Rojhilat, Rojava'yı unutmadı

Tom Barrack ve Ahmed El Şara
- Kürtlerin Suriye’de, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yönetimi altında geçen yıl boyunca edindiği tecrübe, İran Kürtlerini önceden siyasi güvence almadan herhangi bir kara macerasına girmek konusunda daha temkinli ve isteksiz kıldı.
ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın daha çok Türkiye ve Arap sermayesine angaje olmasının sonuçlarının, Rojhilat Kürtlerinin ABD'nin yeni savaşındaki tavrını ne kadar belirlediği tartışılıyor.
ABD–İsrail’in 28 Şubat 2026’dan itibaren İran’a karşı yürüttüğü savaş planında en az tartışılan konulardan biri, Rojhilatê Kurdistan'ın neden aktif bir kara cephesine dönüşmediği sorusudur. Oysa bölgede silahlı Kürt örgütleri mevcuttur ve Başûr ile olan sınır coğrafyası, teorik olarak önemli bir operasyonel alan sunuyor. Elbette şu iki doğru akılda tutulmalı:
* İran’ın Federe Kürdistan'a doğrudan tehditler savurarak, çoğunun buradaki kamplarda bulunan Kürt partilerinden İran’a yönelik herhangi bir silahlı eyleme girişilmemesi konusunda uyarıda bulunması.
Türkiye’nin de PJAK'ın, ABD-İsrail ile birlikte İran’a yönelik herhangi eyleme kalkışmaması konusunda erken uyarılarda bulunması.
The Kurdish Center For Sduides'e (Kürt Çalışmaları Merkezi) göre; bunların hiçbiri, Kürt partilerinin ABD Başkanı Donald Trump’ın kara operasyonlarına katılma yönündeki doğrudan çağrısına neden yanıt vermediğini açıklamaya yetmez. Sorun, büyük ölçüde İran Kürt partilerinin, böyle bir katılımı desteklemesi beklenen ABD’ye duyduğu siyasi güven düzeyine bağlıdır. Bu bağlamda şu sav ortaya atılıyor: Kürtlerin, ABD Özel temsilcisi Tom Barrack’ın yönetimi altında Suriye’de geçen yıl boyunca edindiği tecrübe, Rojhilat Kürtlerini önceden siyasi güvence almadan herhangi bir kara macerasına girmek konusunda daha temkinli ve isteksiz kıldı. Elbette ABD'nin, Türk işgal saldırılarına onayı ve sessizliği, 2017'deki referandumu desteklemeyip Irak güçlerinin saldırısını seyretmesi de var. Tom Barrack’ın Mayıs 2025’te Suriye Özel Elçisi olarak atanmasından bu yana ise ABD politikası, “Suriye devletinin yeniden birleştirilmesi” önceliğine ve QSD'nin Şam’daki yeni merkezi otorite yapısına entegre edilmesine odaklanıyordu. Barrack, adem-i merkeziyetçi modellere sırt çevirip aleyhinde açıklamalarda bulununca milliyetçi merkezciler bunu Suriye içinde yeni imha savaşlarını meşrulaştırmak için kullandı. Hatta Barrack’ın Irak’taki federalizmin başarısızlığına ilişkin tartışmalı sözleri, Federe Kürdistan'a düşman hiçbir Iraklı siyasetçinin Saddam Hüseyin rejiminin düşüşünden bu yana dile getirmeye cesaret edemediği ifadelerdi ve Haşdi Şabi milisleri tarafından sevinçle karşılandı.
Barrack, Suriye'de ne yaptı?
