- Rejim bir şeylerin konuşulmasını yasaklayabilir, sesi ve harfi askıya alabilir ama mana rüyalarda, hayallerde duruyor. Mira’nın hiç görmediği Dersim dağlarını tanımak için ne sese ne söze ihtiyacı var. Mana o boşlukta durduğu gibi, onun döngüsünde, devr-i daiminde de öylece duruyor; rejim manaya söz geçiremiyor.
BİLGE AKSU
Sema Kaygusuz, 10 yılı bulan sessizliğini bir distopya anlatısıyla bozdu geçen ay. En son Barbarın Kahkahası’yla 2016’da Yunus Nadi Roman Ödülünü almış ve sonrasında romana pek yaklaşmamıştı. Fakat o sessiz yıllarda, 2010’ları dünya genelinde kasıp kavuran distopik fırtınaya meylediyormuş meğer. İlk olarak bir öykü taslağı şeklinde kurguladığı hikayesini genişletip Saf Canavar adıyla Metis’ten yayınladı. Kaygusuz’u okuyanlar bilir; metinleri zor ve hazmı sancılıdır. Bu son örneğimiz de aynı yolu izlemiş. İncelemenin kendisi kolay hazmedilsin diye kimi başlıklarla ilerleyelim.
Evren
Hikaye 2200’lü yılların Dersim’inde geçiyor. Bugünden bildiğimiz pek bir şey kalmamış; 100 küsur yıl evvel bir “üniter devlet” kurulmuş. Post-apokaliptik evrende insan toplulukları bulunsa da canlı türlerinin tamamına yakını ortadan kalkmış. Üniter devletin görevlendirdiği ve “bekçiler” denen bazı kişiler, doğada kalıntısına rastlanabilecek bitki ve hayvanları bulmakla vazifeli. Herhangi bir canlının kemiğine, fosiline denk gelirlerse bunu merkeze bildiriyorlar ve laboratuvarda kopyaları üretiliyor. Fakat yaşamı yeniden kurmak gibi bir motivasyon kesinlikle yok; adeta bir hayvanat bahçesi, bir botanik müzesi gibi tekil kopyalar olması yeterli. Çünkü rejim kimsenin eski dünyayı hatırlamasını istemiyor.
Öte yandan, bekçiler insan kemiklerine rastlarsa yine laboratuvara götürüp kendilerine “kimerik” kardeşler üretebiliyor; kök hücreden yeni ve yetişkin insanlar yaratmak mümkün. Fakat burada türlü türlü yasaklar var. Örneğin, herhangi bir hikaye anlatmak yasak; rüyalarınızı, hayallerinizi anlatamazsınız. Dil, yalnızca gerekli ve bilgilendirici iletişime açık. Girilmesi yasak bölgeler de var. Çok eski yıllarda, örneğin 1900’lerin sonunda kimyasalla bombalanmış, yakılmış ve askerlerin bazı “kaçakları” arayıp durduğu kutsal kabul edilen yerlere üniter devlet kamera yerleştirememiş. Çareyi o bölgeleri komple kapatmakta bulmuşlar.
Anlatıcı
Adı Karabalık Bekçisi; sorumlu olduğu türün adıyla biliniyor, zaten başkaca isim kullanmak yasak. Karabalık, günümüzün popüler deyimiyle bir hikaye anlatıcısı. Ama bunu performatif bir deneyim olarak yaşamıyor; onun anlatması gerek sadece. Daha evvel hikaye yasağını çiğnediği için iki kez ceza almış. Onu “çok sözcük bilir” diye anıyor herkes.
