• 'İslam Devrimi' söz dağarcığının, yaptırımlar, savaşlar ve devlet-halk arasındaki uçurum nedeniyle tükenen bir toplumu mobilize etmede iflas ettiğinin dolaylı itirafları görülüyor.

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın, 23 Mayıs gecesi İran ile bir anlaşmanın hazır olduğunu açıklamasından kısa süre sonra, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bagayi, “X” platformunda dikkat çekici ve olağanüstü milliyetçi bir paylaşım yaptı. Bagayi, örtülü şekilde “Yeni Romalılar” olarak nitelendirdiği kesimlere (Amerikalılar ve İsrailliler) karşı Kerbela, Hayber ya da İslami Direniş gibi geleneksel dini söylem dağarcığına başvurmadı; İslam öncesi tarihine yönelerek Partlar ile Sasanileri çağırdı.

Bagayi, İranlıların tarih boyunca işgalcilere karşı dik durduğunu savunarak, ilk paylaşımda M.Ö. 53’teki Carrhae (Harran) Savaşı’na atıf yaptı. İkincisinde ise Arap Philip ve Şapur I ile Sasaniler lehine yaptığı barış antlaşmasına işaret ediyordu; bu, Şapur’un zaferler dizisinin bir parçasıydı ve 260'ta Edessa (Riha/Urfa) yakınlarında İmparator Valerianus’un esir alınmasıyla doruğa ulaşacaktı. Hüseyin Cumo, Suriyeli Kürt bir yazardır. Kürt sorunu üzerine birçok siyasi ve sosyal araştırma raporu kaleme almıştır. 'Silahlı Hankahlar: Kürt Nakşibendilik Tarikatının Siyasi Tarihi' ve 'El-Anbar: Çayır Savaşlarından İpek Yoluna' kitaplarının yazarı Rojavalı Hüseyin Cumo, Kürt Araştırmaları Merkezi'nde makalesinde bu durumu analiz etti:

Harran Savaşı

Carrhae Savaşı ya da Harran Savaşı, Roma tarihinin en ünlü yenilgilerinden biri ve eski İran hafızasında en canlı şekilde hatırlanan zaferlerden biridir. Daha küçük bir Part ordusunun, ağır zırhlı ve görünüşte üstün Roma kuvvetlerini, Roma’nın en güçlü adamlarından Marcus Licinius Crassus komutasında ezme kabiliyetini ortaya koymuştur. Savaş, M.Ö. 53’te Mezopotamya’da, bugünkü Harran yakınlarındaki Carrhae şehrinde gerçekleşti. Savaş, Roma açısından tam bir felaketle sonuçlandı. Crassus, Surena ile yapılan kaotik görüşmeler sırasında öldürüldü ve ordusunun büyük kısmı imha edildi ya da esir alındı. Tarihin en sembolik ayrıntılarından biri şuydu: Surena, Crassus’un kesik başını ve ellerini, o sırada bir tiyatro oyunu izleyen Kral II. Orodes’e gönderdi. Oyunda kesik bir başa ihtiyaç duyulduğu için kral, Crassus’un başının kullanılmasını emretti. Savaşın en önemli sonuçlarından biri, Fırat Nehri’ni iki büyük dünya arasında sınır olarak tesis etmesiydi: Batıda Roma, doğuda ise İran-Part gücü. Yüzyıllar sonra Safeviler ile Osmanlılar arasında savaş çıktığında Şah İsmail, devleti için hayal ettiği sınır haritasını batıda Fırat Nehri ile sınırlamıştı.İşte bu nedenle savaş, modern İran söyleminde hâlâ canlıdır, çünkü eski ve güncel sembolizmi arasındaki benzerlik çarpıcıdır: Kendine aşırı güvenen büyük bir Batılı güç, araziyi iyi bilen, manevra savaşı ve yıpratma taktikleri konusunda usta bir rakiple çarpışır. İranlı sözcünün tam da bu siyasi anlamı kastettiği açıktır.

Edessa Savaşı

Carrhae’den yaklaşık 300 yıl sonra Roma-İran çatışması yeni bir formda yeniden ortaya çıktı. Part İmparatorluğu çökmüş, yerine daha merkeziyetçi ve hırslı Sasaniler geçmişti. Bu bağlamda 3. yüzyılda hüküm süren Sasani kralı Şapur I, Roma’ya karşı bir dizi savaş yürüterek doğudaki en önemli rakiplerinden biri hâline geldi. Roma kayıtlarına göre; İmparator Gordianus III, doğu seferine çıkmış, ancak sefer sırasında ölmüştü. Sasani anlatısına göre ise Şapur, 244’teki Misiche Savaşı’nda Roma ordusunu yenmiş, Gordianus’u öldürmüş ve halefi Arap Philip, Şapur’a barış için yalvarmak zorunda kalmış, 500 bin denarius ödemeyi kabul etmişti. Bu metin, Şapur’un Ka’be-i Zerdüşt’teki ünlü kitabesindedir: “Sezar Philip bize gelip şartlarımızı kabul etti, canının kurtulması için 500 bin denarius ödedi ve haraçgüzârımız oldu.”