Barrack, Suriye dosyasına girdiğinde, Washington’ın Esad sonrası Suriye’de istediği devlet modeline dair net bir vizyona sahipti: Tek otoriteye, tek orduya sahip, merkeziyetçi bir devlet ve sınırlı yerel yapılar. Bu yönelim, aşamalı bir süreçle ortaya çıktı: QSD'nin dağıtılması veya en fazla, varoluşsal olarak birlikte yaşama karşı ideolojik eğilimlerle yönetilen Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi yönünde baskı. Barrack, bu fikirleri (Türkiye-İngiltere vizyonu ile Arap sermayesinin ortaklığı) Trump yönetiminden aldığı yetkiyle sundu; bunlar ileride ABD’nin Suriye’den kapsamlı bir çekilmesine zemin hazırladı ve Washington’ın Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi ile ayrı bir uzun vadeli ortaklık görmediği yönünde tekrarlanan sinyaller gönderdi. Bu yaklaşım, Washington’ın Barrack aracılığıyla binlerce eski yabancı savaşçının “şeffaflık” şartıyla yeni Suriye askeri yapısına entegrasyonunu onaylamasıyla daha da ağırlık kazandı. Oysa daha önce bu mesele, Batı’nın Şam’la yakınlaşmasındaki en karmaşık engellerden biriydi.
Kürt perspektifinden bakıldığında, Tom Barrack şahsında Washington, HTŞ ve El Kaide çevresinden elemanların entegrasyonuna daha esnek yaklaşırken, Kürtleri kendi siyasi ve askeri formüllerinden vazgeçmeye daha fazla zorluyor, cihatçı vizyonu terk ettiğini iddia eden ancak iç çatışmalarda tüm cihatçı seferberlik araçlarını elinde tutan bir yapı lehine baskı yapıyordu.
Bölgede merkeziyetçi olmayan yönetişim modellerini uygulama çabaları, uzun yıllar süren diktatörlük ve savaşlardan yorulmuş toplumlar için vaatler taşısa da, kaçınılmaz olarak karmaşık, düzensiz, gerilemelere açık ve dış manipülasyona müsait olacaktır.
Tom Barrack’ın Suriye ve Irak’ta “federalizm işlemiyor” demesi, bir asır öncesine dayanan ve bölgeye barış, istikrar veya adalet getirmeyi defalarca başaramamış uluslararası bir düşünce kalıbını yeniden teyit etmekti. Özellikle QSD'yi Şam’daki yeni yetkililerle müzakerelerde yavaş davrandıkları için eleştirdiği açıklaması, merkeziyetçi olmayan yönetişimin çatışma çözümünün önündeki bir engel olduğu izlenimini yarattı. “Yeni merkezcilik” olarak adlandırılan yapının liderliği, bu söylemi hemen kullanarak Süveyda’daki Dürzilere kanlı bir saldırı başlatırken Kürtleri bir sonraki hedef olarak tehdit etti.
Merkeziyetçiliğin istikrarsızlığı
Kürt Çalışmaları Merkezi’nin daha önceki bir analizi, Barrack’ın iddia ettiği gibi Irak’ı istikrarsızlaştıranın federalizm olmadığını; aksine federal modele karşı yürütülen karşı saldırının, terörün ülkede yoğunlaştığı ve bir “terör kuluçkası” oluşturduğu yıllarda Irak’ı çöküşe sürüklediğini vurgulamıştı. Cihatçı ideoloji, Irak’ı yönetmeyi başaramadı, ancak ülkede yapısal bir yıkımın temellerini attı; öyle ki zafer kazananlar bile bir yıkım ve yolsuzluk makinesine dönüştü. Sonuç olarak, sorun federalizmin işlememesi değil, federalizme karşı yürütülen karşı saldırının Irak deneyimini baltalamış olmasıdır. Irak, hâlâ hem bölgelere hem merkeze tanınan yetkiler açısından çevresinden daha iyi durumdadır.
Ortadoğu’daki merkeziyetçi devletler, birlik veya istikrar üretmedi. Aksine bölünme tohumları ekti, iktidar boşlukları yarattı ve etkileri sınır ötesine taşan şiddet döngülerini ateşledi. Gücü dar elitlerin elinde yoğunlaştıran bu sistemler, kitlesel göç ve yerinden edilme dalgalarına yol açan itici faktörler üretti. Aynı zamanda otoriter yapılar, aşırılık ve terörizm için verimli ortamlar yarattı.