Karabalık aynı zamanda bu sistemin saati. Bu evrende hafıza ve zaman da insanların tasarrufunda değil. Dersim coğrafyasının katliamlarla dolu tarihini ya da bugün neden böyle bir evrende yaşadığımızı sorgulayamazsınız. Bu yüzden Karabalık bizlere bazı olayları anlatırken gök haritasının konumlarını da belirtiyor. Satürn-Ay kavuşumu varmış mesela ama art anlamı önemli değil; o sadece hikayeleri ve zamanları mühürlemekle meşgul. Aslında hikayenin evrenini değil, bildiğimiz kozmosu temsil ediyor.
Kurgu
Hikaye başladığı yerde bitiyor. Bir leoparın peşindeyiz ve son sayfadaki son kelimeyi okuduktan sonra en başa dönersek yine leoparın peşine düşüyoruz. Bunun önemi şu: Anlatının içine serpiştirilmiş en önemli unsurlardan biri döngüsellik ya da devr-i daim kavramı. Bu üniter rejim geçmişi, hafızayı yasaklasa bile ortaya bir iki karakter çıkıyor ve tüm olayları tetikleyerek evreni eski yasalarına zorlayabiliyor. O anda rejimin tüm yasakları önemini kaybediyor ve kendimizi Dersim efsanelerinden bazılarını yeniden yaşayan karakterlerin arasında buluyoruz.
Sema Kaygusuz bu distopyayı yaratırken yer yer ağdalı bir dil kullanıp mistik ve ezoterik çağrışımlar oluştursa da modern tekniklerden uzak durmuyor. İsa’dan Victor Hugo’ya, Bogdanov’dan Aleister Crowley’e birçok metinlerarası bağlam söz konusu. Türler arasında da geçişler yapıyor; klasik ben anlatıcıyla ilerlerken bazı bölümlerde ansiklopedik dile, bazılarında rejimin idari talimatnamelerine rastlıyoruz. Yazar bu kısımlarda sıradan bir baskı rejiminin kendi aparatlarını kurgusuna dahil ederek ironik bir yön de çiziyor anlatıya.
Semboller ve karakterler
Anlatıcımız Karabalık olsa da kahramanımız Mira. Başlarda birbirinden hazzetmeyen Leo’yla (leopar bekçisi) Karabalık yaratıyor onu. Leo bir gün arka bahçesinde su bulmak için toprağı kazarken 9-10 metre derinlikte bir toplu mezara rastlıyor; Dersim coğrafyasındayız, kimbilir hangi katliamın kalıntısı bu. Leo kemikleri tedirginlikle gömmeye karar verse de bir azı dişi cebine atıyor. Haftalar sonra bu azı dişe baktıkça kendi yüzünü görür gibi olunca Karabalıkla birlikte laboratuvarın yolunu tutuyorlar ve o dişten Mira yaratılıyor.
Mira Karabalık gibi hikayeci ya da Leo gibi tekinsiz ve şüpheci değil. Onda var olan tuhaflık tarihten geliyor; merak ve arzunun cisimleşmiş bir sonucu. Dünyayı ve nesneleri tıpkı Adem gibi tek tek öğrense de sezgisel bir bilgeliği var. Duvarda asılı tablodaki balığın kokusunu alabiliyor ya da ilk kez gördüğü Dersim dağlarını sanki hep oralarda yaşamışçasına tanıyor. Rejimin harıl harıl aradığı kimi bitkileri, hayvanları eliyle koymuş gibi buluyor. Leopar’ı rejime kurban vermeyecek irade yalnızca onda.
Ona bu ismi Karabalık veriyor; Mira Ceti yıldızından ve mitolojiden gelme bir isim. Eski çağlarda dev bir balina olarak tasavvur edilen Ceti’nin kalbinde parlayıp sönen canlının adı Mira. Girişte tablodaki balık kokusuyla, finalde kendi ölümünü seçen balık hikayesiyle bağlantısı da buralardan geliyor; bir canavarın kalbinde yanıp sönen ve tüm tetikleyici olayları yaratan karakterimiz. Onun gibi kemikten yaratılmış Keywan’la sonsuz uyumları, o coğrafyanın kolektif hafızasının temsili.
