- Nalin Acar ve Adar Taş’ın yönettiği “Hikâyemin Neresindeyim?” belgeseli, kadınların evlilikten anneliğe, cinsellikten toplumsal baskılara uzanan deneyimlerini kendi sesleriyle ekrana taşıyor. Film, Documentarist İstanbul Belgesel Film Günleri’nde Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü’nü kazandı.
- “Kadınlar birbirlerinin gözünün içine bakarak, birbirlerinin sözünü tamamlayarak ya da keserek konuştukça kamerayı da unuttular. Biz de kamerayı unuttuk. Bütün ekip gözyaşlarıyla kapattık günü. Bu onların olduğu kadar bizim de hikâyemizdi, bazen mesafelenmek sandığımızdan da zor oluyordu.”
MIHEME PORGEBOL
Nalin Acar ve Adar Taş’ın birlikte yönettiği “Hikâyemin Neresindeyim?” belgeseli, kadınların evlilikten anneliğe, cinsellikten toplumsal baskılara uzanan deneyimlerini kendi seslerinden aktarıyor. Yakın çevrelerinden kadınların hikâyelerine odaklanan iki yönetmen, gündelik hayatın içinde çoğu zaman görünmez kalan duyguları, çatışmaları ve dayanışma biçimlerini görünür kılıyor. Geçtiğimiz ay 19.’su düzenlenen Documentarist İstanbul Belgesel Film Günleri’nde Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü’nü alan iki genç yönetmen Nalin Acar ve Adar Taş ile filmin ortaya çıkış sürecini, çekimler sırasında yaşadıkları deneyimleri ve kadınların anlatılarının kendilerinde bıraktığı izleri konuştuk.
“Hikâyemin neresindeyim?” fikri nasıl ortaya çıktı?
Nalin Acar: Gündelik hayatın içinde her gün onlarca kez kendimize sorduğumuz bir soru değil mi bu? Belki de alışılagelmiş olan bu düzeni anlama çabasıydı. hikâye zamanla değişti, evrildi ve şimdi bütün bu sorular canlı olarak karşımızda duruyor. Bu hem çevremizdeki kadınların hikâyesiydi hem de çok uzağımızdakilerin. Bu yüzden en uzağımızdakileri de anlayabilmek adına en yakınlarımızdan yola çıktık.
Adar Taş: Aile içinde veya değil, kadınlar maskülenliğin olmadığı ortamlarda deneyimlerini paylaşmaya daha açıktır; en azından görece iyi ilişkiler olduğunda biraz böyledir. Neredeyse her şeyin konuşulabildiği ortamlar veya zamanlar… Çocukluğumdan beri gördüklerim, şahit olduklarım da heybemdeydi. Perdeye taşıma fikri geliştiğinde, zaten etrafımızdaki hikâyelerden besleniyoruz. Bir şekilde biz buradayız diyen birçok hikâye, birçok karakter var hayatlarımızda. Yanıbaşımızda büyük büyük dertler ve direnişler var ve biz de iki kadın olarak bunların paydaşıyız. Böylece “çekmemiz gerek” dedik ve çektik.
Konuştuğunuz konular aslında tabu sayılabilecek konular. Birçoğu geleneksel aile yapısı içerisinde yaşayan kadınları bu konular hakkında konuşmaya, üstelik konuşulanları filmleştirmeye nasıl ikna ettiniz?
Adar: Başlarken, yani bu film henüz bir fikirken anlatıcıların çekinceleri daha fazlaydı. Hangi anlatıcı hikâyesini anlatmaya ne kadar istekli olur, ne kadar açık olur biz de kestiremiyorduk. Kamera üçüncü bir kişi olarak sorundu en nihayetinde. Ama çekimler sırasında her anlatıcı tahmin ettiğimizden fazla yürekli çıktı. Belki kameraya en mesafeli karakter annemdi ama çekim sırasında öyle olmadı. Tabii yine de tabu diyebileceğimiz o konuları kendi pencerelerinden ne kadar sansürlediklerini, neyi anlatmadıklarını bilemiyoruz. Yıllara yayılan yaşam deneyimleri belki izlediğimizin çok daha fazlasıdır.
Nalin: Aslında buradaki anahtar kelime “ikna etmek” değil, “güven inşa etmek” oldu. Bu kadınların karşısına sadece “konu” arayan yönetmenler olarak oturmadık; onlarla benzer dertleri paylaşan, onları dinlemeye ve anlamaya hazır birer kardeş olarak çıktık. Kadınlar, kendi seslerinin yalnızca kişisel birer anlatı olmadığını aksine, benzer sessizliklere sıkışmış binlerce kadına yalnız olmadıklarını hissettirecek kolektif bir hafızanın parçasına dönüştüğünü fark ettiklerinde, kameranın varlığını unuttular ve beklediğimizden de cesur davrandılar. Nihayetinde bu film, bizim onları ikna etmemizle değil, onların kendi hikâyelerinin gücüne ve bu hikâyelerin yaratacağı kız kardeşlik bağına inanmalarıyla var oldu.
