• Ekosistem, bir arada işleyen çoklu komünlerin oluşturduğu ortak bir yaşam örgütlenmesidir. Hiçbir komün tek başına işlemez. Komünler ne birbirene tabi olur, ne de birbirinin üzerinde konumlanır.

  • Uzak ekosistemler de birbirini hiç görmeden yaşatabilir. Sahra’nın tozu Amazon’u besler, okyanus fitoplanktonu yağmuru taşır. Dayanışma mekansızdır, komün doğada sınır tanımaz.

GÜLNAZ DUMAN

Ekosistem, bir arada işleyen çoklu komünlerin oluşturduğu ortak bir yaşam örgütlenmesidir. Su, toprak, bitki, insan ya da işçi komünü gibi özerk ama yalnız olmayan komünler, ışığın bitkide biyokütleye dönüşmesinden otçulların metabolizmasına ve yırtıcıların enerji aktarımına uzanan akışı boyunca, birbirinin içinden geçerek sürer. Bu komünler aynı zamanda karbon, su ve azotun sürekli devinen madde döngülerine temas ederek varlığını sürdürür.

Ekosistemin bu çoklu temas alanı, komünlerin birbirini yaşatarak ördüğü komünler komününü oluşturur. Hiçbir komün tek başına işlemez… Ekosistemde ne birbirene tabi olur, ne de birbirinin üzerinde konumlanır. Süperiyör bir yapı kurmadan, ekolojik akışlarla birbirine teğetsel biçimde sarmalanır.

Canlılar birbirini görmeden de yaşatabilir. Uzaklık dayanışmayı kesmez ve ekosistemdeki her döngü, sonunda yine kendisine dönen bir yarar da içerir. Doğada her katkı, kendini çoğaltan bir döngünün parçası olduğu için, geri besleme, çıkarcı bir bencilliğin ateşinden doğmaz… İşte tam da bu yüzden komünler, zaman ölçekleriyle sınırlı olmayan birlikteliklerini  mekanla da sınırlı tutmayacak akışlar oluşturmayı başarmıştır.

Doğada bazı ekosistemler birbirine doğrudan temas ederek; birbirinin akışını, sıcaklığını, suyunu, besinini anında hisseder. Bu, ekosistemlerin birbirini ‘görmesi’dir. Direkt etkileşim olduğu için, bu görme aslında ‘hissetme’dir.

Uzak ekosistemler

Ama doğa sadece yakın temasla işlemez. Uzak ekosistemler de birbirini hiç görmeden yaşatabilir. Sahra’nın tozu Amazon’u besler, okyanus fitoplanktonu yağmuru taşır. Yani ekosistemlerde direk temas yoksa bile dayanışma vardır.

Bu yüzden doğada hem birbirini görmeden birbirini yaşatan ekosistemler ile hem de birbirini görür gibi yaşayan, anlık duyarlılıkla birbirine dokunan ekosistemler bulunur.

Doğada bu tür bir görme eylemi aslında doğrudan bir dokunma biçimi olarak işlevleşir… temasın kendisi direkt etkileşimdir. Bu yüzden ekosistemlerin birbirini görmesini, fiziksel bir bakıştan çok birbirinin varlığını hissetme olarak okumalıyız. Nehir deltayı nasıl anında duyumsuyorsa, orman alt tabakasını nasıl kendi gölgesiyle besliyorsa, bu görme dediğimiz şey de canlıların birbirine görünmez yollarla dokunmasıdır. Doğada görme, duyarlılığın bir formudur ve etkileşim de, hissedilmenin kendisi.

Bir bitki, dünyanın bir ucundaki hiç tanımadığı, hiç göremeyeceği, hiç konuşamayacağı bir bitkiye nefes olabilir. Bir ekosistem, başka bir ekosistemin yükünü hafifletebilir. Yani, dayanışma mekansızdır ve komün doğada sınır tanımaz.

Sahra Çölü Amazon toprağını besler, Himalaya çamları Hindistan’ın çayına su olur. Dağdaki bir ağaç, vadideki bir bitkiyi sular. Uzaklıklar arasında bile kurulan etkileşim gözle görülemeyen ama gerçek ekolojik ilişkiler, mutualizm, simbiyoz ve hiyerarşisizlik (düzlemsellik-yataylık), tam da bizim ihtiyacımız olan yaşam modelinin temelini oluşturur. Çünkü yaşam, tıpkı ekosistemler gibi, temassız da birbirini dönüştürebilen bir ortak alan yaratır. Bilgisi, duyarlılığı ve varoluşu gibi, ekosistemin dayanışması da mekansızdır.