Bu dinamiklerin kümülatif etkileri, böyle siyasi sistemlerle ilişkili risklerin derinliğini ortaya koyuyor. Aynı otoriter merkezi modelin yeniden canlandırılmasının veya sürdürülmesinin farklı sonuçlar doğuracağını varsaymak, on yılların kanıtlarını görmezden gelmek anlamına gelir.
Rojava'da böyle olduysa
Suriye Savunma Bakanlığı, 8 Ocak 2026’da Halep’in üç mahallesindeki kürtlere yönelik üç gün süren şiddetli saldırıların ardından ateşkes ilan ettiğini duyurdu. Bombardıman, yangınlar, kitlesel yerinden edilme ve ağır ihlaller yaşandı. Artık Şam’daki yeni devletin, müzakereler tıkanınca Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde güce başvurmaya hazır olduğunu gösteren somut bir model oluştu. Washington, Ocak 2026’da Fırat’ın doğusundaki bölgelere yönelik saldırıya açıkça itiraz etmedi. Beklendiği gibi saldırı, sınırlı kalmayıp Kürtlere karşı kapsamlı bir savaşa dönüştü. Bunun üzerine QSD Genel Komutanı Mazlum Ebdî, hem Suriye güçlerine hem de özellikle ABD politikasına yönelik genel seferberlik ilan etti. Aradan birkaç gün geçtikten sonra durum daha da genişledi. İddialara göre; Suriye yetkilileri, Paris’te 'sınırlı bir operasyon' fikrini önermiş ve hiçbir itirazla karşılaşmamıştı. İki hafta sonra saldırı başladığında ise Washington, QSD'ye geleneksel desteğinden geri adım attığı sinyallerini vermeye başladı. Üstelik Reuters, üç kaynağa dayanarak Barrack’ın 17 Ocak 2026’da Kürt tarafına, ABD’nin çıkarlarının Şara ile birlikte olduğunu, QSD ile olmadığını söylediğini aktardı.
İran Kürtleri açısından bu tablo, karamsar bir izlenimi pekiştirmeye yetti: Eğer Rojava’nın Washington ile yıllarca omuz omuza mücadele ettikten sonraki kaderi buysa savaşa girip ardından kendilerini çok daha aşırı bir merkeziyetçi devletle baş başa bulacak İran Kürtlerinin kaderi ne olurdu?
Suriye modelinin etkisi
Associated Press, 6 Mart 2026’da Rojhilatê Kurdistan’daki Kürt liderlere dayandırdığı haberinde, Kürtlerin İran’a yakın zamanda bir saldırı planlamadığını, ancak ABD bir kara harekatı başlatırsa katılabileceklerini bildirdiğini duyurdu. Ancak hepsi, Kürtlerin “saldırının ön saflarında yer almaması” gerektiği konusunda hemfikirdi. Bu ifade, temkinlerinin derinliğini ortaya koyuyordu. Sorun artık ne savaşçıların varlığı ne de sınır dağlarından operasyon yapabilme kabiliyetiydi; asıl mesele, savaştan sonra kimin güvence vereceğidir.
Bu perspektiften bakıldığında, Kürt partilerinin katı tutumu daha iyi anlaşılır. Bu partiler, büyük ihtimalle Suriye deneyimini satır satır okumaktaydı. Washington’ın Rojava’yı merkezi bir devlete entegre etmeye zorlarken, Kürtlere karşı soykırım niteliği taşıyan askeri saldırılara kapı araladığını gördüler. Bu durumda çok daha güçlü siyasi ve hukuki güvenceler talep etmek kaçınılmazdı, çünkü alternatif, savaşın dışında kalmaktan daha kötü olabilir.