Felsefi arka plan
Anlatıcımız Karabalık konuşmayı sevdiği kadar düşünmeyi de seviyor, üniter rejimin yasaklarının arasında yollar açmaya çabalıyor. Örneğin hikayenin ve anlamın yasaklandığı bu evrende kendince yeni sözcükler türetiyor. Hemen hepsi Mezopotamya coğrafyasındaki eski dillerden. Mira’yı gördüğünde hissettiği o kışkırtıcı ama tedirgin hisse Mirapi (Asurca), bir bağlantıyı, bir anlamı aniden bilinçsizce fark ediverme haline de Basuq (Aramice) duygusu demiş. Dilin yetmediği yerlerde duygular devreye giriyor; dil duyguyu, duygu da dili doğuruyor.
Aynaya baktığında da kitabın evrenine dair önemli bir açılım görüyor. Ona göre düz bir cama baktığınızda arkasını, yani başkalarını görürsünüz. Fakat camlarda “sır” varsa bakışınız kendinize dönüp durur; kendinizden başkasını görmediğinizde sesler de yok olur. Çünkü insanlar, başkalarının onlara söylediği, anlattığı şeylerdir aslında. Rejim tarihi ve hafızayı ortadan kaldırdığında camları aynaya dönüştürmüştür. Üzerine bastığınız topraklardaki katliamları, bombaları, göçleri değil, yalnızca size izin verilen kadarını görürsünüz. Ayna sessizliktir diyor; üniter devlet de öyle.
Kendi hikaye anlatıcılığını düşünürken dil-düşünce meselesine de değiniyor. Sözcükten önce ne harf var ne ses ona göre; her şeyden evvel, zihnin içindeki boşlukta salınıp duran anlam var. Rejim bir şeylerin konuşulmasını yasaklayabilir, sesi ve harfi askıya alabilir ama mana rüyalarda, hayallerde duruyor. Mira’nın hiç görmediği Dersim dağlarını tanımak için ne sese ne söze ihtiyacı var. Mana o boşlukta durduğu gibi, onun döngüsünde, devr-i daiminde de öylece duruyor; rejim manaya söz geçiremiyor.
Sonsöz
Sema Kaygusuz, hem kendi yazarlık anlayışına hem de bu coğrafyanın dinamiklerine uygun bir distopya ortaya çıkarmış. Batının artık klasiğe dönüşmüş distopik evrenlerinden izler taşısa bile bu hikaye bize özgü. Dilin art alanında bulduğu boşluklarda kendine yeni yollar açan, hem günceli hem yakın tarihi bir izlek olarak tartışmaya açan çok katmanlı bir metin bu. Ancak tam da bu noktada, o çok övülen şiirsel üslubun yarattığı bulanıklığa da bir şerh düşmek gerekiyor. Kaygusuz’un aforizmalara ve yoğun imge yüküne kayan dili, zaman zaman anlatının çıkış noktasındaki faşizan bürokrasinin ana hatlarını ve 9-10 metre derindeki toplu mezarın karanlık gerçeğini ikinci plana atıyor. Eğer bu kurgu, “şimdinin uç verdiği bir kehanetse”, yalnızca hafızayı diri tutarak ve kemiklerimizden dirilerek mücadeleyi bir yere götürebilir miyiz bilmiyorum. Yine de sık sık yakındığım ve son dönemi etkisi altına alan, arkeolojisi yapılsa dahi ortaya elle tutulur bir şey çıkaramayan hazmı zor metinlerden birçok yönüyle ayrışıyor. Rejimin o soğuk talimatnameleriyle imgesel anlatının çatışmasından doğan hikayede okur, şefkatli bir teselliyle avutulmak yerine, devr-i daim eden bir huzursuzlukla baş başa bırakılıyor. Bu da zaten yazarın takdiri, iyi edebiyatta doğru bir yöntem yok.