Doğanın bu mantığı, yüzeyde yatay ilerleyen bitkilerde bile kendini görünür kılar. Eski yaprağın yenisini besleyerek yok olduğu o içsel döngüsüyle Lithops[1] ya da Cezayir Menekşesi[2]  ile Taşyoncası[3] gibi yatay yürüyen bitkiler, doğanın en küçük birimde bile komünal bir süreklilik kurduğunu gösterir. Bu bitkiler, hiyerarşisiz bir örgünün somutlaşmış halidir… kendini yan yana, eş düzlemde, kesintisiz bir yayılışla üretir. Bu hiyerarşisiz dokuma, aralıkları birbirine bağlayan görünmez bir komünal nümayiş gibidir: her yere, her yerden. Bu küçük varlıkların yan yana kurduğu örgü, uzak kıtaların birbirine dokunan büyük akışlarında da sürer.

Himalaya’nın muson çağrısı

Himalaya, Güney Asya’nın gövdesine yaslanmış dev bir duvar gibi durur. Hint Okyanusu’ndan yükselen sıcak ve nemli havayı kendine çeker, kollarıyla yukarı kaldırır, soğutur ve yağmura dönüştürür. Dağların ormanları bu yağmuru tutar, yönlendirir ve sonra yavaşça serbest bırakır. Himalaya’nın sisleşmiş damlalarından doğan Muson, binlerce kilometre yol alarak Hindistan’ın çay bahçelerine düşer.

Assam’ın, Darjeeling’in, Meghalaya’nın çay yaprakları, dağların çok uzaktaki bu uzanan öpüşüyle yeşerir. Himalaya’daki bir çamın gövdesi, vadideki bir çay filizini adeta sihirle büyütür. Dağdan kopan bir nefes, ovadaki bir yaprağın bütün yaşamını üstlenir. Hiç karşılaşmayan iki ekosistem, birbirini sürdürür.

Uzaklık başka yollar da bulmuş, süzülen Himalaya’nın soluğu, Hindistan’ın çaylarında usulca yeniden doğmuştur. Komün orada, başka amaçlarla belirmiştir artık.

Okyanusun uzak tohumu

Okyanusun yüzeyinde yaşayan fitoplanktonlar, ölürken havaya tuz ve organik parçacıklar bırakır. Bu parçacıklar, bulutun ilk çekirdeğine dönüşür ve yağmurun tohumu olur. Rüzgar, bu mikroskobik tohumu binlerce kilometre boyunca taşır. Afrika kıyılarından kopan bu nefes, Atlantik’i aşar ve Amazon’un gövdesine düşer. Amazon’un sıcak, nemli havası bu tohumu kucaklar; su buharı etrafında toplanır, ağırlaşır ve yağmura dönüşür.

Amazon yağmurlarının yarısı, hiç görmediği o okyanustaki mikroskobik canlıların siluetsiz dokunuşundan doğar. Deniz, ormanı uzaktan döller gibi beslemiştir ve Fitoplanktonun ölümü başka bir komünü uyandırarak, Amazon’un yapraklarını yeşerten bir neden olmuştur. Hiç karşılaşmayan iki ekosistem birbirine büyümeyi öğreterek, hayat vermişti.

Sahra’nın uzak izleri

Sahra’nın çıplak gövdesinden kopan incecik toz, milyonlarca yıl önceki tatlı su yaşamının fosfor ve demirle yüklü kalıntılarını muhteva eder. Rüzgar bu tozu kaldırır, okyanusun üzerinden binlerce kilometre boyunca savurur. Çölün kuraklığı toz olup, Amazon’a doğru uzun yolculuğunda arzuyla ilerler.

Amazon’un nemli, sıcak havası bu tozu kucakladığında, toprağın derinlerinde bir kıpırtı uyanır. Çölün tozlaşmış ölü kalıntıları, ormanın canlı köklerine karışır; fosfor, demir, kalsiyum… yani tüm özlemler Amazon’un bedenine yayılır. Ağaçların gövdeleri, sarmaşıkların damarları, çiçeklerin kalpleri bu uzak dokunuşla ürpermiş, dünyanın en kurak yeri, dünyanın en gür ormanıyla uzaktan kucaklaşmıştır. Çölün ölüsü, geldiği ormanın hayatına karıştıkça  tekrar yaşamlaşmıştır.