Anlatıcı kadınların çoğunu önceden tanıyorsunuz. Çekimler sırasında sizi şaşırtan, daha önce hiç bilmediğiniz hikâyelerle karşılaştınız mı?
Adar: Oldu tabii ki, çok fazla hem de. Az önce bahsettiğim gibi o çekincesiz sohbetlerde bile anlatılmayan çok fazla olay, durum vardı. Filmde kullanamadıklarımız da oldu. En nihayetinde, anlatıcılarla aramızda filmden sonra daha derin bir bağ gelişti diyebilirim.
Nalin: Kadınların hikâyelerini yakından bilmemize rağmen epey şaşırdığımız yerler oldu. Bir anlatıcımız ilk regl olduğu an ablasının yokluğuna ağladığını anlattı mesela. Bunu daha önce hiç duymamıştım. Bu küçük diyalog bize bir kez daha kadın dayanışmasının sessizliğini ve içtenliğini hatırlattı. Bir başka anlatıcı üniversiteye gidemediğini, resim okumanın içinde ukde kaldığını anlatıyordu. O sırada kızı resim yaptığı için öğretmenin anlattığı dersi dinlemediğini söylüyordu. Çok etkilendim bundan. Burada usulca aktarılan bir gerçeklik var gibiydi… Şu an anımsayamadığım böyle anlar o kadar çok oldu ki, hepsini filme almak imkansızdı.
Kadınların, evlilik, aile, çocuk, cinsellik gibi konularda bu kadar cesurca ve şeffaf konuşması ailelerinde ya da özellikle erkek yakınlarında nasıl karşılandı?
Nalin: Erkekler neden sadece kadınları çektiğimiz üzerinde duruyorlardı. Sanırım kameraların hep onlarda olmasına alışık olduklarından espri ile karışık bu konudaki rahatsızlıklarını dile getiriyorlardı. Hatta ikinci filmimizi erkeklerle yapmamız konusunda yapım desteği bile sundular.
Adar: Çekim yaptığımız evlerde, alanlarda erkeklerin olmamasına çok özen gösterdik. Belki bu, üzerlerindeki baskıyı daha az hissetmelerini sağladı. Ama yine de çekim esnasında, erkeklerden kaynaklı birkaç şey yaşadık; daha çok eşlerden.
Filmin birçok yerinde anlatıcılar için “Kameraya rağmen ne kadar rahatlar” diye şaşırdığım oldu. Hele de 5-10 kadının aynı ortamda sohbet ettiği bölümler çok doğal ve gerçekti. Bu samimiyeti yakalamak için nasıl bir çalışma yürüttünüz?
Nalin: Çekimlerden çok önce, kameralar kapalıyken o odalarda birlikte oturduk, çay içtik, benzer dertleri paylaştık. Kadınlar bizim niyetimizden ve onlara duyduğumuz derin saygıdan emin oldukları için zorlanmadılar. Bir de her ne konuşurlarsa konuşsunlar onları önceleyeceğimizi biliyorlardı. Bütün ekip arkadaşlarımız da bizimle aynı hassasiyeti taşıyordu. Önemli olan film değildi, anlatıcı kadınlardı. Günün sonunda hiçbir şey çıkmasaydı da olurdu. Özellikle o çoklu sohbetlerde, sinematografik kaygılardan ziyade ortamın kendi ritmine ve güvenli alanına sadık kaldık. Kadınlar birbirlerinin gözünün içine bakarak, birbirlerinin sözünü tamamlayarak ya da keserek konuştukça kamerayı da unuttular. Hatta bir sahne vardır ki biz de kamerayı unuttuk. Bütün ekip gözyaşlarıyla kapattık günü. Sonuçta bu onların olduğu kadar bizim de hikâyemizdi, bazen mesafelenmek sandığımızdan da zor oluyordu.
Buna uygun bir seti nasıl kurdunuz?
Adar: Set ekibi çok dardı. 5-6 kişiyi geçmedi hiçbir zaman. Sadece görüntü yönetmenimiz erkekti. O da kısa zamanda kadınlarla çok samimi bir bağ kurdu. Ekipmanı olabildiğince küçülttük. Doğal ışıktan faydalanmak için çekimleri daha çok gündüz yaptık. Doğal bir set ortamı yaratmamız bahsettiğiniz kaygıyı da azalttı diye düşünüyorum. Zamanla kamerayı unuttular. Aileden olmamız, onlarla uyuyup kalkmamız, yemek yememiz ve sürekli kayıtta olmamızın da avantajları vardı tabii.