Şapur’un Naqş-e Rostam’daki kaya kabartmalarında at sırtında zafer pozunda, önünde diz çökmüş bir Roma imparatoru barış dilenirken ya da teslimiyet gösterirken tasvir edilir. Bu sahne, başka bir imparatorun esir alınması anısıyla da bağlantılıdır: Arap Philip ismen anılırken, 260’ta Edessa yakınlarında Valerianus’un esir alınması Roma tarihinin en büyük aşağılanmalarından biri olarak kaydedilmiştir.

Pers milliyetçiliği

İran’a karşı 12 Gün Savaşı, 24 Haziran 2025’te sona erdi. 12 Gün Savaşı’ndan bu yana İran’da rejimin kendisi tarafından, kendisi için gerçekleştirilen esnek ve devrimci olmayan bir ideolojik değişim yaşandı. Büyük İranşahr tarihine (antik, İslam öncesi İran) açıklık, kamusal söylemin bir parçası hâline geldi ve İran’ın kamusal alanlarında yer buldu.

Geti ajansının muhabiri, 16 Temmuz 2025’te 12 Gün Savaşı sonrası Tahran’ın Vanak Meydanı’na dikilen bir billboardın fotoğrafını çekti. Billboard’da efsanevi Pers okçusu Araş yer alıyor ve Farsça bir dizeden “İran uğruna ruhumu yaya koyuyorum… Araş’ın oku gökyüzünü deler” şeklindeki alıntı yer alıyordu. Bu dize, büyük şair Siyavuş Kasrayi’nin 1959’da yazdığı ve Araş’ı yeniden canlandıran en ünlü şiirden esinlenmiştir. Kasrayi, bu şiiri Tudeh Partisi’nin askeri kanadının önde gelen isimlerinden, Şah rejimi tarafından 1958’de idam edilen Hosro Ruzbeh anısına yazmıştı.

Firdevsi’nin Şehname’si başta olmak üzere epik Pers mirası, Araş’ın adını İran kolektif hafızasında canlı tuttu. Araş, Şehname’de Rüstem, Zal veya Sohrab gibi merkezi kahramanlardan biri olmasa da, İran tarihinin mitolojik başlangıç döneminde tek bir olayda anılır. 1010’da Gazneli Mahmud'a ithaf edilen eserde Araş’ın adı geçer, ancak ana kahramanlar arasında yer almaz. Buna rağmen Kasrayi, şiirinde Araş’ta somutlaşan ağır bir İran/Pers milliyetçiliği sembolünü yakalamıştı.

İran mitolojik hafızasında okçu Araş, yenilgi ve çöküntü anında ortaya çıkar. İran ile Turan (eski İran hayalindeki doğudaki efsanevi düşman) arasındaki savaş uzamış, ülke tükenmiş, toprak halkına dar gelmiş ve sınırlar tartışmalı hâle gelmişti. O dönemin varoluşsal sorusu şuydu: İran nerede başlar, nerede biter?

Sınırların tek bir ok atışıyla belirlenmesine karar verildi. Ok nereye düşerse İran’ın toprağı oraya kadar uzanacaktı. İşte o anda, ne taçlı bir kral ne de komutan olan, halktan bir adam olan Araş öne çıktı. Araş, yüksek bir dağa (en meşhuru Tabaristan bölgesindeki Demavend Dağı) tırmandı ve şafakta yayını gerdi. Oku bırakmadan önce tüm varlığını, gücünü, nefesini, hayatını ve ruhunu okuna kattı. Atış tam bir fedakârlıktı. Ok dağları ve ovaları aşarak çok uzaklara gitti ve İran’ın sınırları en uç noktaya kadar yeniden çizildi. Araş oku bırakınca hayatta kalamadı. Bazı anlatılarda bedeni parçalandı, bazılarında ise kayboldu; en derin sembolik anlamda ise kurtardığı toprağın bir parçası oldu. Turan istilasından ülkenin onurunu geri almak için canıyla ödedi.

Bu nedenle Araş, İran kültüründe son derece güçlü bir sembol olarak kaldı: Doğaüstü güce ve epik düellolara sahip Rüstem değil, tek, kısa ve ebedi bir olayın kahramanıdır. Güncel siyasi değeri de buradan gelir. “Muhafız Hukukçu” rejimi, kırılgan bir anda onu çağırmıştır. Tahran meydanındaki billboardda İran füzeleri Araş’ın okuyla birlikte fırlatılıyordu. İran, 12 Gün Savaşı sırasında İsrail’e yüzlerce füze fırlatmıştı; bu yüzden Şehname’den Araş’ı çağırmak, füze programının meşrulaştırılması anlamına geliyordu.

