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki Kürtlerin mücadele serencamı aynı zamanda iniş ve çıkışlarla doludur. Bölgesel ve uluslararası anti-Kürt ittifaklar hiçbir zaman eksik olmamış, Kürtlerin en kritik eşikleri geçme aşamasına geldiği dönemlerde devreye girmiştir.

Mahabad’da Kürdistan Cumhuriyeti’nin yaşadığı akıbet, Kürtler açısından derslerle doludur. 1946’da da uluslararası güçler, son aylarda Rojava’da açığa çıktığı şekliyle, ekonomik çıkarlar doğrultusunda bölgesel güçlerin yanında hizalanmıştır. Aynı dinamik, 1975’te Cezayir Antlaşması’yla Güney Kürdistan’da da devreye girmiş ve Kürtlerin statüsü hedef alınmıştır. Bu nedenle Kürtler, özgürlük mücadelesinde daima “kendi özgün gücüne dayanmak” gerektiği ilkesini akıllarının bir köşesine kazımışlardır.

Burada Kürtler açısından asıl ders, kendi aralarında ittifak kuramamanın ve birlik olamamanın sonuçlarında yatmaktadır. Çünkü Mahabad deneyiminin başarısızlığı yalnızca ulus devletlerin müdahalesiyle açıklanamaz. Öyle olsaydı, Qazî Muhammed vasiyetinde “Allah aşkına, birbirinizi tutun ve birbirinize destek olun” çağrısında bulunmazdı. 1975 yılı da benzer şekilde derslerle doludur. Uluslararası güçlerin bölgesel devletlerle kurduğu çıkar ilişkilerinin hedefi Kürt otonomisi olmuştur. Ancak asıl sınama, bunun karşısında Kürt partilerinin daha fazla birlik olmak yerine parçalanmaya gitmesidir. Mevcut örgütlü yapıların zayıflamasının, Güney Kürdistan’da büyük katliamlara giden yolun açılmasına da neden olduğu unutulmamalıdır.

Son dönem birlik girişimleri

Kürt halkının sınırları aşan ulusal birlik ruhu, özellikle politika yapıcılara önemli bir sorumluluk yüklüyor. Bugün Kürtlerin bir araya gelmesini engelleyen faktörler, çizilen sınırlar, örülen duvarlar ve dikenli teller değildir. Çünkü fiziki engellerin zihinlerde ve yüreklerde nasıl aşıldığı, yakın dönem deneyimlerinde açıkça görüldü. Aşılması gereken asıl engeller; aşiret eğilimleri, ekonomik çıkarlar ve ideolojik farklılıklardır. Bunların aşılabileceğine yönelik umudu pekiştiren birçok gelişme sadece bir yıl içinde yaşandı. Kürt kadınlarının birlik platformları oluşturarak dört parçayı ve diasporayı kapsayan konferanslar düzenlemesi ile Qamişlo’da Kürt Ulusal Birliği ve Ortak Tutum Konferansı’nın gerçekleştirilmesi, bunun en somut göstergeleridir.

Bugün Kuzey Kürdistan’da da Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin etkisiyle birlik çalışmaları önemli bir ivme kazanmıştır. Öyle ki 2024 yılından itibaren başlayan birlik çalışmaları ve buluşmaları, 11 Mayıs 2025’te Demokratik Birlik İnisiyatifi’nin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu kapsamda Kürdistan’da yaşayan farklı halklar ve inanç grupları bir araya gelmiş; siyasi partiler ve sivil toplumun katılımıyla geniş bir birlik imkanı ortaya çıkmıştır. Özellikle 26 Temmuz 2025’te Bazid’de Ehmedê Xanî’ye ithaf edilen ulusal birlik konferansı Kürtler arasında büyük heyecan yarattı. 11 Ekim 2025’te Mardin’de düzenlenen halklar ve inançlar konferansı ise karşılıklı saygı çerçevesinde bir arada yaşamın mümkün olduğunu gösterirken Demokratik Ulus perspektifine yönelik inancı güçlendirdi.