Anlatıcı kadınların birçoğu evlilikten, eşlerinden memnun değildi. Ancak anladığımız kadarıyla yine birçoğunun eşi ülke ortalamasına göre “kötü” olmayacak kişiler. Bu durumda kadınların duyduğu hoşnutsuzluğu neye bağlıyorsunuz? Film, bu konudaki düşüncelerinizi nasıl etkiledi?
Adar: Bu cevaplaması zor bir soru. Filmdekiler görece daha iyi erkekler ama film sanki tam da bununla ilgileniyor. Kötünün iyisi evliliklerde veya annelik, cinsellik deneyimlerinde bile çok fazla çatlak var. O kadınlar şu an bu filmi çekebilecek noktaya dahi bizim hiç hayal edemediğimiz zorluklardan çıkıp gelmişler. Evlilikten hoşnutsuzluğun eşin karakteri dışında da çok yapısal sebepleri var; ki anlatıların birçoğunda eşin ailesi, kendi ailesi, toplumsal normlar aktarılıyor. Ya da cinsiyet rolleri, kürtaj meselesine yaklaşım… Bunların hepsi çok toplumsal ve evliliğin içindekilerle sınırlı kalmıyor.
Nalin: Burada mesele “kötü kocalar” değil, tamamen yapısal ve toplumsal. Toplumun “fena sayılmaz” dediği erkek profili, aslında kadına reva görülen standartların ne kadar düşük olduğunu gösteriyor. “Dövmüyor, evine bakıyor, seviyor. Yetmez mi?” Oysa kadınlar eşlerinin şahsından ziyade, evlilik kurumunun kendilerine otomatik olarak dayattığı ev içi emeğe, kimliksizleşmeye ve görünmez sınırlara tepkili. Bu film bana bir kez daha gösterdi ki, kadınların ev içindeki mutsuzluğu makro düzeydeki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin evlerin içine sızmış politik birer yansıması. Kadınlar erkekleri değil, kendilerini varoluşsal olarak eksilten bu geleneksel döngüyü ve yalnızlığı reddediyor.
Belgesel kısa süre önce ödül aldı. Bu ödül sizin için ne ifade ediyor?
Adar: Tabii çok güzel hissettirdi. Ödülü bir kişi olarak aldığımı düşünmüyorum; filmdeki kadınlarla örülen kolektif bir başarı.
Nalin: Bir yönetmen olarak o ödülü almak elbette büyük bir gurur ve emeğin karşılığını görmek adına mutluluk verici. Biz o ödülü filmdeki tüm o cesur kadınlarla birlikte aldığımızı hissettik. Çünkü bu film, ödül kürsüsünden çok daha önce, o kadınların kendi hikâyelerine sahip çıkıp kameranın karşısına geçtikleri an amacına ulaşmıştı. Ödülün asıl hissettirdiği şey büyük bir “görülme” ve “duyulma” hissi oldu. Toplumun ve geleneğin ısrarla görünmez kılmaya çalıştığı, tabu saydığı o kadınlık deneyimlerinin ve kız kardeşlik bağının sinema profesyonelleri ve izleyici tarafından bu denli güçlü bir şekilde sahiplenilmesi, geleceğe dair umudumu ve sinemaya olan inancımı tazeledi.
Filmi iki yönetmen olarak birlikte çektiniz. Bunun avantajları ya da zorlukları nelerdi?
Nalin: İki kişi film yönetmenin en güzel yanı, yalnız olmamak… Setin o büyük stresini ve iş yükünü güvendiğiniz biriyle paylaşmak, her krizde hızlıca sırt sırta verip B planı üretebilmek harika bir avantaj. Tabii bunun zorluğu da her kararda, sahnenin estetiğinde veya kurguda ortak bir dilde buluşma, sürekli birbirini ikna etme zorunluluğu olması. Bizim Adar ile yıllara dayanan bir tanışıklığımız var. Dolayısıyla zaten sete çıkmadan kağıt üstünde birçok şeyi çözmüştük.
Adar: İki yönetmen olmanın çok avantajları var. Ama belgesel için zor tarafları da var. Belgesel kurgusu çok zaman ve emek isteyen bir şey. Filme neyin dahil edilip edilmeyeceği sorusu sürekli sizi zorluyor. Vazgeçmek veya seçmek zorundasınız. Her noktada ortaklaşmanın zorlukları vardı ama aynı zamanda farklı bir deneyim, ikinci bir aklın olması insanı biraz rahatlatıyor da.
Bekleyen yeni projeler var mı?
Nalin: Şu an belgeselimizin festival yolculuklarına odaklanmak, hikâyemizi daha çok insanla buluşturmak istiyoruz. Bir yandan da hafıza, mekan ve insan odaklı yeni kolektif üretimlerin hazırlıklarını sürdürmeye devam ediyoruz.
Adar: Önümüzdeki süreçte proje çekebilir miyiz bilmiyorum fakat fikirler ya da bize musallat olan hikâyeler var aklımızda.