Billboardın yayınlanmasından sonra Washington Post muhabiri Yeganeh Torbati, bunu yavaş ama sürekli bir kayma olarak yorumladı: 1979’dan beri kendini Şii dini sembolizmi içine kapatan İslam Cumhuriyeti rejiminin, antik tarihe ve açık bir söyleme geçişi.

Kiros’un peşinde

1979’dan beri rejimin meşruiyeti İslam Devrimi, Velâyet-i Fakih, siyasi Şiilik ve Filistin üzerine kurulmuştu. Kiros, Darius, Partlar ve Sasaniler gibi krallar siyasi-tarihsel söylemde yer almıyordu. Bu yüzden İslam öncesi Pers tarihi hassas bir konuydu, ancak Muhafız Hukukçu rejimi için hiçbir zaman tartışma ve ikilemin uzağında değildi.

2015’te İbrani Üniversitesi araştırmacısı Menachem Merhavy, Iranian Studies dergisinde “Büyük Kiros’un Peşinde” başlıklı bir çalışma yayınladı. Temel fikir, İran’da Kiros figürü etrafındaki tartışmayı  incelemek ve bunu, İran kimliğinin tanımlanmasında dini-İslami bileşen ile milliyetçi-Pers bileşeni arasındaki çatışmanın aynası olarak görmekti. Menachem Merhavy’ye göre; Ahameniş hanedanının kurucusu Kiros, bu gerilimin test alanı hâline gelmişti. İran milliyetçileri için Kiros, büyüklük, hoşgörü ve antik imparatorluk devletinin sembolüydü. Din adamlarının ve İslamcı akımın bazı kesimleri için ise muğlak bir semboldü, çünkü monarşik geçmişle, özellikle Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin 1971’deki 2500. yıl kutlamalarında kullandığı Ahameniş tarihiyle ilişkilendiriliyordu.

İslam Cumhuriyeti içindeki bazı kesimler, Kiros'u milliyetçi hareketlere terk etmedi; onu dini olarak yeniden yorumlamaya çalıştı. En belirgin biçimlerden biri, onu Kur’an’da geçen “Zülkarneyn” ile ilişkilendirmekti. Böylece İslam Cumhuriyeti kimliğine uyarlanabiliyordu.

Çalışma ve konuya dair diğer literatür, eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad döneminin, antik İran sembollerini İslam Cumhuriyeti söylemine sokma girişiminde önemli bir moment olduğunu gösterir. Ahmedinejad sık sık Kiros’tan bahsetmiş, 2010’da Cyrus Silindiri’nin British Museum’dan Tahran’a getirilmesi de onun adıyla anılmıştı. Ahmedinejad sonrası dönemde Pers sembolleri resmi söylemde geri plana itildi. Rejim, pagan/Mecusi İran’ı (yöneten dini ideolojiyle uyumlu bu tanımlama) tamamen görmezden gelemiyordu.

Washington Post muhabiri Yeganeh Torbati, Temmuz 2025 tarihli makalesinde İranlı liderlerin milliyetçi duyguları harekete geçirmek için İslam öncesi dönemlere nasıl başvurduklarını izledi. Ali Hamaney, krallarla yönetilen İslam öncesi geçmişi “gurur kaynağı değil, yanılsamalar dönemi” olarak nitelendirerek küçümsediğini sıkça dile getirmişti. Bu nedenle ilk İsrail saldırısından birkaç gün sonra Hamaney’nin “antik medeniyet”i övmesi ve İran’ın “kültürel ve medeni zenginliğinin” Amerika’dan çok daha büyük olduğunu söylemesi çarpıcı bir ton değişikliğiydi. Yeganeh Torbati’ye göre Hamaney, dini kimlik yerine kültürel kimliği vurgulayarak, hem 12 günlük İsrail saldırılarıyla sarsılmış hem de yönetici din adamlarına ve dini ideolojiye giderek daha fazla mesafe koyan halkı birleştirmeye çalışıyordu. Bu, milliyetçiliğin en üst düzeyde kullanılmasıydı.

Bu girişim tekil bir olay değildi. Tahran’da antik bir Pers kralını öven billboardlar dikildi, bir başkasında mitolojik “Araş Okçusu” füzelerle birlikte yer aldı. Şiraz’da ise Persepolis (Tahtı Cemşid) yakınlarındaki kaya kabartmasından alıntı yapan bir billboard, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu Roma İmparatoru Valerianus kılığında, muzaffer Perslerin önünde diz çökmüş hâlde gösteriyordu.