Savaştan sonraki gün
Rojhilat Kürtleri, savaşı kısa bir taktik an olarak değil, 'savaştan sonraki gün'e açılan bir kapı olarak görüyor. Onlar için savaştan sonraki gün, savaş gününün kendisinden daha tehlikelidir. Eğer Tahran’ı zayıflatmak veya geniş bir iç cephe açmak için katılırlar, ancak ABD’den gelecekteki siyasi sistem, adem-i merkeziyetçilik, ulusal haklar ve yeni bir otoritenin misillemesinden veya sonraki bölgesel müdahalelerden korunma konusunda net güvenceler alamazlarsa Suriye’deki Kürtlerin başına gelenden çok daha şiddetli bir İran versiyonuyla karşı karşıya kalabilirler. Suriye modeli onlara neredeyse tamamlanmış bir tablo sundu: Uzun bir savaş, Washington ile ortaklık, nispeten tutarlı bir öz yönetim yapısı, ardından merkeze dönüş için yoğun ABD baskısı ve bu yapıyı sahada koruma iradesinin giderek azalması.
Türk faktörünün önemi
Rojhilat Kürtlerini daha temkinli kılan bir başka unsur daha vardı: Suriye tecrübesi, ABD baskısının Türk itirazlarıyla nasıl kesiştiğini de göstermişti. İran içinde herhangi bir büyük ölçekli Kürt hareketi, resmi bir ABD hukuki taahhüdü olmadan, yalnızca Tahran’la karşı karşıya gelmek anlamına gelmeyecek; aynı zamanda diğer bölgesel merkezi hükümetlerin, özellikle Türkiye’nin düşmanlığını da tetikleyebilecek ve Kürt güçlerini coğrafi olarak çok yönlü kuşatılmış bir ortamın içine sokacaktı.
Olası senaryolara bakış
* Washington geçici anlayışların ötesine geçen siyasi güvenceler sunamadığı sürece İran Kürtlerinin tereddüdü devam edecektir. Bu senaryoda sınırlı bazı hareketler veya sembolik operasyonlar gerçekleşebilse de bunlar geniş bir kara cephesine dönüşmeyecektir.
* Savaş devam ederse ABD, ilerleyen aşamada siyasi taahhütler, anlaşmalar veya daha doğrudan destek yoluyla güveni yeniden tesis etmeye çalışabilir. Bu çabaların da başarısı, ABD’nin Suriye’deki Kürtlere yönelik davranışında gerçek bir değişiklik olmadığı sürece sınırlı kalacaktır. Fırat’ın doğusundan gelen olumsuz sinyaller, Kürtlerde her yerde derin endişelere yol açıyor.
* İran içindeki sahada dramatik bir gelişme, bazı Kürt partilerini şüphelerine rağmen kaosa oynayıp geniş bir cephe açmaya itebilir. Şu ana kadar elde edilen bilgiler, özellikle Kongre tarafından kabul edilmiş bir yasa şeklinde somut bir ABD taahhüdü (2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin yolunu açan Irak Özgürleştirme Yasası’na benzer) olmadan saldırının ön saflarında yer almak istememeleri nedeniyle tercih ettiği bir seçenek olmadığını gösteriyor.
Yüksek risk, sınırlı kazanç
İran savaşında “Kürt kara ordusu”nun ortaya çıkmamasının, Suriye’de yaşanan olayların ardından Kürtlerin ABD yönetimine güvenmemesinden kaynaklanması, Tom Barrack’ın tek etken olduğu anlamına gelmez. Rojhilat Kürt partilerinin başından beri savaşa girmeye hazır olup yalnızca onun yüzünden vazgeçtiği de söylenemez, ancak o, bu yeniden değerlendirmenin arkasındaki en önemli nedenlerden biri oldu ve İran Kürtlerinin katılımının yüksek risk taşıdığı, sınırlı kazanç sağlayacağı sonucuna varılmasında belirleyici rol oynadı.