Kuzey’in uzak kimyası

Kuzey Kutbu’nun kimyası değişirse, Avrupa’nın ormanları, Asya’nın musonları, Afrika’nın savanaları, Amazon’un yağmuru bile değişir.

Kuzey Kutbu’nda, buzların üzerinde öylece duran yosunlar, yaz aylarında metanı tutarak atmosferin kimyasını değiştirir; ışığın Dünyaya düşme biçimini yeniden ayarlar. Metan azalınca ışık yumuşar, dengelenir… Avrupa’nın meşe ve kayın ormanlarına daha nazik bir güneş ulaşır.

Bu uzak temas, bir kıtanın başka bir kıtayı hiç görmeden, renklendirmesidir. Kutup yosunu, buzların soğuk bedeninden kopan görünmez bir titreşimi Avrupa’ya gönderir; ışığı düzenler, gölgeleri dengeler. İsterse yarattığı karanlıkta meşenin gövdesini loş ışıkta gösterip gözlerimizi kamaştırır, isterse yarattığı aydınlıkta meşeyi yıldız gibi parlatır.

Avrupa’nın gözleri bu loş ışık ve aydınlıkla dalgalanır.

Uzak bir beden, başka bir bedeni ışıkla beslerken, hiç karşılaşmayan iki ekosistem birbirine dokunmuştur; Kuzey’in yosunu, Avrupa’nın meşesini uzaktan boyar gibi resmederken, meşe komünleri ihtişamla aydınlatılmıştır.

Okaliptüsün uzak ateşi

Avustralya’nın okaliptüsleri, sıcaklığın en yüksek olduğu saatlerde yapraklarının içinden keskin, reçinemsi, neredeyse tenin altından yükselen bir buğu gibi ince bir koku salar. Bu koku, rüzgarın omzuna yaslanır ve Pasifik’in geniş gövdesi boyunca, dalgaların üzerine kelimelerini yazarak sürüklenirken, okyanusa bir şiir bırakır.

Yeni Zelanda’nın gökyüzüne vardığında, moleküller bu su buharını kendine çeker. Bulutlar, okaliptüsün uzak kokusuna doğru kıvrılır, yoğunlaşır, şekil değiştirir. Sanki bir kıtanın ezgisi, başka bir kıtanın göğüne attığı başlıkla yankısını bırakır. Okaliptüsün saldığı o keskin esans, bulutları yumuşatır, ağırlaştırır, yağmuru hazırlayan bir yakınlık yaratır.

Avustralya’daki bir ağacın kokusu, Yeni Zelanda’nın gökyüzünü sarmıştır artık. İki kıta birbirine değmeden kucaklaşırken, birbirinin havasını değiştirmiştir. Bu koku, arıları işe koyarken, reçine komün örülmeye başlanmıştır.

Savana’nın uzak simyası

Afrika Savanaları’nın otları, güneşin altında yavaşça, yanıp sönen bir ritimle karbon salar. Bu salınım, atmosferin derinlerine karışan bir nabız gibi dünyanın etrafına yayılır. Rüzgar, bu karbon nefesini alır ve okyanusların üzerinden taşır. Böylece bir kıta yola koyulup, başka bir kıtanın ufkuna bedevice yol almıştır.

Güney Amerika çayırları bu uzak titreşimi hissettiği anda; ışığın yoğunluğu değişir, sıcaklığın tonu yumuşar ve fotosentez ritmi yeniden ayarlanır. Sanki Savana’nın otları, hiç dokunmadığı bir karada, uzandığı çayırların gövdesinde, yeşili baştan yaratır.

Uzaktan gelen Savana’nın karbonu, çayırın damarlarını fitilleyen bir kıvılcımla, kayan bir yıldızın ‘yörünge’si olmuştur. Savana Komünü,  onu bir yıldız harmanında dönüştürerek, yeryüzünün birbirine dokunan büyük örgüsüne katmıştır.

[1] Lithops (Taş Kaktüs) Çakıl taşlarına benzeyen yapışık bir çift yapraktan ibarettir. İki etli yapraktan oluşur ve yeni yaprak veya çiçekler bu eski yaprakların ortasından büyür.

[2] Vinca minor (Cezayir Menekşesi)  Gölgede bile yatay olarak geniş yüzey kaplar.

[3] Sedum spurium (Kırmızı Sedum / Taşyoncası) Toprak üzerinde halı gibi yayılır.