İskoçya’daki St Andrews Üniversitesi tarihçilerinden Ali Ansari, Washington Post’a yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bütün bunları benimsemek, İslam Devrimi ideolojisinin başarısız olduğunu kabul etmek demektir. Hükümet daha önce de milliyetçi temaları kullanmıştı, ancak bu ölçekte, bu yoğunlukta ve bu kadar zor durumda değil."

İran’da çalışmış, şimdi ABD’de yaşayan sosyolog ve anket uzmanı Hüseyin Gaziyan ise İranlı liderlerin İsrail ve ABD’ye karşı mücadeleyi milliyetçi terimlerle çerçevelemesini şaşırtıcı bulmadığını, halk desteği kazanmak için ideolojilerini uyarlamaya hazır olduklarını, gerektiğinde dini vurguyu azaltabildiklerini belirtti.

Bu söylem, monarşik geçmişle kopuşu savunan ve toplumu belirli bir İslami vizyona göre şekillendiren İslam Cumhuriyeti’nin hakim ideolojisiyle kolay uyuşmuyor. Aynı zamanda son yıllarda dinden uzaklaşan halkın ruh hâline verilen bir taviz niteliği taşıyor.

Persepolis harabelerinde

Financial Times, 12 Eylül 2025’te 12 Gün Savaşı sonrası kültürel eğilimlerdeki değişimi ele alan bir dosya yayınladı. İran’ın büyük kayıplar yaşadığını ve rejimin halk devrimi korkusu taşıdığını belirtiyordu. Persepolis harabelerinde İranlı yetkililer, diplomatlar ve yerel halk, bir Ermeni orkestrasının çaldığı klasik müzik ve “Ey İran” milli marşını dinliyordu. Bu tür etkinlikler İran’da nadirdir, çünkü Şii İslam Cumhuriyeti’nin müzik ve İslam öncesi miras kutlamalarıyla ilişkisi hep karmaşık olmuştur. Persepolis’i ziyaret eden Ali Hamaney, burayı “mimari bir şaheser” olarak nitelendirmiş, ancak “ruhsuz ve tiranlığı simgeleyen” bir yer olarak da görmüştü. Buna rağmen rejim, yalnızca bu tür etkinliklere tahammül etmekle kalmıyor, ekonomik sıkıntılar ve yıkıcı savaş nedeniyle hayal kırıklığına uğramış halkı kazanmak için onları organize ediyordu.

Elbette milliyetçi Zerdüştî tarihe sığınma kampanyası direnişle karşılaşmadan ilerlemiyor. Persepolis konserinde Kültür Bakan Yardımcısı ve sanat camiasındaki en üst düzey kadın olan Nadereh Rızai, erkek yetkililer arasında ön sırada oturuyordu. Ertesi gün görevden alındı. Tahran Azadi Meydanı’nda İran’ın en ünlü sesi Homayun Şecaryan’ın katılacağı başka bir konser düzenleme çabalarının bu kararda rol oynadığı düşünülüyor. On binlerce kişinin beklediği konser ani bir kararla iptal edildi. Resmi gerekçe organizasyon için yeterli zaman olmamasıydı, ancak rejim, konserin antirejim gösterisine dönüşmesinden korkuyordu.

Araş'ı kim temsil ediyor?

Bagayi’nin Carrhae ve Şapur çağrısı ile billboardlardaki Araş ve Kiros kutlamaları, geçici bir tanıtım hevesi gibi görünmüyor. 1979’dan beri şekillendirilen İslam Devrimi söz dağarcığının, yaptırımlar, savaşlar ve devlet-halk arasındaki uçurumla tükenen bir toplumu mobilize etmede iflas ettiğinin dolaylı bir itirafına daha yakındır. Bu kayma, İslam Cumhuriyeti’nin kimliğinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor; Muhafız Hukukçu’nun doğal olarak Kiros, Şapur veya Surena’nın mirasçısı hâline geldiği de söylenemez. Yaşanan, daha çok melez bir kimlik inşası girişimidir: Pers hafızasına sahip bir İslam devrimi, antik milliyetçiliğe yaslanan dini bir rejim ve sembollerini Hüseyin ve Hayber’den Araş, Carrhae ve Naqş-e Rostam’a genişleten bir direniş söylemi. Tehlike anlarında çağrılan bir milliyetçiliktir bu.

İslam Cumhuriyeti’nin uzun süre şüpheyle baktığı ya da İslamileştirmeye ve evcilleştirmeye çalıştığı semboller, bugün rejimin varoluşsal bir iç muhasebe korkusu yaşadığı anda hayatta kalma araçlarına dönüşmüştür. Peki halk, okuyla birlikte ölen “Araş” mı olacak?